4 Aralık 2011 Pazar

Ermeni Meselesi'nden Türk Kimliği'ne/Etyen Mahçupyan

Ermeni Kıtalı'nın tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmasını istemek anlaşılabilir bir ruh hali olsa da,bunun dünyanın geri kalanından bir siyaset olarak talep edilmesi,hem fazlasıyla kibirli hem de pek gerçekçi olmayan bir tutum.Tarihle bugün arasına mesafe konmasını ve bu mesafenin giderek daha da açılmasını hedefleyen resmi devlet anlayışı,"unutmayı" bir tür doğru davranış kodu olarak tanımlıyor.Öyle ki unutmak iyi Türk vatandaşı olabilmenin de önkoşulu sanki...Dolayısıyla Ermeni tehcirine ilişkin herhangi bir konunun gündeme getirilmesi bile,ardındaki "gizli amacın" sorgulanmasını gerektiren bir tür münafıklık olarak görülüyor.Çünkü istenmeyen,reddedilen geçmişin hatırlatılması,doğrudan bugünkü ulusal kimlik üzerinde bir tehdit olarak algılanıyor.Türk kimliği,kendi geçmişinden kopmuş,onunla yüzleşmekten kaçınan;bu nedenle de geçmişi hayali bir mecraya çekerek tahrif eden bir kişilikleşmeyi gerektiriyor.Böyle bakıldığında devlet endeksli Mustafa Kemal ve Cumhuriyet mitosunun,geçmişle bağı kopartarak tarihi "yeniden" başlatan niteliğinin toplumun da işine geldiğini söylemek mümkün.Çünkü gayrımüslimlerin Cumhuriyet öncesinde yaşamış oldukları ezilme ve dışlanma içinde Müslüman/Türk cemaatinin payının unutulmasını sağlarken,gayrımüslimlerin daha sonra yaşadıklarını ise devlete havale ediyor.

Diğer bir deyişle Türkiye'deki Müslüman/Türk kesim hem düne hem de bugüne ilişkin olarak vicdanındaki yükten kurtulurken,kendisinin devletle olan mesafesini de böylece bir tür avantaja dönüştürebiliyor.Sonuçta devletin Cumhuriyet döneminde de süren gayrımüslimlere yönelik İttihatçı bakışı,Türk vatandaşlarını hiçbir biçimde rahatsız etmiyor.Çünkü gayrımüslimlerin gerçek birer vatandaş olmadıkları ve olmamaları gerektiği konusunda,Müslüman/Türklerin devletten çok da farklı düşündüğünü söylemek pek mümkün değil.Ne var ki gayrımüslimlerin bu ülkede varlıklarını sürdürmeleri,sözkonusu çifte standardı sürekli yaşanan bir unsur kıldığı ölçüde,Türk vatandaşlığının hiç de söylendiği gibi "modern" olmadığının,aksine cemaatçi köklere saplanıp kaldığının göstergesi.Bu cemaatçi köklerin "modern" olma kaygısı içinde,devlet teşviği altında etnik bazda temellendirilmek istenmesi ise Türk vatandaşlığını zaman zaman ırkçı nüanslara sahip uygulamalara mahkum ediyor.

Tam da bu nedenle,ruhsal açıdan pek de verimli olmayan bu içe kapanmacı kimliğin yüceltilme,dünyadaki diğer rakipleriyle aynı ayara getirilme ihtiyacı var.Nitekim devlet de hem kurumsal duruşu hem de eğitim ve iletişim politikası üzerinden,sözkonusu yüceltmeyi ifa ediyor ve doğal olarak bunu insanüstü kişilikler üzerinden yapıyor.Çünkü tarihini unutmak isteyen,bugünle ise yüzleşmeyen bir toplumun ortak bir kimliksel duruş sergilemesi ancak toplumüstü referanslarla mümkün.Ancak ne yazık ki devletin bulduğu bu "tedbir",devletin toplum üzerindeki tahakkümüne ideolojik anlam katarak meşrulaştırsa da,toplumun ruhsal sağlığını iyiye götürmüyor.Çünkü insanüstü ve toplumüstü referanslar üzerine inşa edilen bir ulusal kimliğin,toplum tarafından gerçek anlamda sahiplenilmesi,kültürel anlamda zenginleştirilmesi mümkün değil.Nitekim bugün bayram kutlamalarının ya zorlamayla müsamere şekline bürünmesi ya da milliyetçi bağnazlığın gösterisine dönüşmesiyle karşı karşıyayız.Aslında yaşanan,tüm toplumu kuşatan bir vatandaşlık üretemediği ölçüde,Türk kimliğinin içinin boşalması,yavanlaşması ve tamamen siyasi manipülasyon aracı haline dönüşmesidir.

Diğer taraftan bu manipülasyon siyasetinin giderek yetersiz kalması karşısında,Türk kimliği doğrudan devlete ait bir nitelik haline gelmiş,buna uygun davranıp davranmamak "doğru" vatandaşlık kriteri olarak sunulmaya başlanmıştır.Ancak Türk kimliğinin bizzat Müslüman/Türklere mesafeli hale gelmesini ima eden bu gelişme,gerçekte bu toplumun kimliksizleşmesinden ve kişiliksizleşmesinden başka bir şey değil.Türk kimliğinin özneleşmesi,Türk insanını nesneleştirmekte...Dolayısıyla bu toplumun özgürleşmesi,bugünkü kimliğiyle yüzleşmesini,sözkonusu kimliğin nasıl oluştuğunun ve nasıl işlevselleştiğinin toplum tarafından bilinir ve konuşulur olmasını gerektiriyor.

Bu noktada yeniden "Ermeni meselesi"ne dönüyoruz,çünkü bu konu günümüzdeki gayrımüslim siyasetini geçmişteki kıtal ile irtibatlandırarak,devlet/toplum ilişkisini,vatandaşlığı ve toplumsal zihniyet meselesini gündeme getirme potansiyeli içeriyor.Öte yandan Türk kimliğinin bugünkü "halini" anlamak,muhakkak ki sadece Ermeni Kıtalı üzerinden yapılamaz.Her ne kadar bu olay mukayesesiz bir tarihsel dönüşüm noktası olsa da,olayın arka planında Osmanlı'nın modernlik karşısında düştüğü acz ve yorum kısırlığı sözkonusu.

Osmanlı'nın temel toplumsal kararları cemaat dışına çıkartarak devlete teslim eden parçalı kamusal alan anlayışı,heterojen bir toplumun aynı zamanda hiyerarşik bir yapı içinde tutulmasının da aracıydı.Dolayısıyla Osmanlı'nın "adalet" kavramı üzerinde siyaset inşa etmesi,gerçekte ahlaki bir bilgelikten ziyade,bir yönetim zorunluluğuydu.Onsekizinci yüzyıl sonunda iyice belirginleşen modernlik ise eşitlik ve özgürlük kavramları etrafında yeni bir toplumsal düzenin işaretlerini vermekle kalmıyor,bunları Osmanlı'ya empoze de ediyordu.Bu yeni kavramlar gayrımüslim cemaatler açısından Osmanlı adalet nizamı içinde yeni hakların alınması demekti.Ama toplumsal hiyerarşinin tepesindeki Sünni/Hanefi cemaat ve devlet açısından açık bir tehditti,çünkü onların geleneksel üstünlüğünü sona erdirme potansiyeli taşımaktaydı...Modernliğin bu farklı algılaması,sonuçta Osmanlı toplum yapısını yozlaştıran ve yıkan neden olacaktır.Sünni/Hanefi cemaatin giderek devletle bütünleşmesi,diğer cemaatlerin devletten uzaklaşmalarını getirecek,cemaatlerin modernliğin kolay ve bize uygun yönü olan milliyetçiliği benimsemeleri ile de ayrılıkçılığa kadar uzanacak bir ideolojik süreç başlayacaktır.

Sırf Müslüman oldukları için ülkelerinden kovulan muhacirlerin Balkanlar'dan ve Kafkaslar'dan gelmeleri sürecinde yaşanan büyük toprak kaybı,cemaatler arasındaki uzaklaşmayı din temelinde hızlandırırken,devletin de cemaatlerarası hakem rolü sona ermekteydi.Balkan Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti artık kendi gayrımüslim cemaatlerini kovmaya ve eritmeye yönelik bir siyaset uygulayacak ve Ermeni Kıtalini "rasyonel" bir kamu uygulaması olarak tanımlayacaktı.Ne var ki şiddete dayanan bu değişim politikası,gerçekte Osmanlı zihniyetinin iflası,devlet kendi kendini reddetmesi,toplumun ise kimliksel bir boşluğa düşmesiydi.

Dolayısıyla Cumhuriyet salt toprakların kurtarılmasını değil,toplumun muhtaç olduğu kimliğin de yeniden üretilmesini ifade etmiştir.Bu kimliğin savunulabilir ve gururla taşınabilir olması ise,yakın geçmişte işlenmiş ve paylaşılmış olan ortak suçtan ve Batı karşısında yaşanan yenilgi duygusundan uzaklaşmasıyla mümkündü.Bu nedenle Osmanlı'yı tümüyle geride bırakan ve Kurtuluş Savaşı'nı Batı'nın dize getirilmesi olarak sunan bir ulusal kimlik toplum için de son derece makbuldü.Aynı kimliğin Türk'ün gücünü dünyaya kanıtlayan bir insanüstü kişilik etrafında örülmesi ise,toplumu tüm tarihsel referanslardan azade kılan bir rahatlamayı sağlıyordu.Böylece Cumhuriyet yönetimi yeni bir devlet oluştururken aynı zamanda yeni bir kimlik ve bu kimliğin etrafında yeni bir toplum da oluşturmuş oldu.

Yeni devletin meşruiyeti laiklikle sembolize edilen ilericilik,çağdaşlık,modernlik gibi kavramlara dayanmaktaydı.Cumhuriyet Osmanlı'ya göre daha "ileri" bir düzen olarak tanımlandı.Yeni toplumun meşruiyeti,yaşanmış tarihle olan bağının kesilmesi ve Kurtuluş Savaşı ile doğmuş bir ulus olarak görülmesi ile sağlandı.Yeni yöneticilerin meşruiyeti ise hem "ilerici" olmaları,hem de yakın tarihin yönetici kadrosundan ayrı ve farklı oldukları gerekçesine dayandırıldı.Böylece tarihsel kopuş,toplumla yöneticilerinin ortak olarak sahip çıkabildiği bir bilinçli yanılsama olarak Cumhuriyetin harcını yarattı.Dolayısıyla tarih alanı,Cumhuriyet yönetimi açısından bir "büyük siyaset" konusu olarak ele alınırken,en önemli ideolojik gayret de yeni ve temiz bir tarih yaratılması için harcandı.

Tarihin yeniden üretilmesi ise,doğal olarak ulusal kimliğin de yeniden üretilmesini ifade etmekteydi.Daha on yıl öncesinde tüm dünya basınında ve Batı toplumlarında ilkellik ve barbarlıkla suçlanan,insan hakları bağlamında ilk uluslararası konsensüsün konusu olan Ermeni Kıtalı'nın failleri olarak ele alınan "Türkler",bir anda yeni bir kimlik etrafında "temiz" bir tarihe ve onurlu bir kimliğe kavuşmuş oldular.Bunun sonucu,toplumun kendisine sözkonusu kimliği bahşeden devlet karşısında psikolojik olarak ezik kalması,onu kimlik siyasetine uymaya hazır hale gelmesidir.Nitekim kısa bir süre içinde Türk kimliği etrafındaki tüm meseleler,bir devlet politikası olarak algılandı.Öyle ki toplumun devleti dışarıda bırakan bir kimlik tahayyülü hiçbir zaman oluşamadı.Devlete olan bu varoluşsal bağımlılık,devlet üzerindeki her tür tehdidin aynı zamanda Türk kimliği üzerinde de tehdit olarak görülmesine yol açtı.Bugün "Ermeni meselesi" bağlamı etrafında yapılan tartışmalar bir devlet politikası içerisinde hapsedilmek istenirken,toplumun devlete tabi bir ruh hali izlemesinin nedeni burada aranmalıdır.Çünkü devletin bu konuyu bir "tehdit" olarak tanımlamasıyla birlikte,toplum da paralize olmakta ve kendi kimliğini zedeleyebileceğini hissettiği bu tartışmayı içgüdüsel olarak reddetmektedir.

Ermeni Kıtalı'nı günümüz için de bir "mesele" haline getiren yaklaşımın bir ayağı "temiz tarih/onurlu kimlik" ilişkisiyse,ikincisi de "onurlu kimlik/doğru vatandaşlık" ilişkisidir.

Diğer bir deyişle,devletin ürettiği ulusal kimliğin belirli bir vatandaşlık davranışını,hatta düşünme biçimini belirlemesi sayesinde,tarihin "birlikte unutulması" mümkün olmuş,genç nesillerin eğitimi ve vatandaş kılınmaları bu unutmanın ve yerine geçen hayali kimlik söyleminin paylaşılmasını sağlamıştır.Doğal olarak bu süreç,salt devletin baskısıyla oluşamaz...Nitekim devletle toplum arasında karşılıklı ve karmaşık bir zihniyet yapılanmasından söz etmek gerekir.Bu girift ilişkinin anlaşılmasıyla birlikte,bugün Ermeni kelimesinin yarattığı hassasiyetin deşifre edilmesi mümkün olacak,Türkiye'de vatandaşlığın niçin bu kadar kırılgan olduğu ortaya çıkabilecektir.

Her şeyden önce,Türkiye'de vatandaşlık devlet tarafından verilmiş olan sorumluluğun taşınmasıdır.Bu sorumluluk belirli bir kimlikle bağlantılı olduğu ölçüde de,vatandaşlık Cumhuriyetin başlangıcından öte gitmeyen kurgulanmış bir geçmişle bugünün ideolojik olarak birbirine bağlanmasını,hatta aynılaşmasını ifade eder.Dolayısıyla "yaşanmış gerçeklik" anlamının dışında bir "Tarih" anlayışı üretilirken,bunun sonucunda tarih ile kurmaca (fiction) arasındaki fark da bulanıklaşmıştır.Örneğin bugün tam da bu nedenle birçokları siyaset yolu ile tarihsel belgelerin değişebileceğini sanmakta veya tarihin ulusal kimliğe bağlı olarak göreceli olmasını meşru bulmaktadır.Diğer taraftan vatandaşlığın bir "sorumluluk taşıma" hali olarak algılanması,"doğru" olarak adlandırılacak bir vatandaşlık eylem ve söylem biçiminin ortaya çıkmasını,devletin ise bu eylem ve söylemi temel alan bir biçimde vatandaşı kendi ideolojik kanatları altına almasıyla sonuçlanmıştır.

İkinci olarak,vatandaşlığın devletin normlarına muhtaç olması,vatandaşa ait kültürel kimliği de devletin tanımlamasına,beslemesine ve korumasına muhtaç kılmıştır.Böylece kültürel alan toplumsala gönderme yapan bir kamusallıktan ziyade,devlet siyasetini ima eden bir "üst politika" çerçevesi haline gelmiştir.Bunun anlamı,kendi kültürel kimliğini yaşamak için bile devlete muhtaç olan,referansını devlette arayan bir edilgen toplum yapılanmasının ortaya çıkmış olmasıdır.Diğer taraftan kimliğin bu şekilde devlete teslim edilmesi,kimlik tanımını vatandaşlığın asli unsurlarından biri haline getirmekle kalmamış,bizatihi kimliğin savunulmasını bir kimlik unsuru kılmıştır.Diğer bir deyişle "Türklüğün" devletin istediği biçimde savunulması,bugün "Türk" olmanın koşullarından biri haline gelmiş durumdadır.Türklük devletin dağıttığı bir payeye dönüşürken,vatandaşlar da özellikle medyanın aracılığı sayesinde sürekli sınavda olan öğrenciler gibidir.

Üçüncüsü,Türklüğün savunulmasına yönelik söylemin devletten beklenmesi,tüm önemli konuların kimlik ideolojisine hapsolduğu bir "tehdit" dünyasında,toplumun bütün konularda edilgenleşmesini ifade etmiştir.Ataerkil cemaat yapısındaki "rehber" rolü böylece devlete geçerken,konuşmayı tehlikeli sayan,yabancı "tehdit" unsurlarına koz verme korkusuyla bilmekten vazgeçen,bilginin bir stratejik güvenlik unsuru olarak devletin elinde tekelleşmesini kabullenen,üstelik bütün bunları bir tür "dayanışma" olarak tanımlayan bir toplum haline gelinmiştir.Bunun sonucu toplumsal kanaatin heme her zaman devlet politikasının uzantısı olarak oluşmasıdır.

Dördüncüsü,kimlik/devlet bütünleşmesi ve toplumsal edilgenlik,devletin onayladığı kimlik dışındaki bütün kimliklerin bir tür tehdit olarak algılandığı bir anlam dünyasının da kapısını aralamıştır.Bu algılamanın doğal nesnesi ise ülkedeki gayrımüslimler ve bizatihi "gayrımüslimlik siyaseti"dir.Gayrımüslimlerin vakıflardan okullara uzanan itiraz ve şikayetleri vatandaşlık çerçevesinde değil,doğrudan Türk kimliği bağlamında ele alınmakta ve sanki bitmemiş bir "kurtuluş savaşı" psikolojisi içinde İttihatçı siyaset zımnen onaylanmaktadır.Ayrıca gayrımüslimlerin geçmişte Batı'dan destek bulmuş olmaları ve sözkonusu Batı'nın "bizi" bölmek ve parçalamak konusunda ısrarlı olduğuna ilişkin inanç,gayrımüslimlerin taleplerini aşan,onları Batı'nın ajanı haline getiren bir "gayrımüslimlik" kimliğinin atfedilmesinin nedenidir.Böylece devletin vazettiği "sürekli tehdit" motifi toplumsal tahayyülde bir gerçeklik haline gelirken,bunun ürettiği bölünme,parçalanma ve yok olma korkuları ise vatandaşın devlete bağımlılığını neredeyse rasyonel kılar.

Nihayet beşinci olarak,devlete karşı sözkonusu "rasyonel" bağımlılık,devletin bakış açısı ve sorun tanımı içinde üreyen bir zaman algılaması ortaya çıkarır.Buna göre tüm toplumsal enerji yakın geleceğin,hatta bugünün aşılmasına,daha somut olarak,toplumsal meselelerin bugünü aşma uğruna ertelenmesine yoğunlaşmaktadır.Toplumun kendinden hareketle,kendisini özneleştiren bir vizyonu yokken,devletin kendisi için ürettiği aşırı tedirgin vizyonun toplumsallaşması vatandaşlığın da ölçütü haline haline geliyor.Böylece ortaya geleceği tartışmayan,hatta böyle bir tartışmanın nasıl yapılacağını bile bilmeyen,tam da bu nedenle bugüne ait hiçbir sorununu çözemeyen bir toplum çıkıyor.Diğer taraftan toplumun bugünün sorunlarının çözülmemesini kabullenmesinin altında yarının kaybedilmesi korkusu yatıyor.Bilgiyi kendi tekelinde toplamış olan devlet,toplumu sürekli bir gelecek tehdidi altında tutarken,bölünme,parçalanma ve sonuçta kimliğini kaybetme üzerinden giden içe dönük propaganda,toplumu iyice paralize ediyor.

Ne var ki yarını kaybetme korkusuyla bugünden vazgeçme eğilimi,nihayette bizatihi gerçekliğin araçsallaşmasına neden olur.Böylece halen yaşananlar ve geçmişte yaşanmış olanlar yararcı bir mantık içinde ele alınmaya başlanır,gerçeklik resmi ideolojinin tutsağı haline gelir...Bu anlayışın yerleşmesiyle birlikte tüm yaşanmış gerçekliğe manipülatif tarzda yaklaşmak meşru hale gelirken,tarihe bakış devletin yarına bakışının içinden kurgulanır.Tarihin bir ideolojik tercih ve tanımı yansıtmasıyla birlikte,vatandaşı ve kimliği tümüyle kuşatan "ulusal çıkarlar" etik kaygıları ezip geçer,onları anlamsız hale getirir.Ulusal çıkara zarar verme ihtimali kimliğin ve onun var olma koşullarının yitirilmesini ima ettiği ölçüde ise gerçekleri görmenin,onlarla yüzleşmenin toplum için zararlı görüldüğü bir anlam dünyasına doğru gidilir.Sözkonusu anlam dünyası giderek ulusal kimliğin parçası haline gelirken,tarihle ve kimlikle yüzleşmeyi savunanlar da vatan haini haline gelirler...

"Ermeni meselesi" yaftası altında Ermeni Kıtalı'nın yeniden gündeme gelmesiyle birlikte,Türkiye adım adım ancak hızla böyle bir noktaya kaymış gözüküyor.Ermeni tehciri etrafında yaşanmış olanların bir kimliksel tehdit olarak tanımlanıp topluma sunulması karşısında,toplum da insiyaki olarak devletin yanında yer almak durumunda kalıyor;bu sürecin dışında durmak isteyenler ise devletin ve "kamuoyu"nun baskısı altında yola getirilmeye çalışılıyor...Asıl korkulan ise Ermeni Kıtalı'nın doğrudan ima ettiği insani sorunun Türk kimliğinin temiz görüntüsü üzerinde yapacağı tahribat kadar,Türk kimliğinin devlet tahakkümünü meşrulaştıran bugünkü kritik rolünün zedelenme ihtimali.

Türkiye işte bu nedenle tarih tartışmaktan korkuyor.Çünkü tarihin temiz olmadığının anlaşılması bir yanıyla bugünkü devlet mekanizmasının da temiz olmadığını ve aradaki sürekliliğin toplumun dışında saptanmış bir elitist tasavvur olduğunu gözler önüne serecek.Böylece devletin gayrımüslim politikasının,gerçekte ideolojik olarak Müslüman/Türklerin yönetilmesine hizmet eden bir tehdit atmosferinin payandası olduğu da görülecek.Belki daha da önemli olarak Ermeni Kıtalı'nın tartışmaya açılması,Türk kimliğine yapılacak bağlantılar ve göndermeler sonucunda,devlet-kimlik-vatandaşlık üçlemesiyle de yüzleşilmesine neden olacak.Bu belirlenme ilişkisinin meşruiyetinin sorgulanması ise,doğrudan Kemalizmin masaya yatırılmasını ifade edecek...Diğer bir deyişle "Ermeni meselesi" hem devlet mekanizmasını hem de devlet ideolojisini tartışmaya çektiği ölçüde,bizzat bugünkü yönetici elitin ve onların kurduğu siyasi/hukuksal yönetim yapısının meşruiyetini tehdit edecek.

Sonuç olarak "Ermeni meselesi" Ermeniler açısından yeterince sorgulanmamış bir tarih aralığının gündeme getirilmesi olsa da,Türkler açısından bugünün demokratikleştirilmesini ifade ediyor.Bu açıdan bakıldığında esas mesele tarihle değil,bugünle yüzleşebilmek...Ancak devletin bu yüzleşmeye razı ve hazır olmayacağını,toplumu da kışkırtarak gündemi saptırmaya çalışacağını tahmin etmek zor değil.Mesele kimliğini korumak uğruna kişiliğini harcamakta beis görmeyen böyle bir tutumun,toplumsal sağlığı nereye kadar zorlayacağıdır.

*Etyen Mahçupyan,İçimizdeki Öteki,1. bs.,İstanbul,İletişim Yayınları,2005,s.235-243.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder