17 Aralık 2011 Cumartesi

Ermeni Katliamları/Alexander Lyon Macfie

Osmanlı ordusunun Sarıkamış'ta uğradığı küçük düşürücü yenilgi,Rusların daha da ilerlemesi beklentisi ve Ermeni ihaneti korkularıyla birleşince,1915 yılında Birinci Dünya Savaşı'nın en büyük trajedilerinden birine,doğu vilayetlerindeki Ermeni nüfusun yarım milyondan fazlasının sürülüp katledilmesine yol açtı.Osmanlı hükümetinin sürgün (tehcir) emri vermesinin ve bunun neden olduğu katliamlara göz yummasının ardında yatan gerekçeler hala karanlıktaysa da,şu kadarı bilinmektedir:Savaşın ilk aylarında,Tiflis ve bölgedeki diğer şehirlerde yerleşmiş Taşnaksutyun ve Hınçak örgütlerine bağlı Ermeni grupları,Rusların doğu vilayetlerini ele geçirmesine yardımcı olmak ve bölgedeki Ermeni halkını özgürlüğe kavuşturmak amacıyla Ermeni gönüllü birlikleri kurmaya başladılar.Osmanlı ordusunda görev yapmayı reddetmiş olan Zeytun'lu Ermeniler,Osmanlı haberleşme hatlarını iş göremez hale getirmeyi hedefleyen bir gönüllü birliği toplarken,yurtdışında yaşayan Ermeniler de yeterli silah yardımı yapılırsa Kilikya'da bir ayaklanma çıkartabilecek ve Suriye kıyısında stratejik bir liman olan İskenderun'un denetimini ele geçirebilecek 20,000 kişilik bir güç toparlayabilecekleri teklifiyle İtilaf güçlerine yaklaştılar.Ardından,Nisan 1915'te Van'ın Ermeni halkı isyan etti ve bu,geniş çaplı bir Ermeni ayaklanması ile karşı karşıya kaldığını düşünen,bölgede konuşlanmış Osmanlı güçlerinin ayrım tanımaz bir Ermeni katliamına girişmesi sonucunu doğurdu;Mayıs'ta,Zeytun'daki ikinci Ermeni ayaklanmasının ardından,Babıali,stratejik bölgelerdeki Ermeni nüfusun Fırat vadisine ve Diyarbakır vilayetinin güneyindeki başka bölgelere göç ettirilmesini onaylayan bir dizi sürgün yasasını kabul etti.Bu sürgün yasalarının,Osmanlı jandarma güçleri,hapisten bu amaçla salınmış mahkumlar,Kürt aşiretleri ve bazı tanıklıklara göre,Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı birimler tarafından uygulamaya konması sırasında,geniş çaplı hırsızlık,tecavüz ve cinayet olayları yaşandı.Ermeni kafilelerinden pek azı varış noktalarına ulaştılar;ulaşanları bekleyen ise açlık ve katliam oldu.

Doğu vilayetlerindeki Ermenilerin sürgün ve katlindeki Osmanlı sorumluluğu şüphesizdir.O koşullarda geniş çaplı hırsızlık,tecavüz ve katliama yol açacağı belli olan sürgün emrini veren Osmanlı hükümetiydi;üstelik sürgün edilenleri korumak için gerekli önlemler de alınmamıştı.Ancak Osmanlı suçluluğunun boyutu tartışmalıdır.Ermeni tarihçi ve propagandacıları,sürgünlerin mevcut durumun tesadüfi bir sonucu olmaktan çok,İstanbul'daki İttihat ve Terakki liderliği tarafından,son çeyrek asırdır hep bir çatışma kaynağı ve büyük devletlerin müdahalelerine gerekçe olmuş Ermeni azınlığın varlığının,Osmanlı İmparatorluğu için yarattığı sorunları,savaşın sunduğu fırsattan istifade ederek bu kez bir seferde ve kesin olarak halletmek amacıyla tasarlanmış ayrıntılı bir planın sonucu olduğundan emindir.Öte yandan,Türk tarihçileri ve propagandacıları da,1915'te,İmparatorluğun kalbini tehdit eden Çanakkale Savaşı'nın orta yerinde gerçekleştirilen sürgünlerin,Ermeni ihanet ve isyanının kaçınılmaz sonucu olduğunu iddia etmektedir.Sorumlu herhangi bir hükümetin,böyle bir provokasyonla karşılaştığında başka türlü hareket etmesi beklenemezdi.Sürgün politikasının talihsiz sonuçlarına gelince,bunlar planlanmamış ve istenmemiş olmakla beraber,tamamen,sürgün edilenlerin uzun yürüyüşler sonrasındaki hastalık ve yorgunluğunun,Kürtler ve kontrol altına alınamamış başka başıbozuk güçlerin saldırılarının ve o dönemde bölgedeki Türk ve Ermeni halkların çektiği yoksulluk ve yokluğun sonucuydu.Varolan belgesel deliller (Ermeni katliamları ile ilgili belgelerin çoğu Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı hükümetince yok edildi) Türk görüşünü destekler görünmektedir.Ancak bütün bunlardan,sürgünler bir kez başladıktan sonra,Osmanlı lider kadrolarının ya da içinden bir kanadın,İmparatorluğa yıllardır bu kadar güçlük çıkarmış bir sorunu çözmek için çıkan bu fırsatı kullanmaktan çekinmediği sonucunu çıkarmamak neredeyse imkansız denecek kadar zordur.Talat Paşa'nın bir yerde Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau'ya söylediği rivayet olunan sözdeki gibi:"Tartışmanızın hiçbir anlamı yok,Ermenilerin dörtte üçünden zaten kurtulduk:Bitlis,Van ve Erzurum'da bir teki bile kalmadı.Türkler ve Ermeniler arasındaki nefret şu anda o kadar güçlü ki,onların işlerini bitirmek zorundayız.Eğer biz yapmazsak,onlar bizden intikam alacaktır."(1)

Dönemin,İtilaf devletlerine mensup,çoğu İngiliz ve Fransız gözlemcileri,katliamlarda,İstanbul'daki Alman ve Avusturya büyükelçiliklerinin ve orada görevlendirilmiş Alman askeri misyonunun parmağı değilse bile sorumluluğu olduğu sonucuna varmakta acele ettiler.Oysa böyle bir sonucu haklı çıkaracak bir sebep bulunmamaktadır.Büyükelçilik ve askeri misyon görevlileri,katliamlar sürmekteyken,Osmanlı hükümetini uyguladığı canice politikalardan vazgeçirmek için ciddi çabalar gösterdiler.Katliamların ve diğer zorbalıkların ilk haberleri Mart 1915'te Osmanlı başkentine ulaşmaya başladığında,birçok Alman ve Avusturyalı diplomat ve konsolosluk görevlisi protestoda bulundu.Alman Büyükelçisi Wangenheim,karışıklıkları önlemesi için Nisan'da Babıali'ye birkaç kez başvurdu;ve 28 Nisan'da,Erzurum'daki Alman konsolosuna,ülkesinin,Ermeni milletini koruma altına alma gibi bir niyeti olduğu yolunda bir izlenim asla vermeksizin,katliamları engellemek için girişimde bulunma yetkisi verdi.Alman meslektaşından daha pasif davranan,Avusturya'nın İstanbul Büyükelçisi Pallavicini,Mayıs ayında Talat Paşa'yı Hristiyanların katlinin,İtilaf güçlerinin eline düşmanlarının aleyhine kullanabilecekleri bir koz vermekten başka bir işe yaramayacağı yolunda uyardı.Ancak,Pallavicini'nin de tahmin ettiği gibi,Talat Paşa tepkisiz kaldı.Babıali sadece suçluları yargılar,diye cevap verdi Talat Paşa:Ayrıca ona göre kadın ve çocukların öldürüldüğünü düşünmek için de bir sebep yoktu.Son zamanlardaki karışıklıklarda Ermeniler kadar birçok Müslüman da ölmüştü.Bundan kısa süre sonra,Osmanlı hükümeti tarafından Mayıs ayında uygulamaya konan sert önlemlerin gerekçesi olarak,Babıali'ye sözde İmparatorluğu çökertme amaçlı Ermeni planlarının varlığını ispat eden bir dizi resmi rapor yayınlattı;Haziran'da ise Enver Paşa'yla ortak hareket ederek sözümona "isyan karşıtı programı" yoğunlaştırdı ve Ermeni okullarının kapatılmasını,Ermeni basının susturulmasını,bütün "şüpheli ailelerin" mevcut "isyan merkezlerinden" kaldırılıp savaş meydanlarından uzak yerlere gönderilmesini emretti.(2) Bunun sonucunda,sürgün ve katliamların sonraki haftalarda da sürdüğü haberleri Alman elçiliğine ulaştı ve Wangenheim 17 Haziran'da Alman Dışişleri Bakanı Bethmann-Holweg'i,Babıali'nin Ermenilerin yok edilmesi sonucunu doğuracak bir politika izlemekte olduğuna dair bilgilendirdi;doğu vilayetlerindeki Alman konsoloslarına yetkili mercilere protestolarda bulunmaları için bir kez daha talimat gönderdi.Haziran'da o ve Pallavicini ayrım gözetmeyen önlemler konusunda birkaç defa daha protestoda bulundular.Wangenheim,taşradaki yetkililere,Ermenilerin can ve mallarının korunması için derhal talimat verilmesi konusunda ısrar etti.

Temmuz 1915'te Wangenheim'ın yerine Alman Büyükelçisi olarak atanan Prens Hohenlohe-Langenburg (Wangenheim kalp yetmezliği,damar tıkanması ve "kesinlikle patolojik" bir asabiyet gerekçesiyle ülkesine çağrılmıştı) Babıali'nin Ermeni politikasına karşı protestolara canla başla devam etti.Ancak yine sonuç alınamadı.Alman-Ermeni Derneği Başkanı Dr. Arminius Lepsius'un girişimleri de Osmanlı lider kadrolarını etkilemedi.Tam aksine,10 Ağustos'ta kendisine Enver Paşa tarafından,doğu vilayetlerini ziyaret etmesine ya da orada yardım hizmetleri düzenlemesine hiçbir şekilde izin verilmeyeceği bildirildi.Osmanlı liderlerinin sürgün politikasını -ve dolayısıyla da katliamları- bu meşum iş tamamlanıncaya dek sürdürmekte kararlı olduğu anlaşılıyordu.

Alman hükümetinin,kararlı olsaydı dahi Babıali'yi sürgün politikasından vazgeçiremeyeceği zannedilmemelidir.Ancak,bu sonucu elde etmek için büyük ihtimalle ittifakın sona ereceği tehdidinde bulunması gerekirdi.Ancak,Alman Dışişleri Bakanlığı sekreteri Arthur Zimmermann'ın Ekim 1915'te bir Alman yayıncıya yazdığı mektupta ifade ettiği gibi,bunu yapmaya hazır değildi:

"Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye'deki İmparatorluk temsilcileri,kilise çevrelerinin uyarmasına hiç gerek olmaksızın,kendi iradeleriyle,diplomatik yollardan,Ermenilerin acılarını dindirebilmek için yapılabilecek her şeyi yapmışlardır.Türkiye ile Ermeni sorunu yüzünden yollarımızı ayırmayı ise uygun görmedik ve görmüyoruz.Çünkü Türk önlemleri altında masum insanların acı çekmesi bir Hristiyan bakış açısından ne kadar üzücü olursa olsun,sonuçta Ermeniler bize kendi oğullarımız ve kardeşlerimiz kadar yakın değiller ve Fransa ve Rusya'da kendilerini feda ettikleri kanlı mücadelede onlara,dolaylı olarak Türklerin askeri desteği yardım ediyor."(3)

1-Henry Morgentha,"Ambassador Morgenthau's Story",Garden City,New York:Doubleday,Page&Co,1919,s.337-338;U. Trumpener,"Germany and the Ottoman Empire, 1914-1918",Princeton:Princeton Üniversitesi Yayınları,1968,7. Bölüm;S.R. Sonyel,"Armenian Deportations:A Re-Appraisal in the Light of New Documents",Belleten,c. 36 (1972);G. Dyer,"Turkish 'Falsifiers' and the Armenian 'Deceivers':Historiography and the Armenian Massacres",Middle Eastern Studies,c. 12,No. I (1976).İttihat ve Terakki'nin doğu vilayetlerindeki Ermeni nüfusu yok etmek istediğine dair kanıtlar Osmanlı-Türk tarihçi Ahmed Refik tarafından İkdam'da 1918-1919'da yayınlanmış iki görgü tanığı ifadesinde bulunmakta.Bkz. İki Komite İki Kıtal,Ankara:Kebikeç,1994.

2-Trumpener,Germany and the Ottoman Empire,7. Bölüm.

3-a.g.e.,s.221-222.

---------------------------------------------------------------------------

*A.L. Macfie,"Osmanlının Son Yılları, 1908-1923",1. bs.,İstanbul,Kitap Yayınevi,2003,s.139-143.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder