28 Kasım 2011 Pazartesi

Soykırım Muhabbeti/Etyen Mahçupyan*

Her yıl Nisan ayına yaklaşıldığında,mevsimi gelmiş meyve misali ortalığı bir soykırım muhabbeti kaplıyor.Bu yıl da Fransa'nın 1915'deki Ermeni tehcirini bir 'soykırım' olarak tanıması gündeme geldi;ve Türkiye çok yönlü bir püskürtme hareketiyle bu girişimi şimdilik dondurmuş oldu.

Giderek saçma bir hal alan olayın her iki tarafında da resmi görüşler var;ve bu durum var olan tıkanmayı besleyerek sürdürüyor.Öyle bir noktaya gelindi ki,yaklaşımda küçük esnemeler bile yenilgi veya taviz olarak değerlendirilebiliyor ve konu iç siyasetin egemen milliyetçi atmosferine malzeme yapılabiliyor.

Hem Türkiye'nin hem de Ermenistan'ın bu alanda olgunlaşmaları için daha epeyce gidecek yolları var.Ermenistan henüz kendi ayakları üzerinde duran bir devlet olmayı becerememiş durumda.Bu nedenle bir anlamda bizdeki Kürtlerin siyasetine benzeyen bir dış politika izliyor.Yani gerçek muhataplarıyla konuşmak,onları zorlamak yerine;Batılı güçlerin kaldıraç işlevi gördüğü bir model içinde,sorunlarının dışarıdan çözüleceğini umuyor.Oysa bu türden atılan her adım,meseleyi esas anlamından soyutlayıp bir bilek güreşi haline getiriyor ve olası çözüm kanallarını tıkıyor.

Türkiye ise kendi ayakları üzerinde durmakla birlikte,ideolojik olarak o denli durağanlaşmış durumda ki,kendi iç meselelerini bile sağlıklı bir şekilde ele almakta zorlanıyor.Bu meseleleri çözemedikçe de,suçu Batı'da aramak gibi bir kolaycılığa sığınıyor.Dolayısıyla aynı türden bir işlevselleştirme burada da mevcut.Tek farkı,Batı'nın bir taşıyıcı değil,bir engelleyici olarak görülmesi.Bu atmosfer içinde Ermenistan'ın Batı kanallarına müracaat etmesi,Türkiye'nin zihinsel kapasitesini paralize etmekten başka sonuç vermiyor.

Devlet var gücüyle çeşitli ülkelerdeki soykırım tasarılarını engellemeye çalışıyor ve bunu anlamlı bir başarı sanıyor.Milliyetçi bakışa sahip,ancak kendilerini etnik kimliğin üzerinde konumlandırdıklarını düşünen bazı aydınlar;Batı'nın psikiyatrik tahlilini yaparak kendi ruhlarını arındırmaya çalışıyorlar.Her tarihsel sürecin etnik temel üzerinde kendine has otoriter ve dışlayıcı yaklaşımlar geliştirmesi gözardı edilerek,ırkçılığın bir tek Batı'da bulunduğu söylenebiliyor.Ne var ki Türkiye'de de ulus-devlet anlayışından bağımsız olmayan,kendimize has bir ırkçılık mevcut;ve her yerde olduğu gibi bu bir hastalık durumu.

Sözkonusu hastalığın tezahürünü daha banal kalemlerin ürünlerinde açıkça görüyoruz.Bir yandan PKK'den Hizbullah'a her 'kötü' olguyu Ermeniliğe bağlayan;böylece fikri ve ahlaki düzeysizliği milliyetçilikle harmanlayan yaklaşımlar var.Diğer taraftan özellikle 'sağ' basın hayali bir tarih yaratmaya yönelik gülünç çabalarla dolu.Bunlar esas soykırımı yapanların Ermeniler olduğu iddiasından,tehcirin Ermenileri korumak için yapıldığı türden safsatalara kadar uzanıyor.

Tarihle yüzleşmek niye bu kadar zor?Geçmişte olanlar karşısında serinkanlı bir uzaklığı niye beceremiyoruz?Devletimiz Fransız Senatosu'ndaki bir yasa tasarısına niye 'Ermeni yasa tasarısı' diyor?

İyileşmenin birinci şartı hasta olduğumuzu idrak etmekten geçer.Başkalarının da hasta olduğuyla belki avunabiliriz;ama bu tespitin rahatlatıcı kollarına gömüldükçe,hastalığa mahkum hale geliriz.Irkçılık denen olgu da işte tam bu toprakta kök tutar.

*Etyen Mahçupyan,Radikal,28 Mart 2000.
**Etyen Mahçupyan,Büyük Travmanın Eşiğinde,1. bs.,İstanbul,Patika Yayıncılık,2000,s.187-189.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder