26 Kasım 2011 Cumartesi

1915:"Seçilmiş Travma mı?"*

Araştırmamızda,kimliğin objektif unsurlarından tarih ile subjektif unsurlarından kolektif belleğin inşa süreçleri ve hedefleri açısından taşıdığı farklılıklar,gerçekleştirdiğimiz derinlemesine görüşmeler ve grup toplantıları sırasındaki anlama (ve anlamlandırma) çabamızın önemli eksenlerinden birini oluşturdu.Başka bir anlatımla tarihte "gerçek"te neler olduğunun ötesinde Türkiye Ermenilerinin "tarih algısı"nı biçimlendiren unsurların neler olduğu ve kolektif belleğin sözkonusu "algı"ya dayalı olarak hangi süreçlerden geçerek biçimlendiğini keşfetmeye yöneldik.

Kolektif bellek üzerine özellikle son yıllarda oluşan sosyal bilim literatürü,kolektif belleğin inşa sürecinde ve aktarımında etkili olan unsurlar konusunda zaman zaman birbiriyle çatışan yaklaşımların varlığına rağmen,araştırmacıların belirli noktalarda görüş birliğine ulaştıklarını ortaya koyuyor.Esra Özyürek'in de belirttiği gibi,sözkonusu noktalardan ilki,belleğin geçmişte yaşanmış olayların zihinde yeniden canlandırılmasıyla sınırlı olmayıp,daha çok içinde yaşanılan "an"ın dinamiklerinin belirlediği dinamik bir süreç olması.Başka bir anlatımla geçmiş,bellek yoluyla şimdiki "an"ın ihtiyaçlarına göre sürekli olarak yeniden şekilleniyor ve şimdiki "an"ı güçlendiriyor.Araştırmacıların üzerinde uzlaştıkları bir başka nokta ise,bellek ve kimlik arasında ilişki bulunduğu,bireysel kimliğin yanı sıra topluluk kimliğinin de "zaman ve mekan içinde ayrılık iddiasından ve bunun hatırlanması"yla biçimlendiği ve topluluğa "geçmiş,şimdi ve gelecek hislerini" kazandırdığı.(1) Kısacası,sürekli bir biçimde inşa edilen kolektif bellek,yalnızca geçmişi anlamada ve/veya anlamlandırmada değil,ama aynı zamanda geleceği biçimlendirmede de kullanılan sosyal bir araç işlevi görüyor.Topluluklara selektif bir tarih veriyor,topluluk kimliğini biçimlendiriyor ve kolektif eylemi yönlendiriyor.(2)

Türkiye Ermenilerinin kimlik inşa sürecinde "tarih algısı"nın rolünü anlamaya yönelik sorularımız,cemaat üyelerinin önemli bir bölümünün kendi tarihlerine ilişkin çeşitli nedenlerle açıklanabilecek "bilgi eksikliği"nin büyük oranda kolektif bellek ile telafi edilmeye çalışıldığını ortaya koydu.

Öte yandan son on yıllarda gerek diaspora gerek Ermenistan Ermenilerinin objektifliği tartışmaya açık olmakla birlikte zengin bir tarih külliyatı oluşturma yönünde sistemli bir çaba içinde oldukları biliniyor.Bu sistemli çaba,özellikle "1915"in uluslararası kamuoyunun ve parlamentolarının gündemine taşınmasıyla birlikte Türkiye'de tekil araştırmacıların yanı sıra devletin inisiyatifiyle oluşturulan resmi ya da yarı resmi araştırma merkezlerinin "sözde soykırım" odaklı aynı oranda sistemli tarih araştırmalarına yönelmeleri ve bu süreçte zengin bir karşı-külliyat oluşturmaları sonucunu vermiştir.Başka bir anlatımla tarafların kimlik inşa sürecinde kritik bir öneme sahip olan "1915"in siyasallaşması,ayrı kaynaklardan beslenen iki farklı ve "geçimsiz" tarihyazıcılığının da ortaya çıkmasına yol açmıştır.(3)

Türkiye Ermenilerinin siyasal,toplumsal ve ekonomik tarihi açısından bakıldığında ise,Ermeni tarihi ile ilgili "bağımsız" yayınların sınırlı sayıda Türk yayınevi ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan çeviri ve telif birkaç kitabın ötesine geçmediğini görüyoruz.Burada hiç kuşkusuz bürokratik milliyetçiliğin açık ya da örtük engellemelerinin (ya da caydırıcılığının) yanı sıra,günümüz İstanbul Ermenilerinin tarihsel faktörlerle açıklanabilecek "mesafeleşmişliklerini" de kaydetmek gerekir.Bu "mesafeleşme"nin en önemli nedeni,hiç kuşkusuz Ermeni okullarında Ermeni tarihi derslerinin okutulmamasıdır.Aynı şekilde Ermeniceye hakim eğitimli İstanbul Ermenilerinin önemli bir bölümünün yurtdışına göç etmesi,kalan Ermenilerin Anadolu'da ticaret ve zanaatle uğraşması sonucu,bir Ermeni intelligentsia'sının ortaya çıkması koşullarının büyük oranda ortadan kalkması da sözkonusu "tarihsizleşme"ye katkıda bulunmuştur.Asıl önemli etken ise,yaşanan büyük travma sonrası,Ermeni cemaatinin suskunluğa yönelmesidir.Başka bir anlatımla aydın kesiminden de önemli kayıplar veren Ermeni cemaatinin bu tarihten itibaren ve Cumhuriyet dönemindeki kimi azınlık karşıtı uygulamaların etkisiyle giderek içe kapanmasıdır.

Bununla birlikte,1990'lı yılların sonunda Türkiye Ermenilerinin kendilerini göreli olarak daha açık bir biçimde ifade etmelerine imkan tanıyan konjonktürün,henüz sınırlı sayıda da olsa Ermeni tarihinin çeşitli yönlerini incelemeye yönelik araştırmaların yapılmasına yol açtığı görülmektedir.(4) Sarkis Çerkezyan'ın "Dünya Hepimize Yeter"(5) başlıklı kitabının da ortaya koyduğu gibi bugün Ermeni cemaati içinde özyaşam öyküleri ya da aile tarihlerine yönelik çalışmalarda giderek bir artış gözlemlenmektedir.

Bu bağlamda Agos gazetesindeki bir yazı dizisi de örnek verilebilir.16 Kasım 2001 tarihinde başlayan "Ermenilerin Kadim Tarihi" başlıklı yazı dizisinde "Başlarken" başlığı altında yer alan ifadeler,bu eksikliği bir ölçüde telafi etmeye yönelik bir girişimi ortaya koymaktadır:

"Ermenilerin tarihi Türkiye'de ancak belli dönemlerde sözkonusu edilir.Bu dönemler daha ziyade Türkiye'ye yönelik Ermeni tezlerinin uluslararası arenada gündeme taşındığı zamanlara rastlar.Büyük oranda da 1900'ün başlangıç yıllarıyla sınırlı kalır.Oysa Ermeni tarihi 1915'te başlamadığı gibi geçmişi 4000 yıl öncesine varan bir anlatıma sahiptir.

Yazık ki Türkiye'de bu anlatımı yansıtacak tarafsız bir yayın politikası yoktur,olanlar ise neredeyse Ermenilerin tarihini yok sayan bir yaklaşımdadır.Aynı yok sayma yaklaşımı Cumhuriyet tarihi boyunca Ermeni okullarında da sürdürülmüş,Ermeni tarihinin Ermeni öğrencilere öğretilmesi yasaklanmıştır.Bu uygulama bugün dahi sürekliliğini korumaktadır.Diğer bir deyişle,Ermeni tarihini Türkiye insanı bilmediği gibi Türkiyeli Ermenilerin de büyük çoğunluğu bilmemektedir.

Ermeni tarihinin sadece 1850-1920'li yıllar arasında yaşanmış ve Türk-Ermeni çatışmalarıyla sınırlı olmadığını,Ermeni tarihinin çok öncesinin de bulunduğunu bilmek gerekir.İşte bu örtülü kalmış tarihi,olanaklarımız çerçevesinde Agos okurlarına dizi halinde aktarmanın zamanının geldiğini düşünüyoruz.Bunu yaparken iddialı ve bilimsel bir anlatımdan ziyade,mütevazı ve basit bir anlatıma yöneleceğiz.Bunun için de yurtdışında yayınlanmış,ilkokul ve lise öğrencileri için yazılmış ders kitaplarını kendimize kaynak alıyor ve bilgileri bu anlatımın üslubu ve seviyesiyle aktarmayı yeğliyoruz.

'Minik bir bahçeciğiz' der Ermeni tarihinin babası Movses Khorenatzi,ülkesi Hayasdan için.O bahçedeki çiçeklerin tükenmemesi dileğiyle."(6)

Agos'un "tarihi Ermenistan" ve mitolojik tarihle başlayan ve Kilikya tarihi ile sona eren yazı dizisi,aralıksız olarak iki yıl (19 Aralık 2003 tarihine kadar) sürmüş,bu yazı dizisini 26 Aralık 2003'ten itibaren "Ermenilerin Yakın Tarihi" başlıklı dizi izlemiştir.Sözkonusu yazı dizisinin girişinde yer alan ifadeler,Türkiye Ermenilerinin kendi tarihleri hakkındaki donanımsızlığına ilişkin bir "anlama" çabasını ortaya koymaktadır:

"14. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında kalan ve hakkında fazla bir şey yazılmış olmadığından "Ermeni Tarihinin Karanlık Dönemi" diye adlandırdığımız özet bir dönemin ardından tarihimizin en acı sonuçlarının da yaşandığı son iki yüzyıldaki olaylara odaklanacağız.Türkiye'de bu döneme ilişkin çıkan tek yanlı yayınlar ne yazık ki gerçeğin önemli bir bölümünü gözlerden uzak tutmuş ve Türkiye insanını tek yanlı bir anlatımın tutsağı haline döndürmüştür.İlkokullara kadar giren bu tek yanlı anlatımın karşısında okurun alternatif okuma ve etüd yapabileceği kaynaklar ne yazık ki pek az.İşte bu döneme ilişkin bu sütunlarda yayınlayacağımız dizinin bu açığı kapatmada küçük de olsa bir işlevinin olması,temel çabamız olacaktır."(7)

Türkiye Ermenilerinin yukarıda belirtilen nedenlere bağlı olarak yaşamlarını adeta bir "tarihsiz toplum" olarak sürdürmelerine karşılık,kuşaktan kuşağa aktarılan bir kolektif belleğe sahip olduklarını söylemek mümkün.Bu çalışma kapsamında gerçekleştirdiğimiz derinlemesine görüşmeler ve grup tartışmalarında Türkiye Ermenilerinin kolektif belleğinde yer etmiş "an"ları ve aktarım mekanizmalarını saptamaya yönelik soruların yanı sıra,farklı yaş kuşaklarındaki Ermenilerin sözkonusu "an"lara ilişkin anlama ve anlamlandırma çabalarını da ortaya koymaya çalıştık.Aldığımız yanıtlardan çıkan en açık sonuç,İstanbul Ermenilerinin -tıpkı diaspora ve Ermenistan Ermenileri gibi- kolektif belleklerinde yer etmiş en önemli olayın "1915" olduğuydu."1915"in bizim açımızdan bir başka önemi de,Türkiye Ermenilerinin kolektif belleğinde (dolayısıyla Ermeni ulusal kimliğinde) olduğu kadar,Türk kolektif belleğinde de (dolayısıyla ulusal kimliğinde) kritik bir önem taşıyan bu olayın asimetrik bir inşa süreci içinde biçimlenmesinden kaynaklanmaktaydı.Burada bizim açımızdan en temel sorun,Batı'da Ermeni diasporasının kolektif bellek inşa sürecine ilişkin son yıllarda hızla gelişen bir sosyal bilim literatürü olmasına karşılık,Türkiye Ermenileri sözkonusu olduğunda bu tür bir ufuk açıcı literatürden yoksun olmamızdı.Bunun yanı sıra Türkiye Ermenilerinin kimlik inşa sürecine ilişkin bütüncül bir bakış açısı getirmeyi amaçlayan araştırmamız içinde,kolektif bellek konusu,anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığımız olgulardan yalnızca biriydi.Dolayısıyla gerek Ermeniler gerekse Türkler açısından travmatik sonuçları olan bu denli büyük bir tarihsel olayın kolektif bellekteki yansımalarına ilişkin kapsayıcı bir açıklama getirmemiz mümkün değildi,olsa olsa izlenimlerden söz edebilirdik.Üstelik "1915"e ilişkin "anlatılar"ın -görüşme yaptığımız kişiler bu konuda oldukça açık olmalarına rağmen- çok karmaşık filtrelerden geçerek bizlere yansıdığının da bilincindeydik.

Donald E. Miller ve Lorna Touryan Miller,1915 kırımından kurtulan Amerikalı Ermeniler üzerine yaptıkları sözlü tarih çalışmasında travmayla başetme mücadelesinde izlenen yöntemleri altı ayaklı bir tipolojide özetlemektedirler.

1-Kaçınma ve baskılama:Kırımdan kurtulanların önemli bir bölümünün verdiği yanıtlar,kişilerin bu olaya ilişkin tutumlarının deneyimlerini ve kırımı düşünmemeye çalışmak,kırımın tartışıldığı ortamlardan kaçınmak yönünde olduğunu göstermektedir.Sözkonusu kişilerin çocukluklarında aldıklara yara,sürekli olarak alenileştirilemeyecek kadar derindir.

2-Hınç ve öfke:İlk kategoride yer alan "kaçınma ve baskılama"nın karşıt tarafında kırımın haksızlığı ve acısıyla başetmenin yolu olarak bu eylemi gerçekleştirenlere karşı duyulan öfkenin dile getirilmesi bulunmaktadır.Ancak bir sonraki "intikam ve onarma" kategorisinde yer alanların tersine hınç ve öfke katartik (boşalımsal) düzeyde ortaya çıkmakta,kendini siyasal eylemlerle ifade etmemektedir.

3-İntikam ve onarma:Bu kategoride yer alan yanıtlar,hınç ve öfkenin kişileri siyasal ve/veya misillemeye dayalı bir dışavuruma sevkettiğini ortaya koymaktadır.Kırımdan kurtulanların bazıları,kendilerini bir biçimde tazminat arayışına adamışlardır.Sözkonusu tazminat arayışında,"anavatana dönüş" talebi ya da kırımla bağlantılı olanlardan intikam alma arzusu belirleyici olabilmektedir.Bu durumda,kırımdan doğrudan sorumlu olanların artık hayatta olmaması ve Türk hükümetlerinin kırımı tanımaması nedeniyle "temsilcileri" misillemeye dayalı intikamın öznesi haline gelmektedir.

4-Uzlaşma ve bağışlama:Kırımdan kurtulanlar arasında geçmişiyle uzlaşmış görünenler,kırımın dehşetini inkar etmemektedirler.Aynı şekilde Türkiye hükümeti tarafından soykırımın tanınmasına olduğu kadar tazminat taleplerine de karşı değillerdir.Ancak kırımın etkilerini ruhlarında bir saplantıya dönüştürerek yaşayanlara karşılık,bu kişiler çocukluklarında yaşamış oldukları travmayı tedavi etmiş görünmektedirler.Onlara göre bir haksızlık olmuştur ama yara,-kalıcı izlerine rağmen- iyileşmiştir.

5-Tevekkül ve umutsuzluk:Kırımdan kurtulanların bir bölümünde umutsuzluk ve yaşamlarını gölgelemiş şiddet karşısında melankoli hakimdir.Bu kişiler çocukluklarında yaşadıkları travmayı inkar etmemekle birlikte buna karşı mücadele etmemektedir.Anılarındaki acıyı fiziksel olarak somutlaştırmakta,psikolojik olarak geçmişlerinin üstesinden gelecek duygusal güçten yoksun görünmektedirler.

6-Son olarak kıyımdan kurtulanların bir bölümünün travmayı halletme yöntemi,sözkonusu olayı bir biçimde rasyonelleştirmeyi içermektedir.Bu kategoride yer alan yanıtlar,kırımın siyasal olarak kaçınılmazlığından dinsel açıklamalara kadar -Tanrı'nın cezası ya da kırım sonucu Türkiye'den ayrıldıktan sonra hiç değilse Türkler tarafından acı çektirilmemek gibi- çok farklı biçimler almakta,"olay"dan olumlu bir yan çıkarılmaktadır.(8)

Araştırma kapsamında yönelttiğimiz sorular,diaspora Ermenileri ile Türkiye Ermenilerinin kolektif bellek inşa süreçlerinde "1915"in oynadığı merkezi role rağmen,"hatırlamanın önemi"nin ve kültürel,siyasal ve psikolojik sonuçlarının iki topluluk açısından bütünüyle aynı olmadığını ortaya koydu.Diaspora Ermenileri sözkonusu olduğunda,kıyımı hatırlamanın "geçmişle hesaplaşarak psikolojik olarak ayakta kalmak ve sağ kalanların toplumsal bütünlüğünü sağlamak" gibi bir işleve sahip olduğu,bizzat önde gelen Ermeni yazarlar tarafından da vurgulanmaktadır.(9) Aynı şekilde Cihan Tuğal da diaspora Ermenilerinde,"şiddetin hatırlanmasının kurucu işlevinin,kendini en çok bireysel anıların kolektif olarak anlamlandırılmasında" gösterdiğini,"katliamların hatırlanmasının,bir kişinin Ermeni kimliğinin tasdiklenmesinde ve yeniden üretilmesinde"(10) merkezi bir rol oynadığını belirtiyor.Cihan Tuğal'ın diaspora Ermenileri özelinde vurguladığı şiddetin "cemaat kurucu" işlevinin,(11) Türkiye Ermenileri sözkonusu olduğunda farklı bir boyut kazandığını söylemek mümkün.En azından şiddetin,Türkiye Ermeni cemaati açısından tek kurucu unsur olduğunu söylemek mümkün değil.Cemaat,1915'ten sonra da yaşadığı ayrımcı uygulamalara (ya da örtük şiddete) rağmen,şiddetin olmadığı zamanlara ilişkin de bir "dil"e sahip.Türkiye Ermenileri de diaspora Ermenilerine benzer bir biçimde tarihlerini 1915 öncesi ve sonrası olmak üzere temelde iki döneme indirgemekle(12) birlikte,"1915 öncesi"ne ilişkin "anlatı"da,diaspora Ermenilerinin aksine,1915'ten önce olan her şeyi 1915'e götüren olaylar temelinde değil,ama aynı zamanda Türklerle "nostaljik ve romantik birliktelik" temelinde de kurguluyorlar.Bu farkta Türkiye Ermenilerinin,belki de ifade olanaklarının bürokratik milliyetçilik tarafından engellenmesi nedeniyle,diasporada olduğu gibi "soykırımın tanınması" söylemini siyasallaştıramamalarının bulunduğunu söylemek mümkün.Öte yandan diaspora Ermenileri için "1915",yaşanan şiddetin ötesinde,önce "tarihsel vatan"ın önemli bir bölümünden tasfiyeleri,daha sonra ise başka ülkelere göçle "terk"i anlamına gelirken,"kıyım"dan kurtulan Türkiye Ermenilerinin bir bölümü ve daha sonraki kuşaklar Anadolu'da yaşamayı sürdürmüşler ve Türklerle birlikte yaşamaya dayalı bir strateji üretmişlerdir.Öte yandan diaspora Ermenileri ve Türkiye Ermenileri arasındaki kırıma ilişkin bu farklılıkların yanı sıra,İstanbullu Ermeniler ile Anadolu Ermenileri arasında da "kırım"a maruz kalma anlamında önemli bir farklılığın bulunduğunu unutmamak gerekir.Bununla birlikte,kırıma maruz kalan ya da kalmayan Türkiye Ermenileri (ve onların çocukları ya da torunları) için "1915"in bir "seçilmiş travma" olduğu açıktır.(13)

Kolektif belleğin inşası açısından "seçilmiş travma"nın kendisi kadar,kuşaklararası aktarım biçimi de önem taşımaktadır.(14) Araştırmamız Türkiye Ermenilerinde,"1915"e ilişkin iki tutumun geçerli olduğunu ortaya koydu:Korunma/koruma amaçlı "suskunluk" ve aile yoluyla bellek aktarımı.Öte yandan Melisa Bilal'in "The Lost Lullaby and Other Stories About Being an Armenian in Turkey" (Kayıp Ninni ve Türkiye'de Ermeni Olmakla İlgili Diğer Hikayeler) başlıklı yüksek lisans çalışmasının da ortaya koyduğu gibi,belleğin inşasında "söz"ün de ötesine geçen,"Ermenilik" deneyimlerini yalnızca 1915 temelinde değil ama aynı zamanda Anadolu'daki tarihsel varlığı tüm yönleriyle "hatırlatm"ya dayalı özel aktarım biçimlerinin,bu arada müziğin ve özellikle de "cinsiyetlendirilmiş" bir alan olarak "ninni"lerin de özel bir önemi var.(15)

"Suskunluk" hiç kuşkusuz kolektif belleğin inşasında etkili olan unsurlardan biri.Nitekim bellek konusundaki çalışmalar,hatırlamak üzerinde olduğu kadar,unutmak üzerinde de duruyor,unutmanın kimi zaman hatırlamanın yerini aldığını ortaya koyuyor.(16) Özellikle sosyal tarih çalışmaları geçmişteki travmatik olaylar sözkonusu olduğunda unutma ve sessizliğin çok olağan bir tepki olduğunu gösteriyor.Travmatik olayların unutulması/unutturulması,yukarıdan otoriter bir kurum ya da baskıcı bir yönetimden kaynaklanabildiği gibi (kurumsal unutma),olumsuz olayların isteğe bağlı olarak unutulması/unutturulması da mümkün.Türkiye Ermenileri sözkonusu olduğunda,gerek "kurumsal unutma"nın,gerekse bir yaşama stratejisi olarak isteğe bağlı informel unutmanın geçerli olduğunu söylemek mümkün.

Ermeni ailelerinin bir bölümünde yaşanan "suskunluğu",N. koruma/korunma duygusundan hareketle gerekçelendiriyor:

"Geçmiş konuşulmuyor,çünkü geçmişle ilgili yaraların çocuklara zarar vermesinden korkuluyor.Travma karşısında çocuklarını korumak istemiş insanlar.Onlar hayranlık duyulacak insanlar,babalar...Sarıp sarmalamışlar,travmanın kuşaktan kuşağa geçmesini engellemişler."

M. ise,Türkiye Ermenilerindeki "suskunluğu" şu sözlerle açıklıyor:

"Çocukluğumda bayağı konuşulmazdı.Ara sıra 'olaylar' veya 'tehcir'/aksor (örneğin 'tehcir görmüş adamdır'/'aksor desadz mart e') diye bazı nahoş,fakat esrarengiz vukuattan söz edildiğini duyar,ama bu 'olaylar' veya 'tehcir' nedir,diye sorduğumda,annem hep 'sana göre konular değil' diye cevap verirdi.Sözlü gelenek,genellikle Ermeniler arasında yaşamıştır ve yaşıyordur.Türkiye Ermenilerinde ise,benim neslimde çocuklarla konuşulmazdı.Bugünü pek bilemeyeceğim.Her hal ve durumda,çocuklarla aynı dikkat ve temkinliliğin süregeldiği izlenimindeyim."

M.'nin ifadesiyle devam edersek,

"Salt siyasal korkudan kaynaklanmayan böyle bir tutumun,psikolojik ve pedagojik açılardan faydaları olabilir.Sanırım cinsel konularda olduğu gibi,bu ve benzeri konularda da kademeli bir tanıtım metodunun uygulanması,her iki taraf (Ermeni ve Türk) için de yararlı olur."

Türkiye Ermenilerinin bir bölümünde yaşanan "suskunluğun","1915"in daha sonraki kuşaklara aktarımı konusundaki isteksizliğin yaratmış olduğu psikolojik sorunların boyutları hakkında açıklayıcı verilerden yoksun olmakla birlikte,diaspora Ermenileri üzerine yapılan çalışmalar bu konuda bazı ipuçları verme özelliğine sahip.Nitekim Amerikalı Ermeni kadınlar üzerine yapılan araştırmalar,"dış dünya"ya ilişkin korkudan kaynaklanan çocuğunu aşırı bir biçimde koruma duygusunun Holokaust'tan kurtulan kişilerle ilgili psikoloji literatürüyle tutarlı olduğunu ortaya koyuyor."1915",Amerikalı Ermeni kadınların önemli bir bölümünün -kırımı yaşayanların çocukları olmasalar dahi- yaşamlarında merkezi bir yer tutuyor."1915"ten kurtulanların çocuklarının çok azı ailelerinin başına gelenler hakkında hikayeler dinlemişler.Bununla birlikte kadınların önemli bir bölümü,etnik kimliklerini kırımın biçimlendirdiğini düşünüyorlar.(17)

"1915"i izleyen uzun yıllar boyunca sürdürülen "suskunluk" konusunda psikiyatristler,"unutma"nın psikolojik travmanın tedavisi için uygun bir yöntem,yaşananları unutma arzusunun yarattığı bir tür manevi/zihinsel amnezi ve yaşama uğraşına uyum sağlamak için uygun bir tedavi yöntemi olduğu düşüncesini paylaşıyorlar.Başka bir anlatımla Robert Jay Lifton'un "psişik küntleme" olarak tanımladığı selektif unutma yoluyla yok etmek,çifte kayıp (aile ve vatan) yaşamış diaspora Ermenileri için yararlı bir savunma mekanizması oluşturmuş.Öncelikle sözkonusu savunma mekanizmasıyla,"1915" anlatısı,bilinçaltına itilmiş,inkar edilmiş ve tehcirden hemen sonraki yaşamla,göçmen kamplarına yerleşme ve nihayet Yeni Dünya'ya göçle ikame edilmiştir.İkinci olarak "1915"te yaşananların inkarı,bu olayları dinleyen gençler üzerindeki olası olumsuz etkilerinden çekinilmesinden kaynaklanmaktadır.Unutma/suskunluğun üçüncü nedeni,çocukların (ya da torunların) "olay"ı dinleme konusunda isteksizliği,sözkonusu deneyimle aralarına psikolojik mesafe koyma arzusudur.Bu isteksizlik,bilinçaltında kendisini ilk göçmen kuşağının taşıdığı etnik bağlılıkların kültürel bagajının ağırlığı olmaksızın tam bir Amerikalı olarak görme arzusundan kaynaklanmaktadır.Bununla birlikte diaspora Ermenileri üzerine yapılan araştırmalar,ikinci ve üçüncü kuşağın "inkar"ının geri dönüşümlü olabileceğini göstermektedir.(18) ABD'nde yaşayan üçüncü kuşak Ermeni yazarlar örneğinin de ortaya koyduğu gibi,sözkonusu kişiler,büyükanne ve dedelerinin suskunluğunu,yükselttikleri "ses"leriyle telafi etmektedirler.(19)

Daha önce değindiğimiz A.'nın tespitine göre,Türkiye Ermenilerinde "1915"e ilişkin sürdürülen "suskunlığun" yaşamı idame ettirme stratejisiyle yakın ilişkisi var:

"Sosyal risk olduğu düşünüldüğünde konuşulmuyor.Ayakta kalma stratejisi gibi...Müslüman da olurum,her şeyi de kabul edebilirim...Yeter ki yaşayabileyim,duygusu!.."

H. ise,sözkonusu "ayakta kalma stratejisi"nin birbirini izleyen kuşaklar temelinde farklılıklar taşıdığı kanaatinde:

"Tarihsel bir dram yaşandı ve kalan Ermeniler kuşak kuşak farklı duygular yaşadı.Birinci kuşağın derdi canını kurtarmak ve yaşam alanı yaratmaktı.İkinci kuşak olayın tanıklarıydı.Ölüm uzaktı ama,kökleşmeye devam etmek için şartları hazırlamak -ekonomik,kültürel,okul,kilise- lazımdı.Birinci,ikinci ve üçüncü kuşaklar için 'hiç konuşmamak' temel reçeteydi.Sağlam ruh halini aktarmak,kendini devam ettirmek...Bunun nedeni şifahen açıklanmıyordu.Kayıtsız şartsız uymak gerekiyordu.Birinci hedef köklenmekti.Dördüncü kuşağa doğru 'konuşmama hali' belirginleşti.Acıların motivasyonundan çıkış,kültürel asimilasyon,huzur,güven,ekonomik refah arayışı belirginleşti."

Türkiye Ermenilerinin bir bölümünün "1915"e ilişkin korunma/koruma temelli suskunluklarına(20) rağmen,görüştüğümüz Ermenilerin azımsanmayacak bir bölümü,Türkiye Ermenilerinde cemaat için önem taşıyan bazı "olay"ların kuşaklararası sözlü aktarımı pratiğinin bulunduğunu ifade ettiler."1915"i doğrudan yaşamış ailelerin çocukları,yani ikinci kuşak Ermeniler,"fısıltıyla konuşan aile büyükleri"nin sözcüklerini anlamlandırmaya çalıştıklarını aktardılar.Üçüncü kuşak Ermenilerin önemli bir bölümü ise,"olanlar"ı yayalarından (büyükanne) dinlemişlerdi.

"Ninem bu olayları bize anlattığı zaman babam nineme kızar,'çocukları yaşadıkları,doğdukları topraklardan soğutma' derdi.Fakat babam yaşlanınca kendi de anlatmaya başladı."(D.)

"1915 anlatısı"nın aktarımında hakim olan temalar,tehcir sürecinde yaşananlar,açık ya da örtük şiddet,geride bırakılmak zorunda kalınan çocuklar ve yaşlılar,parçalanan aileler ve kimileri yıllar sonra da olsa birbirini bulan aile üyeleriydi.(21) Görüştüğümüz Anadolu kökenli Ermeni ailelerin önemli bir bölümünün yaşamında yitirdikleri ya da yıllar sonra karşılaştıkları akrabalar vardı.26 yaşındaki H. "Dedemler beş kardeşmiş.1915'ten sonra bir tek dedem kaldı.Şimdi Ermenistan'dan yeni akrabalar çıkıyor" diye aktardı.

"1915" anlatısında ailelerin öznel deneyimleri ve aktarım biçimleri kadar,farklı kuşakların anlatı karşısındaki tavırları da önem taşıyor.Genelde bugün 60 yaş üstü olanlar,ailelerin "1915"i daha çok "masal" gibi anlattığını ifade ediyorlar.Ailelerinde 1915'i doğrudan yaşayanlar ve anıları taze olanlar,çocuklarının Türklere karşı düşmanlık,öfke,güvensizlik duymalarını önlemek için yaşananları dolaylı olarak anlatmışlar ya da konu,çocuklar büyüklerin "fısır fısır" konuşmalarını merak ettiklerinde gündeme gelmiş.Ancak görüştüğümüz üçüncü kuşak içinde kendi çocuklarına (dördüncü kuşağa,yani günümüzün genç Ermenilerine) "olay"ı nine-ana-babalarından öğrendiklerinden daha düz bir biçimde,yaşanan kıyım ve haksızlığa başkaldırı duygularına da yer vererek anlatanlar olduğunu görüyoruz.Bununla birlikte genç kuşak Ermenilerden bazıları (cemaatle sıkı bağları olanlar da dahil),anlatılanların kendilerinde "üçüncü şahsın başına gelmiş" gibi bir duygu yarattığını da ifade ettiler.Sözkonusu gençlerde "olay"ın travmatik tortusuyla,belli bir mesafe alarak yüzleşme tutumu egemendi.Aktarılan bir başka tutum ise,çocukluklarında anlatılanları pek fazla önemsemeyen kişilerin,ileriki yaşlarında,("belirli bir bilinç düzeyine ulaşınca") 1915'le ilgili kitaplar okuyarak konuyla ilgilenmeye başlamalarıydı.Yaptığımız görüşmelerden çıkan önemli bir husus da,ister ikinci kuşak,ister üçüncü kuşak olsun,anlatılanların intikam duygusuna yol açmaması için özen gösterilmesiydi.(22) Diaspora Ermenileri ile önemli farklardan biri olan bu tutum,devlet karşısında ve Türklerle birlikte yaşamı kolaylaştırma kaygısından kaynaklanmaktaydı."1915" anlatılarının önemli bir bölümünde yer alan,"dostluk" kurulmuş (Mehmet Amca ya da Ayşe Teyze olarak adlandırılan) Türklerin yardımlarına yapılan vurgu,("Kurtaranlar arasında Müslümanlar da vardı...") birlikte yaşam stratejisinin önemli bir boyutuydu.Kısacası,Taner Akçam'ın aktardığı yedi kişilik bir Ermeni ailesini bir yıl boyunca evinin çatısında saklayan "Urfalı Hacı Halil"in öyküsüne benzer dayanışma biçimleri,anlatıların önemli bir bölümünde yer almaktaydı.(23)

Bugün 70'li yaşlarını yaşayan S.,çocukluğunda annesinden dinlediği bir "1915" öyküsünü bize aktardı.S.'nin askeri doktor olan dedesinin Gümüşhane'de derede öldürülmesi,kadınların ve çocukların tehcir sırasında askerlere kendilerini öldürmeleri için yalvarmaları (asker,"kurşun harcayamayacağı"nı söylemiş),çocuk yaştaki teyzenin Fırat Nehri'ne atlayarak intihar girişiminde bulunması,ancak suda açılan jüpon sayesinde ölümden kurtulması ve tehcir sonrasında aile bireylerinin çok farklı yerlere dağılması,"anlatı"nın önemli bölümleriydi.Çocukluk ve gençlik yıllarında anlatılanların gerçekliği konusunda kuşku duyan S.,yıllar sonra Ermenistan'a yerleşen dayısıyla karşılaştığında ve öyküyü en ince ayrıntısına kadar ondan da dinlediğinde anlatılanların abartı olmadığını anlamıştı.

Aile öykülerini dinlemiş olan ikinci kuşak Ermeniler,önceleri yaşadıkları öfke ve isyanın ("Allah'a karşı da") sonraları durulmuş olsa da travmanın yaralarının bütünüyle kapanmadığını ifade ettiler.Kimilerinde ise bu duygular, -özellikle de Türk okullarına gidenlerde- daha da keskinleşebilmiş.("Türklere kızdım,ama öte yandan Bafra'da çok iyi dostlarımız vardı.") Kısacası açıkça ifade edememek toplumla ne kadar bütünleşmiş olursa olsun,"mağduriyet" duygusunun devam etmesine,"kurban" psikolojisinin pekişmesine yol açmış.(24)

"Babaannem o yılları yaşamış ve bu bana yetiyor.Bu konu çok sık konuşulmaz,ama arada bir aktarılırdı.Tanımıyor olsam dahi,ninemin kardeşlerinin falan,suçları neydi diye düşünüyorum."(B.)

"Ailem 1915'i yaşamış.Bana anlatıldı.Çocuklarıma nasıl anlatacağımı bilmediğim için hiç anlatmadım.Anlatmak istemiyorum,çünkü mal varlığımızı da yitirdik o zaman.Hala yitirmiş durumdayız.Haksız rekabete uğradığımızı düşünüyorum.Tekrar kazanmaya çalışıyoruz.Benden önceki nesiller mal kaybedince ben hayata farklı bir konumda başladım..."(G.)

"Babam tırpanla kovalandığını anlatırdı.Çocuk aklımla 'Bu ne gaddarlık!' diye düşünürdüm..."(D.)

"Büyük toplum 'niye böyle?' diye düşündüm.Türkiye toplumu bu kadar büyük bir travmayı görmezden geliyor.Büyük bir acı var.İfade edilemezlik her şeyin altı kazınınca ortaya çıkıyor aslında.Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hep yağmalamalar yatıyor,yağma geleneği var.Büyük holdinglerin serveti budur..."(A.)

"1915"in Ermenilerin bilinçaltında yer tuttuğunu kabul etmekle birlikte farklı düşünenler de var:

"Bunları düşünerek yaşayamazsın.Aklında olursa sürekli,yaşayamazsın..."(K.,19 yaşında)

40 yaşındaki V. de yayasından dinledikleri konusunda şöyle diyor:

"Olmasaydı daha iyiymiş.Olmuş bitmiş,şimdi ne yapılabilir ki?Yürekte acıyı büyütmedim.Şimdi bir masal gibi geliyor."

Görüştüğümüz Ermenilerin önemli bir bölümü,"1915"in devlet tarafından reddedilmesinin "mağduriyet" duygusunun pekişmesine yol açtığını,reddedildiği oranda hatırlatıldığını belirtiyor.1915 konusunda suskunluğu tercih eden ailelerin çocuklarının bir bölümü (bugün 45-55 yaş arasında olanlar) "yaşananlar"ı ASALA "olayları"yla öğrendilerini anlatıyorlar.M. ise,geçtiğimiz yıl ders kitaplarına giren "Ermeni meselesi"nin ilköğretim öğrencisi yeğeni üzerindeki etkisini aktarıyor:

"Yeğenim kızkardeşime 'Siz neler yapmışsınız anne' demiş.Kendini dışarıda tutmuş,siz diyerek.Bizim zamanımızda böyle değildi,şimdi değişmiş demek ki."

Görüşme yaptığımız Ermeniler,en masalsı anlatımı içinde bile olsa yaşananların anıları "sözlü gelenek" yoluyla saklı tutarken,"kolektif bellek"i bugünden hareketle yeniden inşa ederken,resmi görüş karşısında "parçalanmış" bir kimlik içine girdiklerini açıkladılar."İntikam peşinde olmasalar" da "acılarını açıkça yaşamak,ölülerinin yeri bile belli olmayan mezarlarına su ve şarap dökememenin acısını" toplum içinde ifade edebilmek istiyorlar.S. tepkisini "Ortak yaşayacaksak,böyle mi olmalı,biz reaya mıyız?" sözleriyle ifade ediyor.S.'ye göre,

"'1915 olayları' (ve Cumhuriyet döneminde 'on senede bir gelen tokatlar') insanlarda bir meyve ağacı bile dikme şevkini kırdı.Meyvesini yemek kısmet olmaz korkusuyla,artık mevsimlik domates,patlıcan ekiliyor."

Bu noktada 2003 yılında Agos'ta Paskalya Yortusu ile denk gelen 24 Nisan tarihine ilişkin olarak yer alan "Bazı Günler" başlıklı başyazı,"1915 anlatısı" ile ilgili ipuçları verecek niteliktedir:

"Bazı günler vardır;üzerine yüklenilen anlamla diğer günlerden ayrılıverirler.

24 Nisan Ermeni dünyası için işte öylesi özel bir gün...

O gün salt Ermeniler için değil Türkler için de önemli aslında.Bu önemi,basın dünyasındaki yansımalardan izlemek mümkün.Son yıllarda sürekli kendini yineleyen ve kendi dediğine sadece kendisi inanan alışılagelmiş hamasi söylemlerin yanı sıra,kendini sorgulamaya ve karşıdakini anlamaya yönelik insancıl bir yaklaşımın boy verdiğini de görmek,bugünün korku,öfke,nefret ve yas yerine anlayış miladı olabileceğine dair umutlar da veriyor.En azından biz böyle bir umudu içimizde hep yeşertiyoruz.

Bazı günler vardır,onlara nasıl bakıldığı yılın geri kalan günlerinin de kaderini belirler.Çünkü tarihe nasıl bakıldığı yalnızca geçmişi kapsayan ve tarih biliminin sınırları içinde kalan sıradan bir uğraş değil,aksine geleceği belirleyen yönüyle de son derece yaşamsal.Hele de ihtilaf tarafı olan iki kesimi Türkiyeli Ermeniler olarak aynı kimlikte,birini diğeri için feda etmek zorunda kalmadan onurla taşıma mücadelesi veriyorsanız,tarihe nasıl bakıldığı,o bazı günlerin nasıl yaşandığı daha da ayrı bir önem arzediyor.

Yıllardır rencide edici söylemlerin karşısına dikilip,geçmişimizi inkar etmeden ama yaşanılan acıyı da sermayeye dönüştürmeden kültür ve kimlik mücadelesi verişimiz,varlığımızı korumaya ve geliştirmeye çalışmamız ve gözümüzü kırpmadan da geleceğe bakmamız bundan.

Bazı günler vardır,diğerlerinden zor geçer ama o zorluk kendi içinde unutulmaz öğretiler taşır.

Biz 'Tarihe tutunarak geleceğe tırmananlardanız.'Öte türlüsünü zaten ne biliyoruz ne de olanaklı görüyoruz.O nedenle de 'Tarihi bırakalım geleceğe bakalım' diyenlere sesleniyoruz:

'Tarih,miadını ancak gerekli dersler çıkarıldığında doldurur.'"(25)

Yaptığımız görüşmelerde özellikle vurgulanan bir nokta da,yaşanılan "mağduriyet duygusu"na rağmen,olayı çeşitli şekillerde öğrenenlerin,içlerinde bir kin (ya da "kemikleşmiş kin") barındırmadıkları,Türkiye Ermenilerinin Türklerle birlikte yaşama stratejilerinin bu yönde bir farklılık taşıdığı:

"Bizim ailede tehcirden çok konuşulurdu.Ama Varlık Vergisinden de konuşuldu.Çünkü etkilenildi.Ben çocukken annem hiç 'Türkler kötü' demedi..."(O.)

"Tanıdığınız insana çok kötü bakamazsınız.Suç devlete atfediliyor.Diasporada hiç Türk tanınmıyor..."(R.)

Aynı şekilde H. de "tarihin önemli olduğunu" ancak kin gütmemek gerektiğini düşünüyor.24 yaşındaki A. ise,"Bu dedemi kesmiş diyorum.Bir acı var,ama düşmanlık ve kin yok" yanıtını veriyor.

Yaptığımız görüşmeler,Ermenilerin çok önemli bir bölümünün "1915"in konuşulmasından yana olduğunu ortaya koydu.Bu konuda farklı kuşaklar,ailelerinin suskunluklarıyla karşılaşmış olanlar,yayalarından "olay"ı dinlemiş olanlar,kendilerine anlatılanların yanı sıra okuduklarıyla bilgisini pekiştirenler,"1915"in anlatılmasının,gençlerin "tarih"lerini bilmesinin önemini vurguladılar.

B.'ye göre,"Yerine göre konuşulması,yerine göre de unutulması gerekir olanların.Ama mutlaka bilinsin ve de aktarılsın sonraki nesillere..." J. Ermeni tarihindeki en önemli olay konusunda "Bağımsız bir devlet olamamamızın sıkıntısı var tüm tarihte.Sürekli tokat yemişiz" ifadesini kullanıyor.J.'nin ailesi "5-6 kuşaktır" İstanbullu olması nedeniyle 1915'i yaşamamış.Ancak başkalarından,yaşlı kadınlardan yaşanılan "zulmü" dinlediğini söylüyor.Yaşanılanların genç kuşaklar tarafından bilinmesi,ancak "abartılmaması" gerektiğine inanıyor:

"Almanlar nasıl kabul ettiyse öyle kabul edilmeli.Tazminat falan olmaz.Gereksiz de zaten.Önemli olan bir olay yaşanmış.Ermeniler de bir şeyler yapmış.Taşnaklar falan..Ermeniler kötü şeyler yaşamış.Oraya takılmamak da gerekir.Ama kabul etmek de gerekir..."

"Konuşmak mı unutmak mı?" ikilemi karşısında Levon Boğos Zekiyan sağduyulu olmak gerektiğine inanıyor:

"İkisinin ortası.Ben,büyük Aristo'nun 'in medio stat virtus' (erdem,orta yoldadır) ilkesine derinden inanmışımdır.Konuşulmasını ve genç kuşakların da bilmesini -fakat bunu katiyen obsesyon,saplantı haline getirmeksizin- önemli ve gerekli görmekteyim,zira geçmişten kurtulabilmek için bir 'katarsis' gereklidir.

Aslında tarih silinmez ve unutulmaz.İster istemez hatırlarız.Esas sorun,tarihi 'temizlemek'te,yani içimizde ve dışımızda tarihin "katarsis'ini yapabilmekte.Ve kanımca bu ancak iki taraflı olabilir.Türk-Ermeni ilişkilerinin dışından bir örnek vereyim.İkinci Dünya Savaşı'nın derin anısı henüz 'temizlenmiş' değildir,kanımca.1945'te muzaffer devletler,zaferi tek taraflı olarak kutladılar.Japonya ve Almanya kutlamaların dışında tutuldu.(...) Bana bu 'dışlama',maalesef büyük bir gaflet ve hata gibi görünmekte ve elli yıl sonra zamanın yaralarını sileceğine belki de-bilinçaltında- biraz artırmış oldu.Yapılacak tek şey,bence şu veya bu devletin zaferini değil,hep birlikte özgürlüğün zaferini kutlamak olacaktı.Kuşku yok ki bunun böyle yapılması,İkinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi ideolojik içeriğin ağır bastığı çatışmalarda daha kolaydır.Fakat,sanırım diğer durumlarda da -örneğin,Türk-Yunan ilişkilerinde- aynı şey yapılabilmeli ve bunu yapmanın bir tarz ve usulü bulunabilmeli.

Türk-Ermeni ilişkilerinde durum,muhakkak ki daha çetin ve güçtür,zira bugünün sözkonusu durumu,bir savaşın şu veya bu nedenle karşı karşıya gelmiş iki ordu çatışmasının ürünü değildir.Kanımca,bu durumda 'katarsis' çalışması,ilk adım olarak iki taraftan da konuyu epeyce iyi bilen,siyasi çıkarlardan uzak,iyi niyetli zatların birbirleriyle karşı karşıya konuşmasıyla başlamalıdır.

Bu konuşmalarda temel ilkeler olarak her iki taraftan da kabul edilmesi gereken tutum ve davranışlar şunlar olmalıdır:

a)Karşısındakinde suç ve suçlu aramaktan katiyetle vazgeçmek.Suç ve suçlu tarihtedir.Muhakkak ki tarihle hepimizin manevi bir bütünlüğü vardır.Bundan kaçınamayız.Fakat tarihle olan bu ilişki,ancak tarihin açılıp açıklanmasından sonra sözkonusu olabilir.Ne var ki,tarihin açılmasıyla 'katarsis' zaten olagelmiştir ve artık 'suçluluk kompleksi' sözkonusu olamaz.

b)Konuşmaları ve herhangi bir olgu veya kanıyı,herhangi bir taraf için,bir 'zafer' ya da 'yenilgi' niteliğinde görmemek.Bu konuşma ve karşılaşmaların ilk ve başlıca amacı,bu iki komşu -hatta belki komşudan da fazla- yüzyıllarca içiçe yaşamış bu iki ulusun arasında açılmış bulunan dehşet uçurumunu kapatma olanaklarını aramak ve bulmak olmalı..."

Masal gibi dinlemiş olsalar da ("Olanları Kırmızı Başlıklı Kız masalı gibi dinliyorum"),40 yaş ve altı kuşakların travmanın iyileşmesine yönelik,(kendilerinden yaşlı kuşakların belki de yaşamı sürdürme stratejisi nedeniyle açıkça ifade edemedikleri) somut çözüm önerileri var.Ermeni tarihi hakkında her şeyi öğrenmeye çalışan,eline ne geçerse okuyan B. tarihte Ermenilerin durumuna ilişkin olarak:

"Bizans,Pers,Selçuk,Türk herkes vurmuş,bir tek Kilikya kalmış bir ara,direnememişler;1915'ten sonra da bitmişler.Bir tek Musa Dağ direnmiş.Gerisi asimile olmuş..."

yorumunu yapıyor.Kendisini "kafatasçı olmayan Ermeni milliyetçisi" olarak tanıtan B.'ye göre,"Soykırım oldu denmeli;özür gerekmez ve anlamlı değil.İstediğimiz toprak,tazminat değil,sadece bunun söylenmesi."B."kabul"ün önemli olduğuna inanıyor.Zira,"böyle şeyler inkar edildiği sürece her zaman olabilir..."C. de benzer bir biçimde,geçmişte "yaşananlar"ın konuşulması,"sonuna kadar" tartışılması,"yeni" bir fikri olan herkesin dinlenmesi gerektiğini düşünüyor."Bence bir hata kabul edilmez ise her zaman tekrarlanabilir..."Y. için "1915",

"Geçilmesi gereken bir şey,ama yokmuş gibi de yapılmasın.Avrupa birbirini kesti,ama AB'ni kurdular.Kimse inkar etmiyor geçmişi orada..."

B. ise tepkisini daha "yurtsever" bir çerçevede ortaya koyuyor.

"Ben dünyada Türk hükümetinin gülünç duruma düşmesine üzülüyorum..."

Görüşme yaptığımız Türkiye Ermenilerinin "1915"in resmi düzeyde kabulüne yönelik görüşleri,Libaridian'ın ifade ettiği soykırımın tanınmasına ilişkin geçerli olan iki yaklaşımdan yalnızca biriyle örtüştü.Libaridian,ilk yaklaşıma göre,bu tarihi olayın tanınmasının bir tür ahlaki yükümlülük,tarihteki haksızlığın düzeltilmesi ve yaraların sarılması için bir ihtiyaç olarak anlaşıldığını,genellikle siyasi partilerin sergilediği öteki yaklaşımda ise,soykırımın tanınmasının,Türkiye'den toprak talepleri dahil,çeşitli tazminatların elde edilmesi için bir ilk adım olarak görüldüğünü belirtiyor.(26) Bu konuda aldığımız cevaplar,Türkiye Ermenilerinin "1915"in resmi düzeyde kabulünü tümüyle haksızlığın telafisi yönünde sembolik bir adım olarak gördüklerini ortaya koydu.26 yaşındaki T.'nin ifadesiyle "Papa da Haçlılar için özür diledi.İki taraf da inkar etmesin..."A. ise,sorunun "diyalog"la,iki tarafın "samimiyeti"yle çözüme kavuşturulabileceği inancında."Ermeniler tazminat istemediklerini söylesinler.Türkiye Cumhuriyeti de kabul etsin.Çözüm ancak böyle olur..."23 yaşındaki S. "manevi şekilde özür beklerim,ben" ifadesini kullanıyor.

Öte yandan,"1915"in uluslararası kamuoyunun ve Batı parlamentolarının gündemine getirilmesinden duydukları rahatsızlık da yaptığımız görüşmelerde açıkça ifade edildi.S:

"Bu konuda başkaları,bize avukatlık yapmasın;biz burada kendi devletimizle kendimiz halledelim.Demokratlar ve STK'larından yardım istiyoruz.Devleti ele geçirmek,büyük Ermenistan kurmak gibi hayallerimiz yok,ama 1915 olmadı demeyin..."

Y.'nin duyguları ise,daha çelişkili:

"Fransa Parlamentosu'nda soykırımın kabul edilmesi içimi rahatlattı,ama bir taraftan da burada hedef oluyorsun ve diken üstünde oturuyorsun.Bunun adı konsun..."

1-Esra Özyürek,"Giriş",E. Özyürek (der.),Hatırladıklarıyla ve Unuttuklarıyla Türkiye'nin Toplumsal Hafızası,İletişim Yayınları,İstanbul,2001,s.8-9.

2-Karen A. Cerulo,"Storage and Retrival:An Introduction",(der.),Karen A. Cerulo,Culture in Mind,Toward a Sociology of Culture and Cognition,New York,Londra,Routledge,2002,s.205.

3-Türk ve Ermeni tarihyazıcılığının bu konuda çatışan argümanları konusunda bkz. Lucette Valensi,"Notes sur deux histoires discordantes,le cas des Arméniens pendant la Premiére Guerre Mondiale",(der.),François Hartog ve Jacques Revel,Les usages politiques du passé,Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales,Paris,2001,s.157-167.

4-Bu konuda özellikle öne çıkan çalışmalar arasında Arsen Yarman'ın "Osmanlı Sağlık Hizmetinde Ermeniler ve Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Tarihi (ed. Ali Çakmak),Ana Basım Sanayi ve Ticaret A.Ş.,İstanbul,2001." ve Mayda Saris'in "Başlangıcından Günümüze Ermeni Resim Sanatı,Agos Yayıncılık,İstanbul,2003." adlı çalışmaları sayılabilir.

5-Sarkis Çerkezyan,Dünya Hepimize Yeter,Belge Yayınları,İstanbul,2003.

6-"Ermenilerin Kadim Tarihi-Başlarken",Agos,16 Kasım 2001.

7-"Ermenilerin Yakın Tarihi",Agos,26 Aralık 2003.

8-Donald E. Miller ve Lorna Touryan Miller,Survivors,an Oral History of the Armenian Genocide,University of California Press,Berkeley,1993,s.158-160.

9-Cihan Tuğal,"1915 Hatıraları ve Ermeni Kimliğinin İnşası",E. Özyürek (der.),Hatırladıklarıyla ve Unuttuklarıyla Türkiye'nin Toplumsal Hafızası,İletişim Yayınları,İstanbul,2001,s.133.

10-Y.a.g.m.,s.135.

11-Y.a.g.m.,s.134-136.

12-Gerard J. Libaridian,Ermenilerin Devletleşme Sınavı,Bağımsızlıktan Bugüne Ermeni Siyasi Düşünüşü,İletişim Yayınları,İstanbul,2001,s.54.Libaridian bu konuda "Soykırımın tanınmasının siyasallaştırılması ve Ermenilerin dünyanın geri kalanıyla giriştikleri siyasi söylemde merkezi bir yer işgal etmesi,dünyadan çok Ermeniler üzerinde etki yaratmıştır.Ermeni tarihi iki döneme indirgenmiştir.Soykırım öncesi ve soykırım sonrası.1915'ten önce olan her şey,1915'e götüren olaylar olarak yorumlanmış,daha sonra yaşanan bütün olaylara da 1915'in sonucu olarak bakılmıştır.Diasporanın uzun ve karmaşık tarihi basitleştirilmiş,diasporanın kendisi de soykırımın doğurduğu bir sonuç olarak görülmüş,böylece bir başka siyaset,bir başka gelecek tasavvuru iyiden iyiye güçleşmiştir.Adeta Ermeniler artık yalnızca yaşamıyor veya anlamıyor,aynı zamanda mağdur psikolojisini de yüceltiyor ve alternatifler üretemiyorlar" değerlendirmesinde bulunmaktadır.

13-Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowitz,Türkler ve Yunanlar,Çatışan Komşular,Bağlam Yayıncılık,İstanbul,2002,s.20.Yazarlar,"seçilmiş travma" kavramı konusunda şu açıklamayı yapmaktadır:"'Seçilmiş travma' terimini,bir grubun üyelerinde başka bir grubun üyeleri tarafından aşağılanmışlık ve mağdur edilmişlik şeklinde yoğun duygular uyandıran bir olay anlamında kullanıyoruz.Elbette bir grup mağdur edilmeyi ve buna bağlı olarak benlik değerini yitirmeyi 'seçmez',ne var ki olayı psikolojize ve mitolojize etmeyi -sürekli bu konuda kafa yormayı- 'seçer'.Grup travmatik olayın duygusal anlamlarını (ruhsal temsiller) ve duygusal incinmelere karşı ruhsal savunmaları kimliğinin özüne çeker ve bu incinmişlik ve utanç biçimindeki ruhsal temsilleri,etnik kimliğin yaşamsal belirteçleri halini alır.Bir travma bir kez seçilmiş travma haline geldikten sonra,bununla ilgili tarihsel doğrular önemini yitirir.Olayın ve bununla ilişkili savunmaların ruhsal temsilinin grubun etnik kimliği üzerinde oynadığı rol en önemli konuma oturur."

14-Dario Paez,Nekane Besabe,Jose Luis Gonzales,"Social Processes and Collective Memory:A Cross-Cultural Approach to Remembering Political Events",J.W. Pennebaker,D. Paez ve B. Rimé (der.),Collective Memory of Political Events,Social Psychological Perspective,Lawrence Erlbaum Associate Publishers,New Jersey,1997,s.150.Kolektif belleğin dayanakları,yazılı öykülerin ve kurumsallaşmış kültürel aktivitelerin yanı sıra sözlü öyküler,söylentiler,jestler ya da kültürel tarzlardır.

15-Melisa Bilal,The Lost Lullaby and Other Stories About Being and Armenian in Turkey,yayımlanmamış yüksek lisans tezi,Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,2004,s.vii.Bilal,bu çalışmasında ninnilerin günümüzdeki aktarım biçimlerini inceleyerek yersizleştirme ve kayıp olgularının Türkiye'de Ermeni olma hissini şekillendiren birbiriyle ilişkili iki deneyim olduğunu öne sürmektedir.Bilal'e göre,liberal çokkültürlülük bakış açısı,"Ermeni kültürünü yaşanmışlık deneyimlerinden kopuk bir biçimde temsil" etmektedir.

16-Leyla Neyzi,"Bellek ve Kimlik",Modernleşme ve Çokkültürlülük,Helsinki Yurttaşlar Derneği,İletişim Yayınları,İstanbul,2000,s.189.

17-Arlene Voski Avakian,"Surviving the Survivors of the Armenian Genocide:Daughters and Granddaughters",Barbara Merguerian ve Joy Renjilian-Burgy (der.),Voices of Armenian Women,AIWA Press,Massachusetts,2000,s.6-7.

18-Joan Bamberger,"Daughters of Time,The American Legacy of the Armenian Genocide",Barbara Merguerian ve Joy Renjilian-Burgy (der.),Voices of Armenian Women,AIWA Press,Massachusetts,2000,s.19-20.

19-Y.a.g.e.,s.26-27.Ancak bu "ses",1915'ten kalanların bastırılmış "ses"lerinden tümüyle farklıdır.Ajandalarında Türkiye'nin 1915'in planlanması ve uygulamaya konulmasındaki sorumluluğunu kabul etmesi bulunmaktadır.

20-"Suskunluk" temasına 1915'i yaşamış diaspora edebiyatçılarında da tanık oluyoruz.Bitlisli William Saroyan'ın "Zavallı Bağrı Yanık Arap" adlı öyküsünde "tek kelime İngilizce bilmeyen Arap göçmeni Halil ile Dayı Hosrov'un sessiz ama görkemli dostluğuna tanık oluyoruz hep birlikte.Hiç konuşmadan saatlerce yan yana oturan bu dayısıyla Arap'ın ilişkisi küçük Saroyan için tam bir bilmece.'Bazılarının bir şey anlatmak için konuşmaya ihtiyaçları yoktur' diye anlatıyor annesi durumu.'Hiçbir şey söylemeden nasıl konuşuyorsun ki?' diye merakla soruyor yine de çocuk.Yanıt hayatın sırrını aydınlatacak yoğunlukta ve sadelikte:'Sözsüz konuşursun.Biz daima sözsüz konuşuruz.'"(Agos,11 Aralık 1998).

21-Hagop Mıntzuri'nin İstanbul Anıları 1897-1940 (Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul,1993,s.133) adlı kitabında yer alan cümleler,1915'in bu yönünü çarpıcı bir biçimde yansıtıyor:"1915 yılı Nisan ayında İstanbul'daki Anadolulu Ermenilerin tehciri başladı.Ben zaten askerdim.Mayıs ayında memleketten mektup gelmedi.İki kez cevaplı telgraf çekildi,cevaplanmadı.Üçüncüsünde 'Burada değiller,bilinmeyen bir yere yollandılar' diye cevaplandı.Dedem Melkon seksensekiz yaşındaydı.Annem Nanik ellibeş,çocuklarım,Nurhan altı,Maranik dört,Anahit iki yaşında,Haço dokuz aylık,Karım Voğıda yirmidokuz yaşında.Bunlar nasıl yürüdüler.Dedem,Suazeg çeşmesine kadar gidemezdi.Garmıhli Kürt Temel gelmişti.Lusniklerin,bizim kuzenin halasının çiftçisiydi.Bizim kadar Ermenice bilir ve konuşurdu.Getirdiği habere göre,Ermenileri 4 Haziran'da köyden çıkartmışlar.Demişti ki,evlerinin kapılarını kilise kapısı gibi öpmüş ve ayrılmışlar..."

22-Bu konuda görüştüğümüz Vakıflı Köylü F.,bir anne olarak oğluna 18 yaşından önce Franz Werfel'ın Musa Dağ'da Kırk Gün adlı kitabını okutmamaya karar verdiğini belirtti.

23-Taner Akçam,"Urfalı Hacı Halil'in Anısına",Birikim,no.193-194,Mayıs-Haziran 2005,s.28.

24-Volkan ve Itzkowitz,a.g.e.,s.21-22.Volkan,bir kayıp sonrasında yas tutmanın değişiklikleri ve kayıpları kabul etmede,yeni iç ve dış gerçeklikleri benimseme ve yaşamı sürdürmede sağaltıcı bir etkisi olduğunu ileri sürmektedir.Volkan'a göre,"Ortak bir kayıp veya değişiklik yaşayan bir grubun üyeleri de tek tek bireyler gibi yas tutmalıdır."Çeşitli nedenlerle yas tutamamak durumunda,bir olay seçilmiş bir travmaya dönüşmekte ve seçilmiş travma için yas tutamamak,grubun toplumsal ve politik ideolojisini etkilemektedir:"Bir seçilmiş travma bir kuşaktan diğerine aktarıldıkça işlevini değiştirebilir ya da daha yakın bir travmayla bağlantılandırılarak yeni bir duygusal güç kazanır."

25-Agos,25 Nisan 2003.

26-Libaridian,a.g.e.,s.161-162.

---------------------------------------------------------------------------

*Türkiye'de Ermeniler:Cemaat,Birey,Yurttaş,Günay Göksu Özdoğan ... [ve diğerleri];yayına hazırlayan Fahri Aral,1. bs.,İstanbul,İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,2009,s.385-399.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder