25 Mayıs 2018 Cuma

"Bir soykırım böyle yapıldı"/Robert Fisk*

Bir asır önce Anadolu'da,Nazi işgâli altındaki 1940'ların Avrupa'sında veya günümüz Ortadoğu'sunda başarılı bir soykırımı nasıl organize edersiniz?

Harward Üniversitesi öğretim üyesi Ümit Kurt tarafından kaleme alınan bir makale bu soruya basit bir cevap sunuyor:Soykırımdan sorumlu olan hükümet,toplumun saygın her kesiminden yerel desteğe sahip olmalı.Vergi memurları,hakimler,genç polis memurları,din adamları,avukatlar,bankacılar ve en acısı mağdurların komşuları gibi.

Kurt'un makalesi 1915'te katledilen Antep Ermenileri üzerine.Makale yirminci yüzyılın ilk soykırımında Osmanlı tarafından katledilen bir buçuk milyon Hristiyan Ermeni'den sadece 20 bininin mallarına el konulmasına,tecavüze uğramasına ve öldürülmesine odaklanıyor.

Makale sadece Antep'ten sürgün edilen grupları ve geçici olarak canları bağışlananların hazin ümitlerini detaylandırmıyor,şehir yetkilileri ve köylüler tarafından yağmalanan ölüme gönderilen kişilerin mal ve mülklerini de listeliyor.

Böylelikle yerel suç ortakları çiftliklere,Antepfıstığı bahçelerine,meyve bahçelerine,üzüm bağlarına,kahvehânelere,dükkânlara,su değirmenlerine,kilise mülklerine,okullara ve bir kütüphaneye el koydu.Resmî olarak buna "kamulaştırma" ya da "müsadere" denildi,fakat Ümit Kurt'un da belirttiği gibi,"çok sayıda insan,aynı zamanda bir suç ortaklığı çemberi olan bir kâr çemberinde birbirine bağlanmıştı."

Kurt,Ermeni Soykırımı ile Yahudi soykırımı veya modern Ortadoğu'da yaşanan katliamlar arasında hiçbir paralellik kurmuyor.Bununla birlikte,hiç kimse Kurt'un sözlerini,tarihin peşini bırakmadığı hayalet ordularını hatırlamaksızın okuyamaz:Nazi işgâlindeki Fransa'nın işbirlikçileri,Varşova ve Krakow'daki Nazilerin Polonyalı işbirlikçileri ve ISİD'in Yezidi kadınları köleleştirmesine ve Ninova Hristiyanlarını yok etmesine izin veren onbinlerce Sünni Müslüman sivili.Bu kurbanların mallarına da komşuları tarafından el konuldu,evleri yağmalandı ve malları onları koruması gereken yetkililer tarafından satıldı.

Kurt'un en güçlü iddialarından birisi,merkezî hükümetin vatandaşlarının desteği olmadan halkının azınlıklarından birisini yok etmeyi başaramayacağı:Osmanlı,1915'teki sürgün emirlerinin icrası için Antep'in Müslümanlarına ihtiyaç duydu ve bunları öldürülmelerine yardım ettikleri kişilerin mal varlıkları ile ödüllendirdi.

Kurt,soykırım öncesinde Ermenilerin artan ekonomik gücüne de değiniyor."Müslüman toplumun kıskançlığı ve kızgınlığı nifak ortamında merkezî bir rol oynadı" diye yazıyor.Bu yüzden,Osmanlı'nın "Ermenilerin düşmanlara yardım ettiği" iddialarını sürekli tekrarladılar.Tıpkı Hitler'in Komünistler ve Yahudiler için "bizi sırtımızdan bıçakladılar" demesi ve günümüz Ortadoğu'sunda hayatlarını kurtarmak için kaçan insanların İslâm'a ihanet ettiğinin söylenerek "kâfir" ilân edilmesi gibi.

Antep,diğer illerden gelen sürgün konvoylarının geçiş güzergâhındaydı.İlk etapta "yaralı,yaraları iltihap kapmış ve kıyafetleri yırtık pırtık 300 kadın ve çocuk" geldi.Ancak,zaman ilerledikçe şehirden geçen bu sürgün konvoyları vahşi bir acıya dönüştü:"Ermeni kız ve erkek çocukları kaçırıldı,kadınların eşyaları ve paraları yağmalandı,kadınlar jandarmaların ve devlet memurlarının aktif suç ortaklığıyla açıkça tecavüze uğradı."

Antep Ermenileri,tıpkı dindaşları soykırıma uğrarken kendilerine dokunulmayacağı zanneden Avrupalı Yahudiler gibi olası kaderlerine inanamıyordu.Bir tanık şöyle yazmış:"Her şeyin bizim etrafımızda gerçekleşmesine rağmen,devekuşu gibi kafasını kuma sokanların sayısı az değildi.Bu insanlar kendilerini mutlu olduklarına ikna ettiler ve benzer bir sürgünün Antep için mümkün olmadığına ve başlarına kötü bir şey gelmeyeceğine inanarak kendilerini aldatmaya çalıştılar."

İlk olarak Ortodoks Hristiyanlar gönderildi.30 Temmuz'da,50 Ermeni aileye 24 saat içinde gitmeleri emredildi.Tüm değerli eşyalarını geride bırakarak gönderildiler.Hayatta kalan birisi şunları hatırlıyor:"Komşularımız olan Türkler,evlerinde şarkı söylüyorlardı,onları duyabiliyorduk...Köpekler yolunda..."

Bir hafta sonra,diğer 50 aile de sınırdışı edildi,bunlar yerel Ziraat Bankası'nın müdürünün yönettiği haydutların saldırısına uğradı.Antep'in içinde kadınlara tecavüze edildi ve bir kısmı yerel "haremler"e gönderildi.Bir muhtar 6 Ermeni çocuğunu dağdan attı.Konvoylar gittikçe büyümeye başladı,örneğin 13 Ağustos'ta 1500 Antepli Ermeni trenle veya yaya olarak Halep ve Deyr ez-Zor'a gönderildi.

Sonra sıra Katolik Ermenilere,sonra da Protestan Ermenilere geldi.600 Protestan ailenin yaklaşık 200'ü,Ocak 1916'da Deyr ez-Zor'da yok edildi.

Yerel Antep polis şefi gayretlerinden dolayı terfi ettirildi.Ermenilerin kaderine karar veren sözde "tehcir komiteleri"nde Antep'in yerel milletvekili ve kardeşi,çeşitli yerel yetkililer,belediye başkanı,maliyeden iki yetkili,iki kadı,Antep mahkemesinin kâtibi,eski bir müftü,iki imam,iki ulema,iki köylü Şeyh,dinî bir derneğin başkanı,bir doktor,bir avukat ve yetimhane müdürü vardı.

Kurt "Bu yerel saygın kişiler sürgünleri protesto etmek,savunmasızları saklamak ya da konvoyları durdurmak için hiçbir şey yapmadı" diye yazıyor.Antep'in 32 bin Ermeni'sinin 20 bini soykırımda yok edildi.

Ve günümüzde,Ortadoğu'da,komşuların aleyhine dönen bu kötülüğe benzer davranışları,Ninova'da İslâmcıların Hristiyan kızları zorla alıkoyması,Yezidi ailelerin paramparça edilmesi ve evlerinin Sünni milislerce yağmalanması gibi olayları biliyoruz.Tıpkı 1990'lı yıllarda Bosna'da,Sırp komşuların Müslüman yurttaşlarını katletmesi,kadınlarına tecavüz etmesi ve evlerine el koyması gibi.

Bu yeni bir şey değil,ancak çoğunlukla unuttuğumuz bir şey.Etnik temizlik,soykırım,toplu mezhep katliamları İstanbul,Berlin,Belgrad veya Musul'dan yönetilebilir.Bununla birlikte,savaş suçluları kendi projelerini tamamlamak için,bir Alman deyimiyle "tekerleği itmeye yardım edecek" kendi insanlarına ihtiyaç duyar...

*Robert Fisk,"Bir soykırım böyle yapıldı",Ahval,25 Mayıs 2018.


https://ahvalnews.com/tr/ermeni-soykirimi/bir-soykirim-boyle-yapildi

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Millî tarihte nesnellik sorunu/Etyen Mahçupyan*

İsrail'in dünyanın gözü önünde yaptığı katliama Erdoğan "soykırım" dedi...Belki tarih de böyle yazacak.Ama acaba bundan yüz yıl sonra İsrail resmî tarihçiliği olayı nasıl anlatacak?Nesnel olabilecek mi?Zor ihtimâl...Çünkü orası da bizim gibi kuruluşundan gelen sorunlarını bir türlü çözememiş bir ülke...

1915 yaşandığında da dünya genelinde yüzlerce dergi ve gazete olayları gün be gün haber ve fotoğraflarla takip etmişti.Ancak sonrasında resmî tarihyazımcılığı "millî ihtiyaca" binaen kendi vatandaşı için günümüze kadar gelen farklı bir hikâye yazdı.

İmparatorluklar dönemi sonunda merkezce kapsanamayan ulusal hareketler kopuşa neden oldu.Araplardan Arnavutlara herkes ayrılıkçı hâle geldi.Ermeniler ise bir süre daha "Osmanlılık" hayalleri kursa da,Doğu Anadolu'da hayat giderek sürdürülemez hâle geldiği ölçüde,ayrılıkçı ideoloji ete kemiğe büründü.Devlet ise buna baskı ile yanıt verdi ve sonuçları herkesçe malûm bir süreci tetikledi.

Resmî devlet tezi bu tarihsel yükten "unutarak" ve unutulamayacak noktaları çarpıtarak kurtulmaya çalıştı.Basit gerçeklerle bile yüzleşememe hali,sağlıklı bir kimlik oluşturmayı engelledi.Resmî Ermeni bakışı ise mağduriyeti kalıcı kılarak benzer bir sağlıksızlık üretmenin kolaycılığına kapıldı.Böylece "1915 meselesi" birlikteliği değerli bulan her iki taraftan insanların bugünü inşâ etmelerinde engelleyici bir unsura dönüştü.

Podem'in bu konu üzerinde iki yıl önce yürüttüğü saha çalışması,uyarıcı bir bulguya işaret ediyordu:Hangi kimlikten olursa olsun görüşmeciler gidişatın olumlu yönde olduğuna hemfikirdi.Ancak yine hangi kimlikten olursa olsun görüşmeciler gelecekten umutsuz olduklarını da beyan etmekteydi.Çelişkili gözükse de aslında iki yanıtın bağlamları farklıydı.İyimserlik toplumsal ilişkilere ve gündelik hayata bakıldığı zaman ortaya çıkıyordu...Ama yüzünüzü kimliğe,ideolojiye ve siyâsete çevirdiğinizde umutlu olmak için pek bir neden bulamıyordunuz.Bu iki yönlü yanıt Türkiye'nin aşamadığı zihniyet eşiğini ortaya koyuyor.Gerçeğe nesnel yaklaşmaktan kaçınmanın ardında,olgunlaşmamış bir siyâsî kimliğe mahkûm olmanın boğuculuğu bulunuyor.

Kendisini "Türk" olarak görenlerin bugün öncelikle kendi kimliklerinin tarihsel oluşumu,bu kimliğin siyâsî kültüre rehin düşmesi ve onun içinde ideolojik yeniden yapılanmaya uğratılması süreci ile yüzleşmesi gerekiyor.Çünkü bugünün kimliksel meselelerini çözememe hali,hamasete dayanan "öz kimlik" arayışına,her konuyu fıtrata bağlayan bir yüzeyselliğe neden olurken,bu kavruk kimlikleşme de geçmişin meselelerinin bir türlü çözülememesine de yol açıyor.

Bize benzesin benzemesin,modernlikten nasibini almış bütün ülkeler kendi kimlik meselelerini çözme yönünde az çok radikal adımlar atabilmişken,bizim onyıllardır yerinde saymamızda,reformları yapıp masada bırakmamızda,yüzüp kuyruğuna geldiğimiz konularda bir ânda tıkanıp kalmamızda sözkonusu kimliksel kavrukluğun payı büyük.

Türkiye'deki hâkim zihniyette ve onun şekillendirdiği kültürde yapısal bir sorun var.Tarihi "donmuş bir ân" olarak algılamak bunun tezâhürlerinden biri.Olayları ve fikirleri kişilik ve kimlikten ayırt edememek de bir başkası...

1915 diye sembolize edilen tarihsel olgu,son derece karmaşık ve çok yönlü bir siyâsî/toplumsal mesele.Ama daha önemlisi insanî ve ahlâkî bir mesele..."Soykırım mı değil mi" söyleminin ötesine geçememek,bu endişe ile tarihi eğip bükmek Türkiye'yi bir zihinsel bataklığa doğru çekiyor.İşin garibi bu tezi savunanlar öylesine ideolojik ve bilimsel açıdan yetersiz ki,o yönde ortaya konan her gayret aksi tezi güçlendiriyor.

Yaşananlara "soykırım dense de denmese de" rahatlığıyla bakmaya hâlâ çok uzağız.Oysa Türkiye'nin geçmişin ürettiği kimliksel sorunlardan kurtulması,tarihine ve kendisine serinkanlı ve mesafeli yaklaşabilmesine muhtaç...

Tarihe nesnel bakmak zor değil

Tarihsel bir meselenin bugünün siyâsetine konu olması durumunda yara almadan kalması toplumsal olgunluk gerektiriyor ve bizim henüz o noktada olmadığımız açık.Bilinçli "körlük" ve "sağırlık" sayesinde,basit bilgiler bile defalarca ortaya konulmasına rağmen yok addedilebiliyor veya çarpıtılarak kullanılmaya devam ediliyor.

Örneğin Ermeni Tehciri'nin ardındaki "niyet" meselesi konuşulurken,Talat Paşa'nın her yöreyi aylık raporlarla denetlediği,yerleşimlerdeki Ermenilerin aile aile listelerini takip ettiği,her yerleşimde toplam Ermeni mevcudunun yüzde 5'e indirilmesi için direktif verdiği es geçilebiliyor.İttihat ve Terakki Merkezi'nin,Teşkilât-ı Mahsusa'nın ve tehciri "organize" eden Dâhiliye Nezâreti birimine ait arşivin niçin yakılmış olduğu sorusu sorulmuyor.İngilizlerin Malta'ya götürdüğü zanlıların ise "beraat" ettiği söylenebiliyor.Oysa bu kişiler yargılanmadan salındılar.Çünkü uluslararası hukuk bir devletin kendi vatandaşlarına karşı uyguladığı insan hakkı ihlâlinin nasıl yargılanacağına dair belirsizdi ve ayrıca Osmanlı Devleti sözkonusu zanlılarla ilgili hiçbir bilgi paylaşmadı.Oysa soykırım bireysel bir suç olarak tanımlanıyordu ve bu bilgiler olmadan yargılama da yapılamazdı.Sonuçta zanlılar İngiliz esirlerle mübadele edildiler...

Bilinçli yüzeysellik de çok yaygın.Örneğin "Ermenilerin isyan etmesi için bir sebep yoktu" diyebilen bir yazar,hemen sonraki cümlede Berlin Antlaşması'na göre Ermenilerin yaşadığı bölgede ıslâhat yapılması ve asayişin sağlanması maddelerine atıfta bulunabiliyor.Nitekim Doğu'da Ermeniler yirmi yıldan fazla bir süre gayrı-meşrû bir şekilde hem merkez,hem Kürt aşiretleri tarafından vergilendirildiler.Can ve mal güvenliği olmadan yaşadılar.Yirmi yıl boyunca dilekçe ve heyetlerle ıslâhat talebinde bulundular.Yapılmadı...Bu arada 1909'da Adana Katliamı yaşandı.Ve Ermenilerin içinden küçük bir grup çeteleşerek şiddet kullanmaya başladı.Silâhlı mücadele içine girenler 1914'ün ikinci yarısına kadar Ermeni toplumunun binde birinden azdı.Ermeni erkeklerin topluca askere alınmaları sonrasında kaçaklarla bir miktar çoğaldılar,ama çatışmaların ölçeği rakamın pek de büyümediğini kanıtlıyor.

Sıkça duyulan abartılmış bir argüman da Ermenilerin Rusya yanında savaşa girmiş olması...Ciddi tarihçiler 1916 itibariyle kabaca 2000 kişinin dört tabur hâlinde Rusya tarafında yer aldığını kayda geçiriyor.Ayrıca askere alındıktan sonra Rusya'ya kaçan muhtemel 50000 kişiden bir bölümünün de silâhlanarak geri döndüğünü biliyoruz.Ne var ki bu artık 1917 yılı ve sonrasıdır...Bu kişilerin amacı kendilerine yapılmış olanın intikamını almaktı.Diğer bir deyişle,Doğu Anadolu'da Ermenilerce yapılmış olan insanlık-dışı katliamlar 1915'in parçası değil,sonucuydu...

Öte yandan eldeki bilgi her gün artmakta.Bugünlerde Taner Akçam'ın Türkiye'deki arşiv çalışmasına dayanarak İngilizce olarak yayımladığı "Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa'nın Telgrafları" adlı son kitabı,devletin varlığını inkâr ettiği telgrafların gerçek olduğunu ortaya koyarken,taşradan merkeze gönderilen ve yaşananların tanıklığını yapan bazı durum raporlarını da ilk kez dikkatlere sunuyor.İlk kez,çünkü bunlar 2012 sonrasında arşivde yerlerini almış,o zamana dek devlet tarafından sakınılmış belgeler...

Eğer serinkanlı bir duruşunuz varsa tarih son derece öğretici ve keyifli bir alan.Hiçbir ırk,millet veya toplumun kategorik olarak iyi ya da kötü olmadığını,hiçbir tarihsel olgunun basite indirgenemeyeceğini,bu karmaşıklığın bize insanı anlattığı ölçüde değerli olduğunu hatırlatıyor.

Sonuçta 2500 kilisesi,2000 okulu olan bir toplum devletin bilinçli iradesi ile birkaç bin yıldır yaşadıkları topraklardan neredeyse bütünüyle atıldı.Soykırım mıymış,değil miymiş boşverin...Yaşananı "kendisi" olarak görmeye çalışın.Çünkü apolojetik ve ideolojik bir millîlik,öncelikle yerliliği öldürdüğü için,tarihte olup biten her şeyden daha ölümcül...

*Etyen Mahçupyan,Millî tarihte nesnellik sorunu,Karar,17-18 Mayıs 2018.

http://www.karar.com/yazarlar/etyen-mahcupyan/milli-tarihte-nesnellik-sorunu-7000
http://www.karar.com/yazarlar/etyen-mahcupyan/tarihe-nesnel-bakmak-zor-degil-7007

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Filistin:Yetmiş yıllık insanlık utancı.../Dr.Fikret Başkaya*

Bu dünyada yaşayan "ortalama insan" Filistin'e dair gerçeği bilmez.Her şey bilmemesi için kurgulanmıştır çünkü...

Siyonist İsrail Devleti,birincisi,"normal bir devlet değildir ve ikincisi,bir Ortadoğu devleti de değildir.Siyonist İsrail demek,Ortadoğu denilen bölgeye taşmış Batı,emperyalizm,ABD,İngiltere,Fransa,vb. demektir...Bir tür "doku transplantasyonu" sözkonusudur...Velhasıl doku uyuşmazlığı var.Siyonist devlet Ortadoğu'daki emperyalizmdir...Dolayısıyla,neden söz ettiğini bilmek önemlidir...

Siyonist devlet 1948 yılında bir Birleşmiş Milletler Örgütü hilesiyle kuruldu.O kadar ayıp Birleşmiş Milletler'e yeter de artardı bile...Zirâ,öyle bir devletin kurulması,bizzat Birleşmiş Milletler Örgütü "Şartı"na" mugayirdi...Filistin toprağı Yahudi yerleşimciler tarafından işgâl edildi,Filistin halkının önemli bölümü sürgün edildi,topağından koparıldı...Siyonist devletin kuruluşunu izleyen altmış yılda İsrail 65 Birleşmiş Milletler kararına uymadı...Siz Birleşmiş Milletler Örgütü denileni ne sanıyorsunuz?

Donald Trump'ın Kudüs [Aelia]'ü ,Siyonist devletin başkenti saydığını ve Tel-Aviv'deki ABD Büyükelçiliği'ni Kudüs [Aelia]'e taşıyacağını ilân etmesinin ardından öbek öbek "uzmanlar" televizyonlarda boy gösterdiler...Hiç birinin ağzından kapitalizm,emperyalizm,kolonyalizm,kelimelerinin çıktığını duydunuz mu?Bu efendiler o tartışmayı hangi dünyada yapıyorlardı?

Siyonist devlet neden başka yerde değil de Filistin toprağında kuruldu?Daha 1840'lı yıllarda İngiliz dergilerinde Ortadoğu'da bir Avrupa devleti kurma gereğinden söz ediliyordu...Ve yaklaşık yüz yıl sonra muratlarına erdiler...Filistin tercih edildi zirâ Ortadoğu dünyanın merkezidir...Modern zamanlardan önce de,Christopher Columbus'un macerasından önce de orası dünyanın merkeziydi...

Tarih boyunca emperyal emelleri olan tüm devletlerin gözünü oraya dikmesi boşuna değildir...Jeo-politik,jeo-stratejik,jeo-ekonomik ve ticârî önemi son derecede büyük bir coğrafyadır orası...Ticâret yollarının,su yollarının kesişme noktasıdır...Kıtaların kavuştuğu yerdir...Şimdilerde de emperyalist kapitalizmin damarlarında dolaşan kan olan petrolün,doğalgazın da çoğu oradadır...

Esasen Filistin'in başına gelen bir kolonizasyondu ama iki bakımdan özellik arz ediyordu:Birincisi,bilinen klâsik kolonyalizmde (sömürgecilikte),bir ülke emeğini sömürmek,emeğinin ürününe el koymak,doğal kaynaklarını yağmalamak için işgâl edilir,sömürgeleştirilir...Filistin'de fazlası vardı...Orada sözkonusu olan Filistin toprağını insansızlaştırmaktı...Bu bakımdan Filistin halkının başına gelen,genel bir çerçevede Ermeni halkının başına gelene benziyor...

Ve ikincisi de tarihin bir ironisi,bir cilvesi olarak,sömürgelerin bağımsızlıklarını kazandığı,halkların kendi kaderlerini tayın etmek üzere tarih sahnesine çıktıkları self-determinasyon'a kavuştukları bir dönemde,Filistin kolonize edilmişti...[Aslında self-determinasyon hiçbir yerde tam olarak gerçekleşmedi ama onu tartışmanın yeri burası değil.]

Esasen Siyonizm politik bir ideolojidir ve bir tabu mertebesine yükseltilmiş durumdadır...Bilindiği gibi tabu,yasaklanarak korunandır...Dokunan eli yakar...Her kim ki,Siyonizm'i tartışmak isterse,hemen anti-Semit (Yahudi düşmanı) damgasını yer ve sesi kısılır...Meselâ Batı üniversitelerinde Siyonizm'e dair bir etkinlik,bir konferans düzenlemeye cüret edenler,anında tehdit edilirler...Afişleri indirilir,bildiriler tahrip edilir,konferansı düzenleyenler tehdit edilir ve bir terör havası estirilir..."Ayıbı açık etmek daha büyük ayıp" sayıldığına göre...

Siyonizm ve Filistin'e dair bir dizi yalan,bir dizi tevâtür üretilmiş durumdadır:İşte,halkı olmayan toprak,toprağı olmayan halk...Bir yer,bir toprak,bir ülke var ki,orada yaşayan bir halk yok...Bir de,bir halk var,onun da toprağı yok!Ve orada Siyonist devletin kurulması,bu ikisinin kavuşması demeye geliyor...Oh! ne güzel...Ve ikincisi,Siyonist İsrail'in bölgedeki tek demokrasi olduğu yalanı...Tam bir Apartheid rejimi nasıl oluyor da demokrasinin timsali sayılabiliyor?Üçüncüsü,İsrail'in dünyanın dördüncü askerî gücü olması gerekir,zirâ bir düşman çemberi tarafından sarılmış durumdadır...Eğer öyleyse,olabildiğince güçlü bir orduya sahip olmalıdır...Dördüncüsü de,Filistin'de İsrail Devleti'nin kurulmasıyla Holokost'un [Yahudi kırımı) sonuçları hafifletilecek,kısmen de olsa ödünlenecekti...Nazi kırımında Filistinlilerin bir dahli mi vardı?..

Oysa,Siyonist devletin asıl misyonu ve varlık nedeni bölge halklarının ve devletlerinin kendi ayakları üstünde durmalarını engellemektir...Bölgeyi sürekli bir çatışma-didişme,savaş,terör ve kaos ortamında tutmaktır...İstikrarsızlığı sürekli kılmaktır...

Geride kalan yaklaşık yüz yıl,Filistin halkı için kan ve gözyaşı,ölüm ve yıkım demekti...Ve Filistin'in kahraman halkı bütün bu zaman zarfında direnmeyi hiç elden bırakmadı...İnanılmaz bedeller ödedi ve ödemeye devam ediyor...Daha dün ABD Büyükelçiliği'nin Kudüs [Aelia]'e taşıma törenini protesto eden,silâhsız,savunmasız 58 kişi katledildi,2770 kişi de yaralandı...Bu son katliam yetmiş yıllık katliamlar serisinin sonuncusuydu...Ve "uygar dünya" katliamı sözde kınamanın ötesine hiç geçmedi...Kınamakla eğer şeylerin seyri değişseydi,her şey ne kadar da kolay olurdu...Orada tam bir insanlık ayıbı,insanlık utancı var...

Türkiye,Siyonist devleti ilk tanıyan Müslüman ülkeydi...Her zaman Siyonist rejimin safında oldu...Gerçek durum öyle olsa da,retorik hep farklıydı...Güya suret-i haktan görünmeye çalışarak,kitleleri aldatmaktan da geri kalmadılar...Bir NATO üyesi,bir ABD uydusu olan Türkiye Cumhuriyeti,Filistin'e dair düzgün bir tavır alabilir,Filistin halkını haklı davasında destekleyebilir miydi?Türkiye NATO üyesi olduğu anda bölgeye dair bağımsız dış politika uygulama yeteneğini kaybetmişti...Siz söylenene değil,yapılana bakın...Sadece Filistin sorunuyla ilgili değil,ne zaman başta bölge halkları olmak üzere,ezilen,sömürülen halklar emperyalizme karşı karşıya gelse,Türkiye Cumhuriyeti hep emperyalistlerin/kolonyalistlerin safını tuttu...

Hükümet üç günlük yas ilân etmiş...Bir ay yas ilân etseler bir şeyler değişir mi?Yapılması gereken,kınamak,lânetlemek,yas tutmak mı?Bir gün gelecek Filistin halkı mutlaka kazanacak,kimsenin kuşkusu olmasın...Özgürlüğü,haysiyeti için mücadele iradesine ve kararlılığına sahip bir halkı,öldürebilirsiniz,katledebilirsiniz,aç ve susuz bırakabilirsiniz ama asla yenemezsiniz...Filistin halkı geride kalan yetmiş yılda öyle olduğunu gösterdi...Ve tabii insanlığın ayıbını/utancını da açık ederek!..

*Dr.Fikret Başkaya,Filistin:Yetmiş yıllık insanlık utancı...,ozguruniversite.org,15 Mayıs 2018.


http://ozguruniversite.org/2018/05/15/filistin-70-yillik-insanlik-utanci-fikret-baskaya/

15 Mayıs 2018 Salı

Oriana Fallaci ile Yasser Arafat Söyleşisi*

-Abu Ammar,insanlar sizi hiç dillerinden düşürmüyor,sizden çok fazla söz ediyor,ama size ilişkin hemen hiçbir şey bilmiyor ve...

Benim hakkımda söylenecek tek şey basit bir Filistin savaşçısı olmamdır.Ailemle birlikte 1947'de Filistin için savaşmaya başladık.Evet,bilinçlendiğim ve ülkemin nasıl barbarca bir istilâya uğradığını anladığım yıl işte bu yıldır.Dünya tarihinde böyle bir istilânın eşine daha rastlanmamıştır.

-O zaman kaç yaşındaydınız Abu Ammar?Bunu sormamın nedeni,yaşınıza ilişkin çelişkili söylentiler olması.

Kişisel sorular sormak yok.

-Abu Ammar,size yalnızca kaç yaşında olduğunuzu soruyorum,kadın değilsiniz.Yaşınızı bana söyleyebilirsiniz...

Söyledim,kişisel sorular sormak yok.

-Abu Ammar,yaşınızı bile söylemek istemiyorsanız,dünya kamuoyu önünde neden kendinizi sergiliyor ve dünyanın sizi Filistin Direnişi'nin Başkanı olarak görmesine izin veriyorsunuz?

Ama bu örgütün başı değilim.Başı olmak da istemiyorum.Gerçekten yemin ederim yalnızca Merkez Komitesi'nin bir üyesiyim,pek çok üyeden biri.Daha kesin tanımlamak gerekirse "Sözcü" olmakla görevlendirilen bir kişiyim.Görevim başkalarının kararlarını dile getirmektir.Beni "Başkan" olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olur.Filistin Direnişi'nin "Başkan"ı yoktur.Aslında biz bir ortak liderlik kavramı geliştirmek istiyoruz ve bunun bazı zorlukları ortaya çıkardığı doğrudur ama biz bu konuda diretiyoruz,çünkü sorumluluğun ve saygınlığın yalnızca bir tek kişiye emanet edilmemesi gerektiğine inanıyoruz.Bu çağdaş bir anlayış.Savaşan kitlelere,ölen kardeşlerimize karşı haksızlık etmemek için böyle davranıyoruz.Eğer ben ölürsem merakınız giderilir,o zaman bana ilişkin her şeyi öğrenirsiniz.Ama şimdi değil.

-Silâh arkadaşlarınızın sizin ölümünüze izin verebileceklerini sanmıyorum.Abu Ammar,koruma görevlinize bakarak değerlendirecek olursak,arkadaşlarınız eğer hayatta kalırsanız onlara çok daha yararlı olacağınızı düşünüyorlar...

Oysa belki de ölümüm yaşamımdan çok daha yararlı olabilirdi.Ah,evet,ölümüm dava için itici bir güç olabilir.Hemen şunu da ekleyeyim,ölme olasılığım da çok fazla -bu gece,yarın ölebilirim.Ölürsem de bu bir trajedi olmaz- bir başkası dünyayı dolaşarak Fatah'ı temsil eder,bir başkası savaşları yönetir...Ölmeye her ân hazırım.Güvenliğimi de sizin sandığınız kadar önemsemem.

-Anlıyorum.Öte yandan kimi zaman siz kendiniz de İsrail sınırından içeri giriyorsunuz,değil mi Abu Ammar?İsrailliler sizin İsrail'e iki kez girdiğinize ve pusuya düşürülmekten de kıl payı kurtulduğunuza kesinlikle inanıyorlar.Bunu başaran bir kişinin de çok akıllı olması gerektiğini ekliyorlar...

Sizin İsrail dediğiniz yer benim yurdumdur.Yani İsrail'de değil kendi yurdumdaydım -yurduma gitmeye her türlü hakkım vardır.Evet,oraya gittim ama yalnızca iki kez değil,çok fazla.Sürekli olarak gider gelirim,canım ne zaman isterse giderim.Elbette bu hakkı kullanmak biraz zordur -İsraillilerin makinalı tüfekleri her zaman hazır bekler- ama onların sandığından daha az zor;koşullara ve seçilen noktalara bağlı.Hakları var,bu giriş-çıkışları yapmak için çok kurnaz olmak gerektiğini söylerken haksız değiller.Bizim bu gidip gelmelere "kurt gezisi" dememiz bir rastlantı değildir.Çocuklarımızın,fedailerimizin,her gün bu giriş-çıkışı yaptıklarını onlara söyleyebilirsiniz.Ve her zaman da düşmana saldırmak için değil.Biz onları sınırları geçmeye alıştırıyoruz ki,kendi ülkelerini tanısınlar,orada rahatça dolaşmayı öğrensinler.Çoğu kez Gazze Şeridi'ne,Sina Çölü'ne dek gideriz.Buralara kendim de gittim.Oraya silâh bile taşırız.Gazze savaşçılarına silâh denizden gelmiyor;silâhlarını buradan,bizden alırlar.

-Bütün bunlar daha ne kadar sürecek,daha ne kadar karşı koyabileceksiniz?

Böyle hesaplara bile girmiyoruz.Daha yalnızca savaşın başındayız.Biz şimdi yalnızca kendimizi uzun,çok uzun sürecek bir savaşa hazırlamaya başlıyoruz.Bunun kuşaklar boyu sürecek bir savaş olduğu alnımıza yazılmıştır.Savaşan ilk kuşak biz değiliz.Ancak,babalarımızın 1920'lerde Siyonist istilâcılara karşı savaştıklarını dünya bilmiyor ya da unutuyor.Onlar o zamanlar çok zayıftılar çünkü;İngilizler,Amerikalılar bir başka deyişle dünya emperyalistleri tarafından desteklenen güçlü düşmanları karşısında çok çok yalnızdılar.Ama biz artık güçlendik.Ocak 1965'ten bu yana,yani Fatah'ın doğduğundan bu yana İsrail için çok tehlikeli bir düşmanız.Fedailer giderek deneyim kazanıyorlar,daha sık saldırılara geçip gerilla taktiklerini geliştiriyorlar;sayıları inanılmayacak bir hızla artıyor.Bize ne kadar daha direnebileceksiniz,diye soruyorsunuz,bu yanlış bir soru,asıl İsraillilere,daha ne kadar direnebileceklerini sormalısınız.Çünkü biz yurdumuza dönüp İsrail'i yok edinceye dek durmayacağız.Arap Birliği bize bu olanağı yaratacaktır.

-Abu Ammar,hep Arap Birliği'ni ortaya getiriyorsunuz.Ama siz de çok iyi biliyorsunuz ki Arap devletlerinin hepsi Filistin için savaşmaya hazır değil ve bugün savaş içinde olan Arap ülkeleri bile bir barış antlaşması olasılığını göz önüne alıyorlar,üstelik böyle bir antlaşma bekliyorlar.Nasser bile bunu söylemişti.Rusya'nın da umut ettiği gibi böyle bir antlaşma gerçekleşirse siz ne yapacaksınız?

Biz kabul etmeyiz.Hiçbir zaman:Biz Filistin'i geri alıncaya dek İsrail'e karşı savaşmayı sürdüreceğiz.Gerekirse tek başımıza.Savaşımızın amacı İsrail'in varlığına son vermektir.Hiçbir uzlaşma ve arabuluculuk kabul etmeyiz.Bu savaşın ilkeleri,dostlarımızın hoşuna gitse de gitmese de 1965'te Fatah'ın doğuşuyla saptadığımız ilkeler değişmeyecektir.Bir:Devrimci şiddet,atalarımızın topraklarını kurtarmak için tek yoldur.İki:Bu şiddetin amacı Siyonizm'i politik,iktisadî ve askerî biçimleriyle ortadan kaldırmak ve bunu bir daha geri gelmemek üzere Filistin'den dışarı atmaktır.Üç:Devrimci eylemimiz herhangi bir partinin ya da devletin denetiminden bağımsız olmalıdır.Dört:Bu eylem çok uzun süreli olacaktır.Belirli Arap liderlerinin niyetlerini biliyoruz:Sürtüşmeleri bir barış antlaşmasıyla çözümlemek.Böyle bir şey olursa biz karşı koyacağız.

-Sonuç;herkesin umutla beklediği barışı siz hiç istemiyorsunuz.Bizim için barış İsrail'in yok olmasıdır.Başka bir şey değil;diyorsunuz...

Biz barış istemiyoruz,hayır;biz savaş istiyoruz.Zafer istiyoruz.Bizim için barış,İsrail'in yok olmasıdır,başka bir şey değil.Sizin barış dediğiniz şey İsrail için,emperyalistler için barıştır.Bizim içinse adâletsizlik ve utançtır.Biz zaferi kazanıncaya dek savaşacağız.Gerekirse yıllar boyunca,kuşaklar boyunca.

-Gerçekçi olalım,Abu Ammar.Hemen hemen fedailerin üslerinin tümü Ürdün'de,öbürleri Lübnan'da.Lübnan savaşmaya pek istekli değil.Ürdün savaştan çıkmayı çok istiyor.Bu iki ülkenin bir barış antlaşması kararına vardığını,sizin İsrail'e saldırılarınızı önleme kararı aldığını varsayalım.Bir başka deyişle gerillalarınızın eylemlerini engelleme kararı aldığını.Böyle bir şey oldu,gene olabilir.Böyle bir durumda ne yaparsınız?Ürdün'e ve Lübnan'a da savaş mı açarsınız?

"Eğer"lere dayanarak savaşamayız.Her Arap ülkesi,dilediği kararı verme hakkına sahiptir.Elbette isterlerse İsrail'le barış antlaşması da yaparlar;hiç uzlaşma kabul etmeksizin yurdumuza dönmek istemek de bizim hakkımızdır.Arap devletleri arasında hiçbir koşul ileri sürmeksizin bizimle birlikte olanlar da vardır,olmayanlar da.İsrail'le savaşırken yalnız kalmak tehlikesini biz çok önceden göze almıştık.Başlangıçta bizim uğradığımız hakaretleri düşünmek bile yeter;bize öylesine kötü davranıldı ki,artık böyle davranmalarına hiç aldırmıyoruz.Bizim bugünkü durumumuza gelmemiz gerçekten bir mucizedir,demek istiyorum.1965'te koyu bir karanlıkta tek bir mum yakılmıştı.Ama artık pek çok mum yanıyor ve biz Arap ulusunu aydınlatıyoruz.Arap ulusunun da ötesini.

-Çok şiirli ve diplomatça bir yanıt,ama benim size sorduğum sorunun yanıtı değil,Abu Ammar.Size şunu sordum:Eğer Ürdün artık sizi istemezse Ürdün'e karşı da savaş açacak mısınız?

Bir askerim ve bir askerî liderim.Bu yüzden de sırlarımı saklamalıyım.Gelecekteki savaş alanlarımızı size açıklayan kişi olamam.Bunu yaparsam,Fatah,beni Savaş Mahkemesi'nde yargılar.Benim daha önce söylediklerimden siz kendiniz sonuç çıkarın.Size Filistin'in özgürlüğü yolunda sonuna dek ilerlemeyi sürdüreceğimizi söyledim,toprakları üzerinde yaşamak zorunda kaldığımız ülkeler bundan hoşlansa da,hoşlanmasa da,hattâ şu ânda bile biz Filistin'deyiz.

-Biz Ürdün'deyiz,Abu Ammar.Ve size soruyorum:Bugün Filistin'in taşıdığı anlam nedir?Filistin'in ulusal kimliği,coğrafî sınırları bile zamanla ortadan kalktı.İngilizlerin egemenliğinden ve İsraillilerden önce Türkler Filistin'deydi.Coğrafya açısından Filistin'in sınırları nerelerdir?

Biz sınır sorununu ortaya getirmiyoruz.Anayasamızda sınırlardan söz etmiyoruz;çünkü sınırları belirleyenler,Türklerden sonra ülkemizi istilâ eden Batılı sömürgecilerdi.Bir Arap görüşüne göre sınırlar sözkonusu değildir.Filistin,büyük bir Arap okyanusunda küçük bir noktadır.Biz bir Arap ulusuyuz ve bu Atlantik'ten Kızıldeniz ve ötesine dek uzanan bir ulustur.1947'de başımıza gelen felâketten bu yana bizim istediğimiz,yurdumuzu kurtarmak ve Demokratik Filistin Devleti'ni yeniden kurmaktır.

-Bir devletten söz ederken bu devletin coğrafya açısından hangi sınırlar içinde kurulduğunu ya da kurulacağını belirtmek zorundasınız,Abu Ammar.Size bir kez daha soruyorum:Coğrafya açısından Filistin'in sınırları nerelerdir?

Filistin'in sınırlarının İngiliz yönetiminde düzenlenen sınırlar olduğuna karar verebiliriz.1918'deki İngiliz-Fransız Antlaşması'nı göz önüne alırsak,Filistin toprakları kuzeyde Naqurah'tan güneyde Akabe'ye ve sonra Gazze Şeridi'ni de içine alan Akdeniz kıyılarından Ürdün Nehri'ne ve Nakib Çölü'ne dek uzanır.

-Anlıyorum.Ama bu sözünü ettiğiniz sınırlar bugün Ürdün'ün bir parçası olan büyük bir alanı da içine alıyor.Ürdün'ün batısındaki tüm alanı demek istiyorum.Cisjordania'yı...

Evet.Ama yineliyorum:Sınırların hiç önemi yoktur.Önemli olan Arap Birliği'dir;o kadar.

-Sınırlar,Ürdün gibi şu ânda varlığını sürdüren bir başka ülkenin sınırlarını aşar ya da topraklarına girerse,önemlidir...

Ama sizin Cisjordania dediğiniz yer Filistin'dir.

-Abu Ammar,belirli Arap ülkeleriyle şimdiden böyle sorunlar ortaya çıkarken Arap Birliği'nden nasıl söz edilebilir?Yalnızca bu da değil,siz Filistinliler bile kendi içinizde anlaşamıyorsunuz.Siz Fatah'çılarla öbür eylemciler arasında bile büyük bir ayrılık var.Örneğin Halkçı Cephe ile...

Her devrimin kendi iç sorunları vardır.Cezayir Devrimi'nde de birden fazla eylemci grup vardı.Benim bildiğim kadarıyla Nazilere karşı direnirken Avrupa'da bile böyle sorunlar ortaya çıkmıştır.Vietnam'da da çeşitli eylemci gruplar vardır;ama Vietkong ezici bir çoğunluktadır,biz Fatah'çılar gibi.İşgâl edilmiş topraklar üzerinde savaşı yönetenlerin ve sürdürenlerin yüzde 97'si bizden,Fatah'tandır.Moshe Dayan,bizi cezalandırmak amacıyla Heul Köyü'nü yok etmek isteyip oradaki 218 evi mayınladığı zaman:"Bu köyü kimin denetlediğini açıklığa kavuşturmalıyız.Fatah mı,biz mi?" demişti.Fatah'tan söz etti.Halkçı Cephe'den değil.Halkçı Cephe 1969 Şubat'ında beş gruba bölünmüştü.Bunlardan dördü Fatah'a katılmış durumdadır.Böylece biz yavaş yavaş birleşiyoruz.Ve Halkçı Cephe'nin Başkanı George Habash bugün bizle değilse bile yakında bize katılacaktır.Ondan zaten bize katılmasını istedik.Amaçlarımız açısından Halkçı Cephe ile aramızda hiçbir ayırım yoktur.

-Halkçı Cephe,komünist.Siz bu amaçla örgütlenmediğinizi söylüyorsunuz...

Aramızda her türlü düşünceyi temsil eden savaşçılar vardır,onlarla tanışmalıydınız.Onun için Halkçı Cephe'ye de her zaman kapımız açıktır.Yalnızca belirli savaş yöntemleri bizi Halkçı Parti'den ayırır.Aslında Fatah,hiçbir zaman uçak kaçırmamıştır,başka ülkelerde bombalı eylemlere de girişmez,silâhlı saldırılar gerçekleştirmez.Biz salt askerî savaş yönetmeyi yeğ tutarız.Bu,sizin İsrail dediğiniz yerde,Filistin'in içinde sabotajlara yardım etmiyoruz anlamına gelmez.Örneğin,Tel Aviv'de,Kudüs [Aelia]'te,Aylat'da,sağda-solda bomba patlatanlar çoğu kez bizleriz.

-Yine de bu sivillere de yönelik bir eylem.Tam anlamıyla askerî bir savaş değil...

Evet,öyle.Sivil ya da asker bizim halkımızı ortadan kaldırmayı amaçladıkları için hepsi de aynı ölçüde suçludur.16 bin Filistinli bizim komandolarımıza yardım ettiklerinden dolayı tutuklandı,Filistinlilere ait 8 bin ev yok edildi.Ya onların cezaevlerinde işkence ettikleri kardeşlerimiz,silâhsız halkımıza attıkları Napalm bombaları?Onların yöntemleriyle onları denetim altında tutabileceğimi kanıtlamak için sabotaj denilen belirli eylemlere girişiyoruz.Bunun sivillere de zarar vermesi kaçınılmaz bir olaydır.Ancak,siviller de,İsrail'i yöneten çetenin en önde gelen suç ortağıdır.Çünkü,eğer siviller gücü ellerinde tutan çetenin yöntemlerini onaylamıyorlarsa bunu belli etmeleri yeter.Pek çoğunun bunu onaylamadığını biliyoruz.Örneğin,Yahudi göçlerinden önce Filistin'de yaşayanlar,özel olarak bizi toprağımızdan söküp atmak niyetiyle oraya göç edenlerin bir kısmı bile İsrail'in yöntemlerini onaylamıyorlar.Çünkü,oraya eskiden çektikleri acıyı unutmak umuduyla hiçbir suçları olmaksızın geldiler.Onlara yeryüzünde bir cennet va'dedilmişti.Bu cennete kavuşmak için geldiler.Oysa bir cehennem bulduklarını anladıkları zaman çok geç olmuştur.Şimdi bu gelenlerden kaçının İsrail'den kaçmak istediğini biliyor musunuz?Tel Aviv'deki Kanada ya da Birleşik Amerika büyükelçiliklerinde göç etmek için verilen dilekçelerin nasıl yığıldığını bir görseniz.Binlerce.

-Abu Ammar,hiçbir sorumu doğrudan doğruya yanıtlamadınız.Bu kez açıkça yanıtlamalısınız.Moshe Dayan için ne düşünüyorsunuz?

Bu çok can sıkıcı bir soru.Nasıl yanıtlayabilirim.Şöyle diyelim:Onun bir gün bir savaş suçlusu olarak yargılanacağını umut ediyorum.Gerçekten parlak bir lider mi,yoksa bu parlak lider unvânı kendi kendine yakıştırdığı bir şey mi?

-Abu Ammar,bir yerde "İsrailliler size,sizin onlara gösterdiğinizden daha çok saygı duyuyorlarmış," diye okuduğumu hatırlar gibiyim.Soru:Siz düşmanlarınıza saygı gösterebiliyor musunuz?

Savaşçı olarak,hattâ strateji uzmanları olarak kimi zaman evet.Savaş taktiklerinin bir kısmının zeki ve saygı duyulabilir olduğunu kabul etmek gerek.Ama insan olarak hayır.Çünkü her zaman barbarca davranırlar.İçlerinde bir damlacık bile insanlık yoktur.Sık sık onların zaferlerinden söz edilir.Benim onların 1956'da ve 1967'de kazandıkları zaferlere ilişkin kendi kişisel düşüncelerim var.1956'dakine zafer bile denilemez.O yıl yalnızca saldırgan Fransız ve İngilizlerin ardında kuyruğa girdiler ve Amerikalıların yardımıyla kazandılar.1967'deki zaferlerini de Amerikalıların yardımına borçludurlar.Amerikalılardan İsrail'e para oluk gibi akar ve yapılan bağışların haddi hesabı yoktur.Paranın yanı sıra bol bol en modern silâhlar,en ileri teknoloji de gelmektedir.İsrail'in sahip olduğu iyi şeylerin hepsi dışarıdan aktarılmaktadır.Bizim ülkemizde yarattıkları mucizelerin öyküsü daha gerçekçi açıdan yeniden gözden geçirilmelidir.Biz Filistin'in öz kaynakları nedir,ne değildir,çok iyi biliriz.Bu ülkeden bu kadar çok şey elde edemezsiniz.Bir çölü meyve bahçesine dönüştüremezsiniz.Elde ettikleri şeylerin çoğu dışarıdan gelmektedir.Emperyalistlerin onlara sağladığı teknolojiyle...

-Dürüst olalım Abu Ammar.Teknolojiyi çok iyi kullandılar ve kullanıyorlar;asker olarak da iyi çıktılar...

Hiçbir zaman kendi olumlu yanlarıyla savaş kazanmadılar,hep Arapların olumsuz yanlarından yararlanarak savaş kazandılar.

-Bu da savaş oyununun bir parçası Abu Ammar.Ayrıca çok yürekli askerler oldukları için de savaşı kazandılar...

Hayır!Hayır!Hayır!Hayır!Hiç yürekli değiller.Yüz yüze,göz göze bir savaşta onlara asker bile denemez.Ölmekten çok korkarlar,hiç,hiç yürekli değiller.Karameh Savaşı'nda da,geçenlerdeki Safir Savaşı'nda da hep böyle olmuştur.Sınırları geçerek kırk tankla Fifa Vadisi'ne,on tankla Abata Vadisi'ne,on tankla ve 106 kalibrelik makinalı tüfekleri taşıyan yirmi jiple Khirbet al-Disseh'e geldiler.Ağır top ateşleriyle ilerlediler ve on saat sonra gönderdikleri uçaklar hiç fark gözetmeden her tarafı bombaladı ve helikopterler bizim mevzilerimize ateş açtılar.Amaçları Nmeiri Vadisi'ne ulaşmaktı.Hiçbir zaman ulaşamadılar.25 saatlik bir savaştan sonra onları geri püskürttük.Neden,biliyor musunuz?Çünkü biz yürekliydik.Onları kuşattık,tüfeklerimizle,bazukalarımızla arkadan saldırdık -yüz yüze,ölümden korkmaksızın.İsraillilerle hep aynı olay yaşanır.Uçaklarla saldırdıkları zaman başarılıdırlar,çünkü bizim uçağımızın olmadığını bilirler,tanklarla saldırdıkları zaman başarılıdırlar,çünkü bizim tankımızın olmadığını bilirler.Ama yüz yüze çarpışmaya gelince artık tehlikeyi göze alamazlar.Kaçarlar.Hiçbir tehlikeyi göze almayıp kaçan bir asker ne işe yarar?

-Onların komandolarının giriştikleri eylemler için ne diyorsunuz?Örneğin,komandolarının Mısır'a giderek bir radar istasyonunu söküp İsrail'e taşımalarına?Bunu yapmak için biraz yürekli olmak gerekmez mi?

Hayır,gerekmez.Çünkü her zaman çok zayıf,çok kolay amaçlara yönelirler.Bu onların taktiğidir.Ve yineliyorum,zekidirler,ama hiçbir zaman yürekli değiller.Başarılı olacağından ancak yüzde 100 emin oldukları bir girişimde çok büyük askerî güçler kullanarak sonuca ulaşırlar.Yürekli değiller.Her şeyin iyi gideceğinden emin olmadıkça harekete geçmezler.Ve onları gâfil avlarlar,hiçbir zaman kendilerini tehlikeye atmazlar.İsrailliler fedailere her saldırışlarında güçlü bir direnmeyle karşılaşmışlar ve yenilgiye uğramışlardır.Komandoları bizimle baş edemezler.

-Belki sizinle değil,ama Mısırlılarla pekâlâ baş ediyorlar...

Mısır'da giriştikleri bir askerî eylem değil,bir psikolojik savaş.Onların en güçlü düşmanı hâlâ Mısır ve onun için uluslararası basının yardımıyla Siyonist basının kışkırttığı bir psikolojik savaş yoluyla Mısır'ın moralini bozmaya,zayıflatmaya çalışıyorlar.Onların oyunları,bu eylemi çok fazla abartarak propaganda yapmak.Herkes de buna kanıyor,çünkü çok etkin bir basın ajansları var.Bizim basın ajansımız yok,komandolarımızın ne yaptığını hiç kimse bilmiyor,zaferlerimizden kimsenin haberi olmuyor,çünkü bu haberleri gazetelere iletecek telsiz servisimiz yok;hoş iletebilsek bile yayınlamazlar ya.Örneğin İsrailliler Mısırlılardan radar istasyonu çalarken aynı gün bizim bir İsrail üssüne girip beş büyük roket aşırdığımızı kimse bilmiyor.

-Sizden değil,Mısırlılardan söz ediyorum...

Mısırlılarla Filistinliler arasında hiçbir fark yoktur.İkisi de Arap ulusunun birer parçasıdır.

-Gerçekten sizin adınıza çok cömertçe bir yorum Abu Ammar.Özellikle Mısırlıların ailenizin mallarını elinden aldığını düşünürsek...

Ailemin mallarını ellerinden alan Kral Farouk'tu,Nasser değil.Mısırlıları çok iyi tanırım,çünkü üniversiteye Mısır'da gittim,1951,1952 ve 1956 yıllarında Mısır Ordusu'nda savaştım.Onlar yürekli askerlerdir ve benim kardeşlerimdir.

-İsraillilere dönelim,Abu Ammar.Siz her zaman İsraillileri büyük kayıplara uğrattığınızı söylüyorsunuz.Bugüne dek kaç İsrailli öldürdüğünüz kanısındasınız?

Size tam bir rakam veremem,ama İsrailliler kendileri de fedailere karşı giriştikleri savaşta Vietnam Savaşı'nda Amerikalıların yitirdiklerinin üstünde bir oranda asker yitirdiklerini itiraf ettiler.İki ülkenin nüfuslarına oranla kuşkusuz.1967 Savaşı'ndan sonra İsrail'de trafik kazalarındaki ölüm sayısının on kat arttığı da bunun bir belirtisidir.Kısacası bizimle yapılan bir savaşın ya da çarpışmanın ardından birçok İsraillinin otomobil kazalarında öldükleri bildirilir.Bu gözlem İsrail gazeteleri tarafından yapılmıştır,çünkü İsrailli generallerin hiçbir zaman sınırlarda yitirdikleri asker sayısını kabul etmediklerini biliyoruz.Amerikalıların istatistiklerine dayanarak size Karameh Savaşı'nda ölü ya da yaralı olarak 1247 can yitirdiklerini söyleyebilirim.

-Siz de aynı ölçüde ağır bir bedel ödüyor musunuz?

Ölümler bizim için önemli değil.Biz ölmekten korkmayız.Her neyse.1965'ten bu yana 900'ün biraz üstünde can kaybımız var.Ancak,hava saldırılarında ölen 6 bin sivili ve cezaevlerinde işkence çekerek ölen kardeşlerimizi de göz önüne almalısınız.

-Savaşçıların sayısına bağlı olarak 900 ölü az ya da çok olabilir.Fedailerin tümü kaç kişi?

Size bunu söyleyebilmem için Askerî Kurul'dan izin almam gerekli ve bu izni vereceklerini hiç sanmıyorum.Ama size Karameh'te 15 bin İsrailliye karşı yalnızca 392 kişi olduğumuzu söyleyebilirim.

-15 bin mi?Abu Ammar,belki 1500 demek istiyorsunuz...

Hayır!Hayır!Hayır!15 bin dedim.Ağır toplar,tanklar,uçaklar,helikopterlerde görev alan askerler ve paraşütçüler de bunun içinde elbette.Birlik olarak dört bölük,iki tugayları vardı.Siz Batılılar bizim söylediklerimize hiçbir zaman inanmazsınız;onları dinlersiniz,o kadar;onlara inanırsınız,o kadar;onların söylediklerini yazarsınız,o kadar.

-Abu Ammar,haksızlık ediyorsunuz.İşte buradayım ve sizi dinliyorum.Ve bu görüşmeden sonra bana söylediğiniz her şeyi olduğu gibi yazacağım...

Siz Avrupalılar hep onlardan yanasınız.Ola ki bir kısmınız bizi anlamaya başlıyorsunuz,böyle bir hava var.İnsan bunu sezinleyebiliyor.Ama temelde hâlâ onlardan yanasınız.

-Ama bu sizin savaşınız,Abu Ammar,bizim değil.Sizin savaşınızda bizler yalnızca seyirciyiz.Seyirci olarak bile bizden Yahudilere karşı olmamızı isteyemezsiniz ve Avrupa'da Yahudiler çoğu zaman seviliyorsa bu sizi şaşırtmamalı.Biz onlara ezâ edildiğini gördük,biz onlara ezâ ettik.Yeniden böyle bir şey olmasını istemiyoruz...

Elbette onlara borcunuzu ödemek zorundasınız.Bunu bizim kanımızla,bizim yurdumuzla ödemek istiyorsunuz;kendi kanınızla,kendi yurdunuzla değil.Bizim Yahudilere karşı değil,İsraillilere karşı olduğumuzu görmezden geliyorsunuz.Yahudiler,Demokratik Filistin Devleti'nde iyi kabul göreceklerdir.Zamanı gelince onlara Filistin'de kalmaları için şans tanıyacağız.

-Abu Ammar,İsrailliler Yahudidir.Tüm Yahudiler kendilerini İsraillilerle özdeşleştirmeyebilirler,ama İsraillilerin kendilerini Yahudilerle özdeşleştirmeleri kaçınılmaz bir şeydir.Ve İsrail'den Yahudilerin bir kez daha dünyada bir yerden başka bir yere sürüklenerek toplama kamplarında sonlanmalarını isteyemezsiniz...

O hâlde,bizim dünyada orada burada sürünmemizi istiyorsunuz.

-Hayır.Hiç kimsenin sürünmesini istemiyoruz,hele sizin,hiç...

Şimdi bizim yaptığımız şey sürünmek.Yahudilere bir yurt vermeyi o kadar çok istiyorsanız,kendinizinkini verin.Avrupa'da,Amerika'da pek çok toprağınız var.Bizim yurdumuzu onlara vermeyi tasarlamayın.Biz bu topraklar üzerinde yüzyıllar boyu yaşadık;sizin borçlarınızı ödemek için bu yurttan vazgeçemeyiz.İnsancıl açıdan bile bir yanılgıya düşüyorsunuz.Bu denli uygar,bu denli ilerlemiş,hattâ herhangi başka bir kıtadan daha çok gelişmiş siz Avrupalıların bunu anlamaması olası mıdır?Ve sizler de özgürlüğünüz için savaştınız.Risorgimento'nuzu düşünün.O hâlde bu yanlışı bilerek yapıyorsunuz.Filistin konusunu bilmediğinizi iddia edemezsiniz,çünkü Filistin'i çok iyi tanıyorsunuz.Bize Haçlı Orduları'nı gönderdiniz,Filistin burnunuzun dibinde bir ülkedir.Amazonya değil.Bir gün vicdanlarınızın uyanacağına inanıyoruz.O güne dek birbirimizi görmesek daha iyi olacak.

-Bu nedenle mi her zaman kara gözlük takıyorsunuz,Abu Ammar?

Hayır.İnsanlar uyuyor muyum,uyanık mıyım anlamasınlar diye takıyorum.Ama lâf aramızda,gözlüklerimin arkasında hep uyanığımdır.Yalnızca onları çıkardığım zaman uyurum ve çok az uyurum.Kişisel sorular istemediğimi söylemiştim.

-Yalnızca bir soru,Abu Ammar.Evli değilsiniz ve yaşamınızda hiçbir kadın olmadığını söylüyorlar.Ho Chi Minh gibi mi olmak istiyorsunuz,yoksa bir kadınla birlikte yaşamak düşüncesi size itici mi geliyor?

Ho Chi Minh...Hayır.Yaşamımın kadınıyla karşılaşmadığımı söyleyelim.Artık zaman da kalmadı.Filistin adlı bir kadınla evliyim...

*Oriana Fallaci ile Yasser Arafat Söyleşisi,Amman,Mart 1972;Oriana Fallaci,Tarihle Söyleşiler,(çev.) Gökçin Taşkın,İstanbul:Can Yayınları,1987,s.161-182.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Oriana Fallaci ile General Giáp Röportajı*

-General Giáp,pek çok yazınızda aşağıdaki soruyu ortaya atıyorsunuz:"Vietnam'daki savaşı sonunda kim kazanacak?" Şimdi ben de size soruyorum:Bugün 1969 yılının ilk aylarında,Amerikalıların askerî bir yenilgiye uğrayarak Vietnam'daki savaşı kaybettiklerini söyleyebilir misiniz?

Kendileri de bunu kabul ettiler.Size şimdi Amerikalıların yenilme nedenlerini açıklayacağım -askerî ve siyâsal açıdan.Askerî yenilgilerini göstermek için her şeyin temeli olan siyâsal yenilgilerine değineceğim.Amerikalılar,Güney Vietnam'ı bir savaş alanı olarak seçmekle büyük bir yanılgıya düştüler.Sài Gòn'da gericiler çok zayıftır.Taylor,McNamara ve Westmoreland bunu bilirler.Amerikalıkların farkında olmadıkları tek şey şuydu:Gericiler öyle zayıftılar ki Amerikan yardımından nasıl yararlanılacağını bile bilmiyorlardı.Çünkü Vietnam'daki Amerikan saldırısının amacı neydi?Elbette,kukla bir hükümetle yönetilen yeni bir sömürge.Fakat yeni bir sömürge yaratmak için dengeli bir hükümet gereklidir,oysa Sài Gòn hükümeti çok dengesizdir.Halkın üstünde hiçbir etkisi yoktur ve halk hükümete güvenmez.O hâlde Amerikalıların içine düştükleri çelişki neydi?İsteseler bile Güney Vietnam'dan geri çekilmeyecekleri gibi bir çelişki,çünkü geri çekilmek için arkalarında dengeli bir siyâsal ortam bırakmaları gerekir.Yani onların yerini alabilecek birkaç uşak.Uşak,evet ama ciddi uşak.Sài Gòn'daki kukla hükümet ne güçlü,ne de ciddi;uşak olarak bile beş para etmez;tanklarla desteklense bile ayakta duramaz.Ve bu durumda Amerikalılar Vietnam'dan nasıl çekilebilir?Yine de çekilmeleri gerek -600 bin kişiyi on yıl,onbeş yıl daha Vietnam'da tutamazlar!İşte bu onların siyâsal yenilgisidir.Emirlerinde çok büyük bir askerî güç varken siyâsal açıdan hiçbir şey başaramamak.

-General,bu onların siyâsal açıdan savaşı yitirdikleri anlamına gelmez...

Sabırlı olun,sözümü kesmeyin.Elbette bu anlama gelir.Yenildiklerini farketmeseler Beyaz Saray onurlu bir barıştan söz etmez.Ama bir ân için Cenevre'ye ve Eisenhower'a dönelim.Amerikalılar Vietnam olayına nasıl başladılar?Her zamanki yöntemleriyle,yani kukla hükümetlere askerî ve ekonomik yardımlar yaparak.Dolarla!Çünkü her zaman dolarla her şeyi çözümleyebileceklerine inanırlar.Bağımsız ve özgür bir hükümet kurabileceklerini bile sanırlar:Yani,dolarla satın alınmış bir kuklalar ordusu,aylıkları dolarla ödenen 30 bin danışman,dolarla kurulmuş askerî açıdan önemli köyler.Ama halk işe karıştı ve Amerikan plânı başarısızlığa uğradı.Stratejik köy plânları başarısızlığa uğradı,danışmanlar başarısızlığa uğradı,kuklalar ordusu başarısızlığa uğradı.Büyükelçi Taylor'un daha önceden öğütlediği gibi Amerikalılar askerî müdahalede bulunmak zorunda kaldılar.

Böylece saldırının ikinci bölümü başladı.Özel bir savaş.Bunu 1965'te en geç 1966'da sona erdirebileceklerinden kuşkuları yoktu -150 bin asker ve 18 milyar dolarla.Fakat 1966'da daha savaş kesinlikle sona ermemişti ve 200 bin kişi daha savaşa katılmıştı ve Amerikalılar üçüncü bölümden,bir başka deyişle sınırlı savaştan söz ediyorlardı.Westmoreland'ın ünlü iki yönlü siyâseti:Bir yandan halkı kazanmak,öte yandan özgürlükçü güçlerin kökünü kazımak.Ancak bu politika yürümedi ve Westmoreland savaşı yitirdi.Bir general olarak 1968'in Vietnam Savaşı için iyi bir yıl olacağını,Johnson'a seçimleri yeniden kazandıracağını söyleyen iyimser raporlar yazarak yeni birlikler gönderilmesini istediği 1967 yılında bu savaşı yitirdi.Washington'da Westmoreland bir kahraman gibi karşılandı ama o,bu savaşın biraz fazla pahalıya mal olmaya başladığını biliyordu.Taylor bunu başından beri anlamıştı.Haydi canım!Kore Amerikalılara 20 milyar dolara mal olmuştu.Vietnam daha şimdiden 100 milyar dolara mal oldu.Kore'de 54 bin ölü verdiler,Vietnam'da bu rakam çoktan aşıldı.

-Amerikalılar 34 bin ölü diyorlar,General...

Hımm...En az bunun iki katı derdim.Amerikalılar sayıları hep gerçekte olduğundan daha düşük gösterirler:İşlerine geldiği zaman beş yerine üç.Yalnızca 34 bin ölü vermiş olamazlar.Biz onların 3200'den fazla uçağını düşürdük.Üstelik her beş uçaktan birinin düşürüldüğünü kendileri de kabul ederler.Bakın,beş yıllık savaşta kayıplarının 70 binden az olmadığı kesin.Belki de bu sayı çok düşük.

-Amerikalılar sizin yarım milyon kişi yitirdiğinizi söylüyorlar...

Evet,kesin ölü sayısı budur.

-Kesin mi?

Kesin.Kaldığım yere dönüyorum,1968 yılı geldi ve bu yıl Amerikalılar kazanacaklarına gerçekten emindiler.Sonra,birdenbire Tet Saldırısı gerçekleşti ve Özgürlük Cephesi onlara istediği zaman istediği yere saldırabileceğini gösterdi;içlerinde Sài Gòn'un da bulunduğu en iyi savunulan kentlere bile.Ve en sonunda Amerikalılar bu savaşın stratejik bir yanılgı olduğunu kabul ettiler.Johnson kabul etti,McNamara kabul etti.Yanlış zamanda,yanlış yerde olduklarını anlıyorlardı,yani Montgomery ordunun Asya kıtasına getirilmemesi gerektiğini söylerken haklıydı.Ve başarılı Tet Saldırısı...

-General,Tet Saldırısı'nın psikolojik bir zafer olduğunu herkes kabul ediyor.Fakat askerî açıdan başarısız olduğu kanısında değil misiniz?

Başarısız mı?

-Evet,öyle diyebilirim,General...

Bunu Özgürlük Cephesi'ne söyleyin,daha doğrusu sorun.

-Önce size sormak isterdim,General...

Bunun çok hassas bir soru olduğunu anlamalısınız,bu tür yargıları açıklayamam,Cephe'nin işlerine karışmam.Bu hassas bir şey.Çok hassas.Her neyse,beni şaşırtıyorsunuz,çünkü tüm dünya kabul etti ki Tet Saldırısı askerî ve siyâsal açıdan...

-General,siyâsal açıdan bile çok büyük bir başarı değildi.Halk ayaklanmadı ve iki hafta sonra Amerikalılar denetimi yeniden ele geçirdiler.Yalnızca Hue'da bir ay süren bir destan yaşandı.Kuzey Vietnamlıların bulunduğu Hue'da...

Cephe,halkın ayaklanmasını öngördü mü ya da istedi mi,bilmiyorum,ama halkın yardımı olmaksızın Cephe'nin güçleri kente giremezlerdi sanıyorum.Tet Saldırısı'nı tartışmayacağım,saldırıyı ben yönetmedim,biz yönetmedik.Cephe tarafından yönetildi.Ancak,Tet Saldırısı'ndan sonra Amerikalıların saldırıdan savunmaya geçtikleri bir gerçektir.Ve savunma,her zaman yenilginin başlangıcıdır.Kendi kendimle çelişkiye düşmeden,yenilginin başlangıcıdır diyorum.Aslında kesin zaferimiz daha gerçekleşmedi ve Amerikalıların da kesin olarak yenilgiye uğradıklarından henüz söz edilemez.Aslında Amerikalılar hâlâ güçlü,bunu kim yadsıyabilir?Bizim onları tümüyle yenilgiye uğratmak için çok uğraşmamız gerek.Askerî sorun...şimdi bir asker olarak konuşuyorum...evet,Amerikalılar güçlü,silâhları güçlü.Ama bu onların işine yaramayacak,çünkü Vietnam'daki savaş yalnızca askerî bir savaş değil,bundan dolayı askerî güç ve askerî strateji bu savaşı kazanmaya ya da anlamaya yetmez.

-Evet,General.Ama...

Sözümü kesmeyin.Birleşik Amerika,savaşı aritmetik stratejiyle yönetiyor,diyordum.Bilgisayarlarından toplamalar,çıkartmalar yapmasını,karekökler almasını istiyorlar ve ona göre davranıyorlar.Ama,aritmetiğe dayanan strateji burada işe yaramaz -yarasaydı çoktan bizim sonumuzu getirirlerdi.Uçaklarıyla,örneğin.Üzerimize milyonlarca patlayıcı atarak birkaç hafta içinde bizi dize getireceklerini düşünmeleri bir rastlantı değildir.Çünkü size söylediğim gibi her şeyi milyarlarla ve dolarlarla hesaplarlar.Haklı bir dava uğruna nasıl savaşacaklarını,yurtlarını istîlâ edenlerden nasıl kurtulacaklarının bilincinde olan halk ruhunu küçümserler.Vietnam'daki savaşın yalnızca bir halk savaşının stratejisiyle kavranılabileceğini ve Vietnam'daki savaşın yalnızca asker sayısı ve askerlerin iyi donatılması sorunu olmadığını,bunlarla çözümlenemeyeceğini kafalarına koyamazlar.Örneğin,kazanmak için 1'e karşı 25 gibi bir oranın olması gerektiğini söylediler.Sonra bu rakamın olanaksızlığını anlayıp 1'e karşı 6'ya indirdiler.Sonra bunun da tehlikeli bir oran olduğunu söylemeyi sürdürerek 3'e indiler.Hayır,3'e 1,6'ya 1,25'e 1 gibi bir denklemin daha ötesinde bir şeye gerek vardır;bu da tüm bir halkın onlara karşı olmasıdır.Tüm bir halk başkaldırırsa yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.Ve dünyada bu başkaldırmayı ortadan kaldırabilecek hiçbir zenginlik yoktur.Amerikalıların kavrayamadıkları stratejimizin,taktiğimizin nedeni budur.

-Eninde sonunda onların yenileceğine inandığınıza göre General,bunun ne zaman olacağını sanıyorsunuz?

Bir-iki yılda karara bağlanacak bir savaş değil bu.Birleşik Amerika'ya karşı savaşırken zaman gerekir,zaman...Amerikalılar zamanla yorularak yenileceklerdir.Onları yormak için de savaşı sürdürmeliyiz,uzun bir süre...sürdürmeliyiz.Bizim her zaman yaptığımız budur.Çünkü biliyorsunuz,biz küçük bir ulusuz.Nüfusumuz,30 milyon bile değil.İtalya'nın yarısı kadar.Moğollar geldiği zaman ancak bir milyon kadardık.Avrupa'yı ve Asya'yı fethettikten sonra Moğollar buraya geldi.Ancak bir milyon olan bizler Moğolları yendik.Moğollar üç kez geldiler ve biz onları üç kez yendik.Onların araçları bizde yoktu,gene de karşı koyduk,dayandık ve kendi kendimize şunu yineledik:Tüm halk savaşmalıdır.1200'lü yıllarda geçerli olan şey şimdi yirminci yüzyılda da geçerlidir.Sorun aynıdır.İyi askeriz,çünkü Vietnamlıyız.

-General,Güney'de Amerikalıların yanında savaşanlar da Vietnamlı.Onların nasıl asker olduğunu düşünüyorsunuz?

İyi asker olamazlar,iyi asker değiller.Çünkü yaptıkları şeye inanmıyorlar ve onun için de onlarda savaş ruhu yok.Bunu Amerikalılar da biliyor,Amerikalılar daha iyi asker.Eğer Amerikalılar bu kukla askerlerin kötü askerler olduklarını bilmeseler Vietnam'a bu kadar çok Amerikan birliği getirme gereğini duymazlardı.

-General,Paris Konferansı'ndan söz edelim.Barış,Paris Konferansı'yla mı gerçekleşecek,yoksa sizin Dien Bien Phu'da kazandığınız gibi askerî bir zaferle mi?

Dien Bien Phu...Dien Bien Phu...Aslında bizim Paris'e gitmemiz iyi niyetimizi kanıtlar.Yalnız biz değil Özgürlük Cephesi de Paris'te olduğuna göre Paris Konferansı'nın yararsız olduğu söylenemez.Vietnam'da olanları Paris'te siyâsal bir düzeyde anlatmalıyız ve...Madam!Paris,Madam,"vous savez... (=biliyorsunuz)" diplomatlar içindir.

-O hâlde,General,bu savaş Paris'te sonuca bağlanmayacak,yalnızca askerî bir yolla sonuca ulaşılacak,hiçbir zaman diplomatik bir yolla değil,Amerikalılara da bir Dien Bien Phu gerekli ve bu gerçekleşecek mi,diyorsunuz?

Dien Bien Phu,Madam,Dien Bien Phu...Bakın,tarihin kendini yinelediği her zaman doğru değildir.Ama bu kez,tarih kendini yineleyecek.Fransızları nasıl askerî yolla yendiysek,Amerikalıları da öyle askerî yolla yeneceğiz.Evet Madam,bir Dien Bien Phu daha olacak.Olacak.Amerikalılar,askerî güçleri doruğa ulaştığında ve kurdukları büyük makina artık çalışamaz hâle gelince savaşı kesinlikle yitirecekler.Asker sayısının,silâh miktarının ve kazanma umutlarının doruğa ulaştığı bir ânda onları yeneceğiz.Tüm bu varlık,tüm bu güç başlarını yiyecek.Bu kaçınılmaz.

-Ben mi yanılıyorum,General,yoksa siz zaten Khe Sanh'ta ikinci bir Dien Bien Phu denemesi yaptınız mı?

Khe Sanh'ta bir Dien Bien Phu denemesi yapmadık,zaten olamazdı da.Khe Sanh bizim için çok önemli değildi.Ya da Amerikalılar için ne denli önemliyse bizim için de o kadar önemliydi.Aslında Khe Sanh'ta Amerikalıların saygınlıkları tehlikedeydi.Çünkü Amerikalılarda genel olarak şöyle bir çelişkiye rastlanır:Saygınlıklarını korumak için Khe Sanh'ta kaldıkları sürece Khe Sanh'ın önemli olduğunu söylediler.Khe Sanh'tan çekildikleri zaman da Khe Sanh'ın hiçbir zaman önemli olmadığını söylediler.Ayrıca siz Khe Sanh'ta bizim kazandığımız kanısında değil misiniz?Ben evet,diyorum ve...fakat gazetecilerin meraklı kişiler olduğunu biliyor musunuz?Alabildiğine meraklı.Ve ben de bir gazeteci olduğuma göre rollerimizi değiştirmek ve size birkaç soru sormak isterdim.İlk soru,Amerikalıların Kuzey'de savaşı yitirdiği gerçeğini kabul ediyor musunuz?

-Evet,derdim General.Kuzey'deki savaşı,bombalamaları kastediyorsanız,Amerikalıların yitirdiği kanısındayım.Çünkü doğru dürüst bir şey elde edemediler ve sonra ara vermek zorunda kaldılar.

İkinci soru.Amerikalıların Güney'de savaşı yitirdiği gerçeğini kabul ediyor musunuz?

-Hayır,General.Yitirmediler.Ya da henüz yitirmediler.Gerçekte onları ülkeden dışarı çıkaramadınız.Hâlâ oradalar.Ve orada kalıyorlar.

Yanılıyorsunuz.Daha oradalar,ama hangi koşullar altında?Düşkün,felçli,nasıl uzak duracaklarını bilemedikleri yeni yenilgilerin beklentisi içindeler.Yenilgiler onlar için korkunç sonuçlar doğurdu ve doğuracak.İktisadî,siyâsî ve tarihî açılardan.Elleri kolları bağlı,kendi güçlerinin tutsağı oldular,tek bel bağlayacakları umut Paris barış görüşmeleri,ama orada bile inatçılar,ödün vermiyorlar.

-Siz Amerikalıların Paris'te inatçılık ettiklerini söylüyorsunuz.Amerikalılar da sizin için aynı şeyi söylüyorlar.O hâlde Paris görüşmelerinin yararı ne?

Madam,"vous savez (=biliyorsunuz)"...

-General,biz burada hiç durmadan barıştan söz ediyoruz,ama anlaşılan hiç kimsenin barışı istediği yok.O hâlde Paris görüşmeleri ne kadar sürecek?

Uzun bir süre!Özellikle ABD ödün vermezse.Uzun bir süre.Üstelik biz de ödün vermeyeceğiz,acelemiz yok,sabırlıyız.Çünkü delegeler görüşmeler yaparken biz savaşı sürdürüyoruz.Barışseveriz ama bedeli ne olursa olsun elde edilen bir barış istemiyoruz,boyun eğerek elde edilen bir barış istemiyoruz.İstediğimiz bizim için kesin zafer anlamına gelecek bir barıştır,Amerikalıların kesin olarak çekilmeleridir.Herhangi bir uzlaşma tutsaklık tehlikesi anlamına gelir.Biz tutsaklığa ölümü yeğ tutarız.

-O hâlde,General,bu savaş ne kadar sürecek?Daha ne kadar süre bu zavallı halktan özveride bulunması,acı çekmesi ve ölmesi istenecek?

Ne kadar sürmesi gerekirse:On yıl,onbeş yıl,yirmi yıl,elli yıl.Cumhurbaşkanımız Ho Chi Minh'in dediği gibi,kesin zafere ulaşıncaya dek.Evet!Yirmi yıl bile,elli yıl bile!Acelemiz yok,korkmuyoruz...

*Oriana Fallaci ile General Võ Nguyên Giáp Röportajı,Hanoi,Şubat 1969;Oriana Fallaci,Tarihle Söyleşiler,(çev.) Gökçin Taşkın,İstanbul:Can Yayınları,1987,s.97-113.

"Devlet giderek Sünni-Türk Müslüman kimliğe sahip oluyor"/Prof.Dr.Taner Akçam*

-HDP'nin her iki ittifak blokunca dışlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

HDP'nin dışlanmasını "makûl" bir gelişme olarak görüyorum,çünkü bu Türkiye'nin nereye gittiğinin en açık göstergesi.Yeni bir Cumhuriyet kuruldu.Nasıl ki 1923'te kurulan birinci Cumhuriyet'te Hristiyanlara yer verilmedi,şimdi kurulan yeni Cumhuriyet'te de Kürtlere yer verilmek istenmiyor.Ve bu konuda değişik Türk partileri aralarında anlaşmış görünüyorlar.Osmanlı'dan günümüze,toplumda giderek yaşanan bir daralma var.Toplumu oluşturan etnik-kültürel ve dinsel zenginlikler giderek arındırılıyor ve devlet giderek sadece Sünni-Türk Müslüman kimliğe sahip oluyor.Bu aynı zamanda kültürel bir fakirleşme-çöküş,kalitesizleşme ve lümpenleşme olarak da yaşanıyor.Birçok insan ve çevre bunu bir manevî çöküş,ahlâkî değerlerin erozyonu,yok olması olarak da yaşıyor.

Vaktiyle Hristiyanlara yapılanlar da farklı değildi ama bizim kuşaklar,daha önceki zenginliği bilemediğimiz bir kültürel çoraklıkta büyüdük.Şimdi,bu daralma,sürecin mantığına uygun olarak Kürtlere uygulanıyor.Yaşadığımız süreç,siyâsetin de ötesinde,mevcut toplumun toplum olarak da dibe vurmasıdır.

Burada altı çizilmesi gereken husus,Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu'nun söyledikleridir.Karamollaoğlu,HDP'nin dışlanmasının kendi seçmen tabanlarının (Türk-Sünni tabanının) bir isteği olduğunu söyledi.Yani parti merkezleri tabanlarının sesine uygun davranıyorlar.Bu sözünü ettiğim daralmanın önemli bir toplumsal desteğe de sahip olduğunu gösteriyor.

Eklemek istediğim,siyâsal,sosyal ve kültürel daralma-yoksullaşma olarak da tanımladığım bu çöküşün bir nevi toplumun toplum olarak bitmesi anlamına da gelebileceğidir.Ama Türkiye'nin tarihî mirâsı ile bu süreci durdurma potansiyeline de sahip olduğuna inanıyorum.

-HDP'nin barajı geçmesini mümkün görüyor musunuz?


Kuvvetle muhtemel görüyorum.Çünkü Kürtlere yönelik yapılan dışlama,kaçınılmaz olarak Kürtler arasındaki dayanışmayı artıracak,artırıyor.Eğer daha önce AKP'ne oy vermiş muhafazakâr Kürt seçmeni önemli bir tercih değişimi yaşarsa HDP'nin baraj sorunu kalmaz diye düşünüyorum.

Yukarıdaki soruda sözünü ettiğim "daralma ve dışlama",kültürel yoksullaşma,değerler erozyonu ve dibe vurma sürecinin önündeki en büyük problem,Kürtlerin sayısının fazla olmasıdır.Nüfuslarının kalabalıklığı nedeniyle Kürtler bu sürecin işlemesini engelleyebilecek,durdurabilecek güce sahiptirler.

HDP'nin barajı geçmesinde "negatif tercih" diyeceğim bir hususun da önemli rol oynayacağını düşünüyorum.Özellikle Demirtaş'ın HDP başkanlığından uzaklaştırılması ile Batı'da önemli bir Türk oyunun HDP'nden uzaklaştığını biliyoruz. (Bu uzaklaştırmanın Kürt bölgelerindeki etkisi konusunda bir bilgi sahibi değilim.) Bugün bu küskün oylar yeniden HDP'ne dönecek görünüyor.Bu "dönüş" nedeni,HDP hakkındaki "pozitif" bir kanaat değişikliğinden değil,HDP'nin dışlanmasına duyulan tepki nedeniyle olduğunu görmek gerekiyor.Yani,HDP'ne yöneliş,HDP'ni dışlayan büyük Türk koalisyonuna duyulan "negatif tepki" nedeniyledir.Batıdan HDP'ne gelecek bu oy miktarı küçük bile olsa,kültürel ve siyâsî anlamı açısından önemlidir,diye düşünürüm.

Ortaya çıkan bu durum,HDP'nin Batı ile yeniden biraraya gelmesi (Türkiye partisi olması) ortamını yeniden yaratır mı bilmiyorum.Ama bunun daha önce yapılmış,"Ankara'yı fazla merkeze almayan" siyâsal tercihin dışında bir şey olduğunu görmek gerekiyor.Şimdilik söyleyebileceğim,HDP içinde önümüzdeki dönemde,"vesayet" rejimi ile (dolaylı veya doğrudan Kandil kontrolü ile),"demokratik tercih" (yani demokratik mekanizmaların asıl belirleyici olduğu normal bir parti) geriliminin yaşanmaya devam edeceğidir.Bu önceden de varolan bir gerilim idi.Selahattin Demirtaş'ın yeniden lider olarak dönmesi ile bu çatışmanın yeni bir ivme kazanacağı açık...

-Kürt seçmenin tavrı bu seçimde sizce ne olmalıdır?


Kürtler,herhâlde kendi taleplerine en uygun seçimi yapacaklardır.Ankara siyâsetinde varolma,bağımsız olarak temsil edilebilme şansını sonuna kadar kullanmaları gerekiyor,diye düşünürüm.HDP'ni Meclis'e sokmak ve Türkiye siyâsetinde kilit bir rol oynar hâle getirmek bu nedenle önemli.


-Seçimin Recep Tayyip Erdoğan ve Muharrem İnce arasında geçeceği görülüyor.Seçimin galibi Recep Tayyip Erdoğan olursa neler olabilir,Muharrem İnce kazanırsa ne olur?Kürtleri nasıl bir gelecek bekliyor?


Mevcut adayların,yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin temel politikalarında hiçbir değişiklik yapacaklarını zannetmiyorum.Bu nedenle de Recep Tayyip Erdoğan seçimi kaybetse de yerine gelecek kişi Yeni Cumhuriyet'in temel politikalarını devam ettirecektir.Örneğin ne Suriye'nin işgâlinde ne de Kürtlere yönelik politikalarda esaslı bir değişiklik olacaktır.

Temel politikalarda değişiklikler olmayacak olması,Recep Tayyip Erdoğan'ın gitmesi ihtimâlini artıran ve kolaylaştıran bir faktördür,diye düşünürüm.

Ayrıca ama eklemek gerekir ki,Kürtlerin geleceği bir tek Türkiye'nin içindeki gelişmelerle belirlenmeyecek.Bölgedeki gelişmeler de en az Türkiye'deki kadar,belki ondan daha da önemli.

Karşı karşıya olduğumuz ana problem şudur:Türkiye,Osmanlı'dan beri sahip olduğu ve sürdürdüğü "güvenlik stratejisi" nedeniyle,nasıl ki önce Hristiyanları ve Ermenileri bir tehdit olarak görmüştü,şimdi de başta Suriye Kürtleri,genel olarak bölge Kürt insanını tehdit olarak görüyor.Kürtlerin temel insan haklarına yönelik reform istekleri bir "ulusal güvenlik" sorunu olarak görülmeye devam ettikçe,mevcut durum kötüleşerek devam edecektir.

Mevcut "ulusal güvenlik" konsepti devam ederse,daha önce zaten belirtileri olan toplumun "Türk-Kürt eksenli yarılması"nın devam edeceğini tahmin etmek zor değil.Merak ettiğim "büyük Türk koalisyonu"nun bu konuda herhangi bir hazırlığa sahip olup olmadığı.Görülen şimdilik,geleneksel tepkilere sahip olmak dışında,herhangi bir şeyin düşünülmüyor olduğu.

Bu da "Türk-Kürt" eksenli yarılmayı,farklılaştırmayı derinleştirir,diye düşünüyorum.Şu anda,şimdilik bu "yarılma" yeteri kadar hissedilmiyor olabilir.Bunun bir nedeni,2015 hendek savaşları ile Kürt enerjisinin büyük bir kısmının "harcanmış" olmasıdır.

Zamanla yeniden birikecek bu enerjinin kendisini hangi kanallarla nasıl ifade edebileceğini henüz bilmiyoruz.Ama,atasözü basittir:"Zorla güzellik olmaz." Kürtler giderek daha fazla istenmedikleri bir yerde niçin kalmak zorunda oldukları sorusunu kendilerine daha yüksek sesle sormaya başlayacaklardır.

Şu anda oluşmuş gözüken büyük Türk-koalisyonu (bugünkü iktidar ve muhalefet) eğer şu andaki politikalarını gözden geçirmezlerse,biçimini henüz bilemediğim Türk-Kürt "yarılma" ve "çatışması"na hazır olmalı...

Tuhaf bir ucu açık sürece giriyoruz.İmhâ ve ezme ile demokratik seçeneklere yönelme giderek birbirinden açılan ama çok açık ve net olarak görülen tercihler olarak öne çıkıyor.Sürecin,bölgedeki gelişmelerle birlikte,her tarafa doğru devrilme tehlikesi var.Ve alandaki aktörler isterlerse bu gidişi değiştirebilirler.

-Azadi Hareketi,PAK,Kürdistan Demokratlar Platformu,KDP-T ve PSK Türkiye'deki seçimlerde ortak hareket etmek amacıyla protokol hazırladı.Bu ittifaka şiddetle karşı çıkıp küçük partilere yönelik olarak "koltuk sevdası" diyen de var,son derece olumlu bulan da.Siz ne düşünüyorsunuz?


Son derece olumlu buluyorum.Kürtlere yönelik izlenen dışlama politikalarının,Kürt siyâsal çevrelerini birbirlerine yakınlaştırması son derece önemli bir gelişme.

Fakat asıl büyük problem,yukarıda söylediğim gibi,siyâsetin etnik temelde bölünüyor olmasıdır.Bu uzun vadede Türkiye adlı siyâsî birliğin,toplumsal-kültürel bütünlüğün geleceğini tehlikeye sokacaktır.Sadece siyâsî düzeyde değil,toplum düzeyinde de yaşanan bir yarılmadır.Giderek,değerleri,mekânları ve hafızalarıyla birbirlerinden büyük ölçüde farklı iki ayrı toplumun oluşmakta olduğundan söz etmek yanlış olmayacaktır.Ve siyâset ne kadar sert olursa olsun,bunu birarada tutmakta zorlanır.

Türk siyâsetindeki daralma,kaçınılmaz olarak Kürtleri,Ankara-dışı siyâsî seçeneklere doğru zorlar,zorlayacaktır,diye düşünüyorum.Bu nedenle,Kürt örgütleri arasındaki birleşmeleri,Kürtlerin Ankara dışında yeni bir siyâsî eksen kurmalarının başlangıcı olarak bile görebiliriz.

Artık adından çok söz ettiğimiz Türk-Kürt birlikteliğinin siyâsî ve toplumsal olarak sorgulandığı bir sürece doğru ilerliyoruz.Bunu engellemek de derinleştirmek de siyâsî aktörlerin elinde.-Yanıtlar için çok teşekkür ederim Taner Bey.Sağolun.Ben de size teşekkür ederim.İyi çalışmalar...

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Devlet giderek Sünni-Türk Müslüman kimliğe sahip oluyor",Röportaj:Ulaş Boz,Vengma.net,12 Mayıs 2018.

http://www.vengma.net/2018/05/12/devlet-giderek-sunni-turk-musluman-kimlige-sahip-oluyor/

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Deniz,Yusuf ve Hüseyin'i anmak:Romantizm ve zihniyet dünyamız/Prof.Dr.Taner Akçam*

Bugün 6 Mayıs,birçok anlamı var bugünün.

Belki de o gün tutulan dileklerin gerçekleşeceğine inanılan Hıdırellez en önemlisi kimbilir.Benim kuşağım için 6 Mayıs'ın önemi Deniz,Yusuf ve Hüseyin'in idam edilmeleridir.

Ya ODTÜ İkinci Yurt'taki yatağımda ya da evde sabah dinlediğim o acı haber ve o acı gün hiç çıkmadı aklımdan.
Bu üç fidan ve özellikle Deniz benim kuşağım hayallerinin ve özlemlerinin sembolüdür.
Bu üç fidanı anmak,benim kuşak için biraz da (ne olduğunu galiba herkesin bugün farklı tanımlayacağı) hayallerimiz ve özlemlerimizi anmak gibidir.

Nasıl ki ilk aşkınızı unutamazsınız,ben de gelecek güzel bir topluma ilişkin kurduğum ilk hayallerimi ve bu hayallerin romantizmini unutamam.
Evet,bu doğru;hayatlarını idealleri doğrultusunda feda etmekten çekinmeyen bu insanları anma romantizmimizi anlıyorum.

Çünkü,bizden bir parça var bu üç fidanı hatırlamakta...Ve ben ve benim kuşağım biraz da kendisini anar,kendisini düşünür bu üç fidanı hatırladığında.
Bunlar hep doğru,ama bu hatırlama,bu derin romantizm,o döneme ve benim kuşağıma egemen bir zihniyetle hesaplaşmayla da birleşmek zorunda değil mi?
Sorum şu:Aşağıdaki satırları yazmış bir insana duyulacak romantik sevgi ile onun bu yazdıkları arasında nasıl bir ilişki kuracağız?Deniz Gezmiş yazıyor babasına:

"Sana her zaman müteşekkirim.Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni...Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm.Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.Baba,biz Türkiye'nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız.Elbette ki hapse atılacağız,kurşunlanacağız da...Tıpkı birinci Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi...Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız.Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları...
Düşün baba,bugün hükümet işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor.Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda...Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmış durumdadırlar.Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız."

Akla gelen soru çok açık:"Kemalist" olduğunu söyleyen;kendisini "İkinci Kuvayı Milliyeci" sayan;"yabancılardan nefret etmeyi" bir meziyet olarak tanımlayan ve "bu toprakları yabancılara bırakmayacağız" cümlesinin bu toprakların kendisi gibi sahipleri olan Ermenileri ve Rumlarını da kastettiğini bilen (veya bilemeyecek kadar cahil) bir kuşak hakkında bugün tek söyleyeceğimiz (ne olduğu tanımlayana göre değişecek) romantik sevgi,hayaller ve ümitler midir?
Yoksa ciddi bir ötesi de yok mu bunun?
Romantizm uğruna o döneme egemen zihniyet dünyasını;egemen zihniyet dünyası uğruna romantik hayallerimizi feda etmeyi,yok saymayı doğru bulmuyorsak,anma ve eleştirmenin bir ilişkisi olmalı...Acaba nedir bu?

Benim bildiğim bir şey var:Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunların başında,yirminci yüzyıl başındaki sorun tanımlaması ve bu sorun tanımlamasına uygun verilen cevaplar gelir.

Benim kuşağım,yirminci yüzyıl başında yapılan sorun tanımlamanın ve buna ilişkin çözüm önermenin basit bir ayrıntısı olarak kaldı.
Bizler Kemalizmin arka bahçesinin çocuklarıydık.
O döneme ilişkin duyduğumuz romantizmin,o bahçenin içinde oynayan çocukların romantizmi olduğunu görmek zorundayız.
Günümüz kuşağının yeni bahçelere ve yeni romantizmlere ihtiyacı var.
Deniz'leri anmak belki de bu yeni bahçe ve onun içinde oynayacak çocukların romantizmlerine ilişkin söyleyeceklerimizle doğrudan ilgilidir.
Çünkü,insan geleceğe ilişkin ümidi olmadan yaşayamaz.
Gelecek güzel topluma duyulan özlem bir aşk gibidir.
İlk aşkın büyük yıkıntısına rağmen ne aşktan ne de onu aramaktan vazgeçeriz.
O hâlde Deniz'leri anmak,yıkıntılara rağmen dik durarak yeni aşklar peşinde koşmak gibidir,ya da öyle olsun diyelim...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Deniz,Yusuf ve Hüseyin'i anmak:Romantizm ve zihniyet dünyamız,T24,6 Mayıs 2018.

http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/deniz-yusuf-ve-huseyini-anmak-romantizm-ve-zihniyet-dunyamiz,19636