12 Aralık 2017 Salı

Revizyonistlerin Hataları/Yuriy Ignatevich Mukhin*

Revizyonist tarihçilerin yaptığı aptallığı,Mao Zedong'un "Sopayı düzleştirmek için onu tersine bükmeli" diye akıllıca sözü bile mazur gösteremez.Durum,öyle bir durum değil.Revizyonistler,Almanların Yahudileri öldürdüğü gerçeği ve Holokost'un varlığını tamamen reddettikçe onların bütün çalışmaları tarih biliminden uzaklaşıp sadece milliyetçi bir anti-Semitik propaganda biçimini almaya başlıyor.

Yahudi ırkçıları ile İsrail lobicileri tarafından küresel ölçekte yürütülmeye devam eden sözde Holokost aldatmacası,yalnızca küstahlığı ve prensipsizliği ile ayırt edilmekle kalmayıp aynı zamanda iddia edilen Batı Avrupa Yahudilerinin imhâsı ile ilintili olan tüm ayrıntılardan sızan istisnâi aptallık ile nitelendirilmekteler.Bu aldatmacanın başkahramanı Yahudiler değil de,başka herhangi bir halk olsaydı o zaman bu aldatmaca sırf açık açık debilliği yüzünden bir gün bile süremezdi.Ancak Yahudi ırkçılar için hiçbir şans yoktur -er ya da geç bu dolandırıcılık açığa çıkacak.Bununla birlikte,ortaya şöyle bir soru çıkıyor:Bu aldatmacayı açığa çıkaran revizyonistler,Yahudi ırkçıları tarafından talan edilmekte olan Almanya'da dahi,masum sıradan vatandaşın dikkatini bu ayrıntıların aptallığına ve alçaklığına neden çekmek istemez?Örneğin,tekrar Jürgen Graf'ın "Holokost Miti" adlı kitabından alıntı yapmama izin verirseniz:


"Büyük dış yardım olmadan İsrail Devleti'nin varoluşu mümkün değildir;finansmanının ana kaynakları ise resmî ABD yardımı,uluslararası Yahudi diasporasının desteği ve Almanya'nın ödediği 'tazminât'.1992 yılına değin Almanya Federal Cumhuriyeti,resmî istatistiklere göre İsrail'e (ve ayrıca Yahudi örgütlerine) ödediği para 85.4 milyar Alman Mark'ı,ancak gerçekte rakamlar çok daha yüksek.Ayrıca bu hesaba,Almanya tarafından yapılan çeşitli malların ücretsiz tedariğini de katmak gerek.Dünya Yahudi Kongresi'nin başkanlığını uzun süredir yürüten Naum Goldman kendi 'Yahudi Paradoksu' adlı kitabında şöyle yazıyor:'İsrail'in kuruluşunun ilk on yılında ödenen Alman tazminâtı olmasaydı,devlet mevcut altyapının yarısını bile geliştiremezdi:Tüm demiryolu filosu,tüm gemiler,tüm enerji santralleri ve sanayinin önemli kısmı Almanya menşelidir.'"


Ve sonuçta,resmî olarak "tazminât" adı verilen Almanya'nın bu yağmalanmasının temelinde,İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların altı milyon Batı Avrupa Yahudisini gazla zehirlediği ve yaktığına dair yalanlar yatıyor.Şimdiye kadar Yahudi ırkçıları,yaşlılar ve bebekler de dâhil olmak üzere her Alman cebinden en az onbeş yüz Mark'a el koydu hem de savaşta Hitler'in müttefikleri olan Siyonistlerin lehine,ama Almanlar sessiz kaldı!Bu duruma baktığımız zaman daha çok şaşırmamız gereken şey nedir acaba:Yahudi ırkçıların küstahlığına mı yoksa bir zamanlar büyük bir ulusun itaatkârlığına mı?


Evet,dünyanın hükümetleri ABD hükümetinden korkar,ABD hükümeti ise başka hiçbir hükümete olmadığı kadar ırkçı Yahudi lobisine bağımlı olup,bugünkü ABD resmen Yahudi olmuş vaziyettedir.

Evet,dünyanın neredeyse bütün medyası doğrudan ya da dolaylı olarak Yahudi ırkçıları tarafından kontrol edilmektedir.

Evet,Avrupa'nın ve dünyanın birçok ülkesinde temel insan hakları ihlâl ediliyor,ifade özgürlüğü yok ediliyor.

Evet,İsrail lobisinin gücü çok büyük.Ancak bugün düşmanın gücü hakkında değil,nüfusun geniş kitlelerini etkilemek için gereken ve zaten epey kısıtlı bulunan olanaklarını azaltan revizyonistlerin kendi hataları hakkında konuşmak daha önemlidir.

1-Neredeyse her yerde ve her zaman Yahudiler,revizyonist tarihçiler tarafından tek ulus olarak görülür,hâlbuki durum hiç öyle değil ve asla öyle olmadı.Bu,Holokost sahtekârlığının ana düzenleyicilerinin işine geliyor:Yahudi ırkçılar,asıl suçu karşısında (ki dolandırıcılık bütün ülkelerde suçtur) bütün Yahudileri,anti-Semitizm efsanesini,halkların güya organik Yahudi nefretini kendine siper ediyorlar.Net bir şekilde anlaşılmalı ve farkına varılmalıdır ki,bir yandan körü körüne açgözlülükleri içinde tüm dünyayı parazitler gibi sömürmeye ve kendi kolonisine çevirmeye çalışan Yahudi ırkçıları;diğer yandan da Yahudi ırkçıları olmasa aslında gerginlik ve çatışmalara sebep olmadan herhangi bir milletle birlikte kolayca yan yana yaşayabilecek sıradan bir Yahudi var.


2-Batı Avrupa ve Amerika'daki revizyonist tarihçilerin yaptığı en büyük hata,İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi Soykırımı olan Holokost'u tamamen reddetmektir.Eminim bu,onlarca yıldır süren anti-Sovyet propagandası ve SSCB gibi bir devletin gerçeklerinden bihaber kalmalarından kaynaklanan ve kötü niyeti olmayan bir yanılgıdır.Ancak bu,sözkonusu durumu hafifletmez;bu yanılgı,ağır bir metodoloji ve propaganda hatasıdır,çünkü bu hata tarihsel gerçeklerden uzaklaştırıyor ve Holokost gerçeğinin nüfusun geniş kitlelerine ulaşmasına izin vermiyor.

Bu arada şunu kaydetmeliyim."Holokost" terimi asla bilimsel bir terim değildir.Çünkü kendi özünde mevcut fenomeni bilimin gerektirdiği gibi tarif etmek yerine,propagandanın gerektirdiği insanların duygularını etkilemeyi tetikliyor."Holokost" terimi,İkinci Dünya Savaşı sırasında "Yahudilerin kitlesel biçimde yok edilmesi" anlamına geliyor ve bilimsel bakımdan bu uzun ibareyi kullanmamız daha yerinde olurdu,ancak Yahudi ırkçıları bu terimi zaten dünya kamuoyunun zihnine sokmuştu ve bu saatten sonra onu reddetmek mantıksız olur.Holokost mu,pekâlâ,biz bu terimi kullanalım ve tarih yalanlarını yalancıların kendi silâhıyla açığa vuralım.

İkinci Dünya Savaşı sırasında SSCB'nin Alman işgâli altında kalan topraklarındaki İçişleri Bakanlığı çalışanlarının ve komünistlerin imhâ edilmesinin hemen ardından Sovyet Yahudileri (yalnız Yahudiler değil,Sovyet Yahudileri diye vurgulamak isterim) büyük oranda yok ediliyordu.Gerçekte bu kurşuna dizilmeler tam olarak 1941 yazının sonunda başladı
ve bu bir gerçek.Bu arada,İçişleri Bakanlığı çalışanları ve komünistler çoğunlukla Almanlar tarafından vurulurken (Alman Genelkurmayı'ndan direkt bir emir vardı) Sovyet Yahudileri ise çoğunlukla yerel işbirlikçiler ve yukarıda dediğim gibi Yahudi kökenli polisler tarafından öldürüldü.Sovyet Yahudilerinin kitlesel imhâ edilmesi koşulsuz bir gerçektir;belgeler,video görüntüleri ve haberciler,mezarların varlığı,tanıkların ifadeleri (bazıları hâlâ hayatta) sayesinde,Sovyet Yahudilerinin Holokost'u gerçeklik olarak her ayrıntıda teyit edilmektedir.

Elbette,İkinci Dünya Savaşı'nın Holokost'taki Alman ırkçıları haklı çıkarılamaz ve bunu yapmanın da bir gereği yoktur.Yanılmıyorsam eğer,Alman revizyonist tarihçiler suçun bir kısmını Hitler Almanya'sı üzerinden atmaya çalışıyorlarsa da,onların amacı o yılların trajedisinden doğal olarak tamamen sorumsuz olan bugünün Almanlarının ruhlarını yükseltmektir.Gerçekten öyle bir sorun var;Yahudi ırkçıları,ABD desteğiyle,bugünün Almanlarını o derecede öcüleştirdiler ki,bu büyük ulus onur duygusunu tamamen yitirir hâle gelmiş.Tıpkı biz Ruslar gibi.Ancak Alman meslektaşlarıma seslenirim:Bu ruhu bu yalanlarla yükseltmeyi başaracağınızı mı sanıyorsunuz?Evet,Hristiyanlık kurtuluş uğruna yalanı affeder,ancak bu yol,zayıf insanların yolu.Nitekim Almanlar,Avrupa'nın ve dünyanın en büyük ulusları arasındadır ve Alman halkına yalan yakışmaz ve onu aşağılar.


Ama asıl mesele bu değil.Biz gerçeği arıyoruz,yalnız bu yegâne amacımız,asil bir hedefimizdir.Aramalarımızı yanlış önermelere dayandırırsak gerçeği bulamayız.Yoksa biz bilimadamları bu işe niye girişiyoruz ki?Gerçeği bulmak amacımız değilse bırakalım zaten bu işi,Goebbels usûlü propagandacılara,Yahudi ırkçılara bırakalım,istedikleri gibi yapsınlar.


3-Başka,çok büyük ve ağır bir hata "berâat etmeye çalışmak" ve ne yazık ki bu tavır bu aralar revizyonist tarihçilerin karakteristiği olmuştur.

Dürüst tarihçiler konumunu aldılar,iyi ama bugün Yahudi ırkçılar,dolayısıyla Avrupa ve Amerika medyası dürüst tarihçilere ihtiyaç duymuyorlar.Sonuç olarak,Yahudi ırkçılara bağlı medya,Holokost tarihinde gerçeği araştıran herkesi anti-Semit ve Hitler'in izleyicisi şeklinde yaftalayıp,o revizyonistleri mahkemelerde ve kamuoyunun gözünde kendilerini berâat ettirmek zorunda olan taraf olarak gösteriyorlar.

Bu yanlış pozisyon,Holokost araştırmacılarının ahlâkî inceliklerine,faaliyetlerinde kesin bilimsel terminoloji kullanmamalarına ve ikincil hedefler koydukları gerçeğine dayanmaktadır.Örneğin,Holokost meselesi ile uğraşan tüm revizyonistler,muhalifleri aslında dürüstçe yanılıyormuş gibi davranıp onlara gerçeği açıklamaya çalışıyorlar.Bu aptalca bir şey.Yahudi ırkçıların buna gerçekten ihtiyacı yoktur,bu nedenle,Yahudi ırkçı Holokost yalanına "masal","mit" ya da "uydurmaca" demek bilim açısından yanlıştır.Holokost yalanı,Almanya'dan ve dünyanın dört bir yanından para almak üzere tertiplendiği gibi,para kazanmak amacıyla yapılan yalanın "dolandırıcılık" veya "aldatmaca" diye bilimsel bir tanımlaması var.Sonuç olarak,revizyonist tarihçiler Holokost olaylarında yalnızca gerçeği araştırmakla kalmayıp Yahudi ırkçı dolandırıcıların sahtekârlıklarını ortaya çıkarır ve halklarını bu
dolandırıcıların soygunundan kurtarır,yani revizyonist tarihçiler,savcı ve mahkemelerin yapmaya mükellef olduğu işi yaparlar.Çünkü herhangi bir ülkede,tekrar ediyorum,dolandırıcılık suçtur.Holokost tarihçileri bu tavrı benimseyip sahtekârlığı açığa çıkaranlar konumuna gelseydi,tüm ülkelerdeki statüleri önemli ölçüde düzelir ve daha net olurdu ve görüşleri geniş kamuoyu gözünde anlayış bulabilirdi.

İsviçre revizyonist tarihçi Jürgen Graf'ı örnek alalım.Küçük ama kapsamlı bir kitabına "Holokost Miti" adını verdi,en azından Rusça çevirisi böyledir.Mit,efsane dediğimiz gerçek olayın yerini alan bir masaldır;efsane,bugünün insanını ilgilendirmeyen ve devlete ödediği vergileri etkilemeyen bir şey.Avrupa'da meşrûlaştırılan Yahudi ırkçı Holokost yalanını masal diye adlandırarak,İsviçreli ve Avrupalı herhangi birinin duygularına ya da zihnine dokunmuş değildir.Fakat kendisi,sıradan vatandaşın gözünde,okulda ve üniversitede kendisine öğretildiği şekliyle,Hitler hayranı,eksantrik,anti-Semit biri olarak göründü.Tekrar ediyorum,eğer Holokost bir aldatmaca değil de bir mit ya da efsane ise,o zaman sokaktaki sıradan bir adam için bu efsane,M.Ö. 356'da Efes'te tanrıça Artemis'in tapınağını yakanın kim olduğu sorusu gibi ilgisiz gelir.


Yazarın bu duruşu,İsviçreli savcının kendisini ve yayıncısını Nazizm'le ortaklık yapmakla suçlamasına,hâkimin de onları kolaylıkla cezaya çarptırmasına yol açtı.Hem savcıya hem hâkime bu durumda en çok cesaret veren şey ise,kamuoyu kitlesinin Jürgen Graf'ın kaderine kayıtsızlığına hemen hemen emin olmalarıydı.Ve şimdi Jürgen Graf'ın kitabının adının "Holokost Miti" değil de "Holokost Aldatmacası" olduğunu farzedelim.Bir de,İsviçre vatandaşları dâhil olmak üzere,Avrupa halkını yağmalamak için Yahudi ırkçıları tarafından bu sahtekârlığa başvurulduğuna dair birkaç cümle eklediğini hayal edelim.O sefer Jürgen Graf'ın rolü ve savcı ile hâkimin rolleri değişirdi.Artık Jürgen Graf sokaktaki adamın gözünde dolandırıcıları açığa vuran ve vatandaşı aşırı vergilerden kurtaran bir kişi hâline gelecek ve hâkim ile savcı bu durumda kamuoyu için dolandırıcıların işbirlikçileri olarak görünecekti.Her şeyin nasıl olacağını öngörmek zor,yalnız bu durumda savcı ve hâkim,İsviçre'nin "adâlet"inin dolandırıcıları ve soyguncuları neden koruduğunu İsviçre'nin seçmenlerine açıklamak zorunda kalacaklardı.


Revizyonistler,
"tarihçi" veya "araştırmacı" diyerek rakiplerine karşı bilimsel olarak yanlış terimler kullandıkları gerçeğine dikkat etmeliler.Madem mevzu paraya geldiyse,"tarihçi"ler ya da "araştırmacı"lar değil,"dolandırıcı"lar ve "yalancı"lar denilir.Bizim durumumuzda,sadece bu terimler gerçekten bilimseldir...

*Yuriy Ignatevich Mukhin,Revizyonistlerin Hataları,(çev.) A.O.G.;içinde Yuriy Ignatevich Mukhin,
"Opasnaya Tayna [Tehlikeli Gizem]",Moskova:"Algoritm-Kniga",2008;Holokost,Jugashvili.com,28 Ocak 2015.

http://jugashvili.com/press/xolokost.html

4 Aralık 2017 Pazartesi

Nakba'ya direnmek/Prof.Joseph A. Massad*

Çağdaş Filistin tarihinde kavranması en güç şeylerden biri Nakba'nın anlamıdır.Nakba,1948'te başlayan ve biten münferit bir olay mıdır,yoksa başka bir şey midir?Nakba'nın geçmişte yaşanmış bir olay olarak soyutlaştırılmasında,her yıl anılmasında,onun dehşet verici sembollüğü ile karşılaşmada politik sorunlar nelerdir?Nakba'yı tarihî ama sınırlı bir süreç olarak kabul etmenin,onun korkunçluğunu hatırlayarak ancak onu geçmişte kalmış tarihî bir gerçek olarak sınırlandırmanın etkileri nelerdir?

Tam da bu noktada,Nakba'nın geçmişte yaşanmış bir olay olarak,kabul edilecek,reddedilecek,aşılacak ve sonuçta geçmişte bırakılacak bir olay olarak değerlendirilmesinde çok büyük tehlikeler olduğunu düşünüyorum.Hele ki,kimileri,İsrail'in Nakba'yı kabul etmesi ve bunun için özür dilemesi durumunda Filistinlilerin bağışlamaları ve unutmalarını bile önerdiği ve Nakba'nın yalnızca tarihî anmalarla sınırlı kalması önerdiklerini düşündükçe...Bana göre,Nakba bunlardan hiçbiri değildir ve bu yılı Nakba'nın başlamış ve bitmiş bir olay olarak altmışıncı yıldönümü ilân etmek çok ölümcül bir hatadır.Nakba altmış yıldan daha eski bir gerçekliktir ve hâlen bizimledir,bizimle birlikte yaşamakta,Filistin halkının yaşadığı tüm felâketlerle birlikte tarihi yazmaktadır.Nakba'yı 127 yıldır süren ve hâlen devam eden tarihî bir çağ olarak değerlendiriyorum.1881 yılında Filistin'de ilk Yahudi sömürgeleri başgösterdiğinde,herkes biliyordu ki,bunun sonu gelmeyecek.Dünyanın çoğu Filistinlileri Nakba-sonrası psikolojisi yaşıyormuş gibi göstermeye çalışıyor,ben ise hâlen Nakba zamanlarında yaşadığımız konusunda ısrarcıyım.Bu yıl yapıyor olduklarımız birer anma etkinliği değildir,Filistin'in ve Filistin halkının hâlen sürmekte olan Nakba ile paramparça edilmesine tanıklık etmenin ötesinde bir şey değildir.Tam da bu nedenle,bu yılın Nakba'nın altmışıncı yılı olarak ilân edilmesini reddediyorum ve Nakba zulmüne katlanmanın bir yılı daha olduğunu söylüyorum.Nakba'nın asla geçmişte kalan bir tarihî olay olmadığını tam tersine bugünün tarihi olduğunu ileri sürüyorum.Nakba tam olarak bugünün tarihidir.

Nakba'nın anlamı


Nakba İngilizce'ye "felâket","yıkım" ya da "facia" olarak çevrildiğinde tüm bu çeviriler Nakba'nın Arapça anlamının kapsamını tümüyle karşılamıyor.Siyonizm ve siyonizm takipçileri tarafından Filistin'e ve Filistinlilere karşı işlenmiş bir suç olarak Nakba,"mankubin" sözcüğünden gelmektedir.İngilizce'ye "mankubin" sözcüğünü çevirmek zordur,dili biraz esnetmemiz ve Filistinlileri yıkıma uğramış,felâketlenmiş bir halk olarak tanımlamamız gerekir.Yıkım anlamına gelen Yunan "felâket"inden ya da yıldızların ters bir işaret göndermesi anlamına gelen Latince "felâket"ten farklı olarak,Nakba bir halkın bilinçli olarak yıkımı,bir halkı bilinçli olarak felâkete uğratmaktır,bir ülkenin ve vatandaşlarının çok iyi biçimde plânlanarak yakılıp yıkılmasıdır.Sözcük ilk olarak Arap aydını Constantin Zureiq tarafından Ağustos 1948'te yazılan kısa kitabında ortaya atılmıştır ve Zureiq Nakba sözcüğünü aynen benim burada yazdığım gibi "sürmekte olan" olarak açıklamıştır.

Başlangıçtan beri,Filistin halkı,Nakba'nın ırkçı ve sömürgeci mantığına karşı savaşmışlardır.1880'ler,1890'lar,1910'lar,1920'ler,1930'lar,1940'lar,1950'ler ve 1960'lardan bugüne kadar sömürgecilere karşı mücadele etmişlerdir.Eğer Filistin direnişi Filistin halkının yarısının zorla sürülmesini ve ülkesinin elinden alınmasını engellemiş olsaydı,siyonist resmî belleği de yenmiş olacaktı.Gerçekte,bellek Filistin direnişinin her zaman kilit bileşenlerinden biri oldu.Filistinliler ülkelerinin,kentlerinin,köylerinin orijinal adları konusunda ısrar ettiklerinde yalnızca bir isim için mücadele etmiyordu,siyonizmin ellerinden aldığı toprakların,fiziksel olarak yok ettiği yerlerin coğrafî belleği için mücadele ediyorlardır.Siyonist mezalim öyle bir şeydir ki;İsrail kuruluşu ile birlikte geçen elli yılda Filistinliler diye bir halkın hattâ bir sözcüğün dahi varolduğunu kabul etmemektir.Siyonistler için "Filistin" sözcüğü onları yok edecek lânetli bir sözcük gibidir.Ancak bu konuda haksız değildirler,çünkü Filistin sözcüğü tek başına onların tüm resmî belleklerine karşı direnişin en güçlü biçimlerinden biridir.Filistin adı,ayrıca Filistin kültürünün ve yaşamının devam ettiğine dair üretken bir söylemdir.Filistin kimliği ve ulusu üzerinden Filistin sözcüğü İsrail'in Filistin-olmayan,Filistinli-olmayan kurgusal belleğini yaratma çabalarını tehdit eden bir sözcüktür.

Filistinli karşı-bellek ise,Filistin'in coğrafî bir yer olarak ortadan kaldırılması konusunda Nakba'nın başarıları ve Filistinlilerin öncesiyle birlikte ulusal bir grup olarak ortadan kaldırılması konusunda Nakba'nın çabaları ile doğrudan bir savaş anlamına geliyor.Nakba'nın başlamasının ardından Filistinlilerin-Filistin'in yaşıyor olması,Nakba'yı tüm çabalara karşın daha az başarılı bir siyonist zafer hâline getirdi.İsrail'in Filistinli vatandaşlarını "İsrail Arapları" olarak adlandırması da bu bağlamda anlaşılabilir ve onların Filistinliliklerini yok etmek amacını taşımaktadır.İsrail'in Filistinli mültecilerin yerleştikleri ülkelerde kalmaları ve o ülkelerin vatandaşlıklarına geçmeleri konusundaki ısrarı da onlardan "Filistin" adını çalma çabalarının bir parçasıdır.

İsrail'in on yıl önceki nihai kararı,Filistin halkının toplam sayısını üçte birine indirme bedeli karşılığında Filistin halkının varlığını kabul etmek oldu.İsrail,işbirlikçi Filistin liderliği ile Oslo Antlaşması'nı imzalayarak Batı Şeria ve Gazze'nin isimlerinin korunması karşılığında geriye kalan tüm Filistin halkının Filistinsizleştirilmesi kararlaştırıldı.Filistin işbirlikçi liderliği Genova antlaşmaları uyarında İsrail'i bir Yahudi devleti olarak tanıdı ve İsrail içinde yaşayan ve Yahudi olmayanların yani Filistin vatandaşlarının üzerine karar verme yetkisini İsrail'e bıraktı.

Ancak bu antlaşma uygulanmadı.Antlaşmanın meşrulaştırılması yönündeki tüm çabalara karşın,Filistin Yönetimi onun ne olduğunun anlaşılmasının önüne geçemedi;İsrail işgâlinin süregitmesi,işgâlin emri altında bir özerklik,Asya ve Afrika'da efendilerine hizmet etmekten başka bir işe yaramayan sistemlerden hiç de farklı olmayan bir mantık,vergileri toplayan,posta işlemlerini yürüten ve Nazilerin Polonya gettolarında Yahudilerin yaşamlarını yönetmek için kurdukları Judenraete-Yahudi Konseyleri ya da Güney Afrika'da apartheid rejimini yaygınlaştırmak için kurulan alternatif Bantustalar.Filistin Yönetimi'nin Filistin ve Yahudi halklarını isimlendirme çabaları daha öncesinde İsrail'in çabalarına olduğu gibi yenilgiye uğradı.Filistinliler kendi isimlerinden ve Filistin'in bir ulus olarak korunmasından vazgeçmediler ve bunun yanı sıra İsrailli olmayan Yahudiler de -İsrail'i ne kadar desteklediklerinden bağımsız olarak- İsrail kimliğine girmemek konusunda ısrarcı oldular.İsimlendirme politikaları,iktidar ve direniş politikalarıdır.İsrail fiziksel ve coğrafik gerçeklikleri dayatmak konusunda başarılı olurken,tarihsel belleği silme çabalarında hiç de başarılı olmadı.Filistinliler her zaman İsrail politikalarının ve İsrail'in kendisinin tarihsel yanlışlığını gösterdi.

Nakba bugündür


Nakba,1948 olaylarına verilen isim olarak adlandırıldığından beri,Nakba'nın devam eden-mevcut bir eylem olarak değil;geçmiş ve bitmiş bir olay olarak tanımlanmasına karşı bir öfke yükselmiştir.Bu epistemolojik bir mücadele değildir;canlı ve politik bir mücadeledir.Nakba'yı geçmiş ve bitmiş bir olay olarak sunmak onun başarısını kabul etmek ve kazanımlarının geri döndürülemez olduğunu söylemek anlamına gelir.Onu tanımlamak için mücadele etmenin anlamsız olduğu ya da Nakba'ya karşı direnişin başarılı olamayacağı anlamına gelir.Nakba'yı geçmiş ve bitmiş bir olay olarak kabul etmek;yaşamın bir gerçekliği olarak onun tarihî ve politik meşruiyetini garanti altına almak ve onun tüm getirilerini bu tarihsel gerçekliğini doğal sonuçları olarak görmek anlamına gelir.Bu nedenle,İsrail'in Filistinli vatandaşlarının bugünkü mücadelesi,siyonist söylemle,anti-sömürgeci talepleri olan ya da ulusal-etnik-toplumsal haklar talep eden normal bir mücadele değil;Nakba'yı tersine çevirmeye çalışan "anormal" bir mücadeledir.

İsrail'in Yahudi olmayan vatandaşları üzerine sorumluluklar ve görevler dayatan,Yahudi dinini ve ırkçı imtiyazları kurumsallaştıran yirmiden fazla kanunu,ki bunları Filistinliler reddetmeye devam etmektedir,Nakba'nın takdisi olarak sunulmaktadır.Gerçekte,kimi İsrail liderleri,son zamanlarda da Tzipi Livni,İsrail'in Filistinli vatandaşlarının kendilerine süregiden Nakba nedeniyle hiçbir zaman eşit haklar vermeyecek olan İsrail'de kalmak yerine kendilerine eşit haklar va'deden ülkelere gönderilmeleri gerektiğini söyledi.Filistinlilere -özellikle Avrupalı Yahudiler tarafından- sıklıkla eğer kendilerini kabul etmeyen bir ülkede yaşamaktansa başka bir ülkeye göç ederlerse "daha büyük bir halk" olacakları hatırlatıldı.Eğer İsrail'deki Filistinliler,orada yaşamaya devam ediyorlarsa Nakba'nın sürmesinin "normal"liğini kabul etmeli ve ikinci sınıf vatandaşlığı da zımmen onaylamalıydı.Onların Nakba'nın etkilerini reddetmeleri İsrail'in Filistinli vatandaşlarının Nakba'nın sonuçlarının tersine döndürülmesi ve İsrail'i bir Yahudi devleti yapan ırkçı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmelerinin temel nedenidir.İsrail ve şimdi de Başkan Bush tüm Filistinlilerin Nakba'nın sonuçlarını kabul etmeye zorlamaktadır.Filistin'i "Yahudi bir devlet"e dönüştüren Nakba'nın geri döndürülemez bir süreç olduğu ve herhangi bir toplumsal-demokratik ya da ulusal mücadelenin Nakba'nın temel kazanımlarını geri döndüremeyeceği söylenmektedir.Filistinli vatandaşların kötü durumu İsrail'e göre Nakba'dan değil onların direnmeye devam etmek konusundaki ısrarlarından kaynaklanmaktadır.

Yirminci ve yirmibirinci yüzyılda savaşın ortasında doğan mülteci kamplarının durumunun da aynı nedenden kaynaklandığı söylenmektedir.İsrail'e göre sorun,Filistinlilerin 1947-1948 olayları sonucunda kendi anavatanlarından sürülmelerinde değil,1948 sonrası tüm Filistinlilerin ve Arap ülkelerinin Nakba'nın geri döndürülemez bir süreç olduğunu kabul etmemeleri ve mültecilerin Arap ülkelerine yerleşmeyi reddetmeleri ya da Arap ülkelerinin Filistinlileri kendi ülkelerine yerleştirmek istememeleridir.Siyonizm buyurur ki;mülteciler Nakba dolayısıyla acı çekmemektedir,onlar Nakba'yı ve "mankubin" olduklarını kabul etmedikleri için acı çekmektedir.

Batı Şeria'daki,Gazze'deki ve Doğu Kudüs'teki Filistinlilere gelince,İsrail der ki;onların sorunları kesin olarak Nakba'dan kaynaklanmamaktadır,tam tersine Arapların Nakba'yı kabul etmemesinden kaynaklanmaktadır.Onların sorunları 1967'de Nakba'nın daimi bir sorun olarak ortaya atılması nedeni ile uluslararası bir soruna dönüşmüştür.Eğer Filistinliler ve onların ittifakları Nakba'yı geçmişte olmuş ve bitmiş bir olay olarak kabul ederlerse,felâket sona erecektir.

Nakba'nın mevcutta süren yıkımlarıyla tamamlanmamış bir eylem olduğu konusundaki ısrar,onun misyonunun da tamamlanmadığını görmek anlamına gelir.Filistin direnişi ise Nakba'nın mevcut ve süregiden zalimliğine karşıdır.İsrail ve onun uluslararası destekçileri Filistinlilerin yenilgiyi kabul etmeleri ve Nakba'yı tanımaları konusunda ısrarcıdır,eğer onlar sürgünü kabul ederlerse,İsrail'de üçüncü sınıf vatandaşlığı kabul ederlerse,1967 zaferini kabul ederlerse,sorunları sona erecektir.Filistinlilerin yaşadıkları zorlukların tümü,İsrail bize öyle buyurur ki,Filistinlilerin savaşı durdurmama konusundaki ısrarından kaynaklanmaktadır.

Avrupalı Yahudiler 1880'lerde Filistinlileri topraklarından attıklarından,yüzyıllardır sahip oldukları topraklarda işçilik bile yapmalarına izin vermediklerinde Filistinliler Nakba'ya karşı direndiler.Filistin direnişi,1930'larda İngiliz destekli siyonistler Nakba'yı canlandırmaya kalktığında üç yıllık büyük bir devrim biçimini aldı.Filistinliler,1947-1948'de topraklarının çoğu zaptedildiğinde ve Yahudi devletin ırkçı yasaları ile işgâl edildiğinde de direndiler.Filistinlilerin Batı Şeria ve Gazze'de devam eden direnişleri,İsrail'in ve New York Times'ın bize söylediğine göre gerçekte daha fazla Nakba'yı çağıran eylemlerdir.Eğer Filistinliler İsrail'in Gazze'yi dünyanın en büyük açık cezaevine çevirmesine karşılık direnmeselerdi,İsrail de onları onları bombalamak zorunda kalmayacaktı,çocukları öldürmek zorunda kalmayacaktı,evleri yıkmak durumunda kalmayacaktı,yalnızca onları açlıktan öldürecek ve ayrımcılık duvarının içinde sıkıştırıp bırakacaktı.Eğer Filistinliler yalnızca "mankubin" olarak kalmayı kabul etselerdi,Nakba'yı onaylasalardı,bitmemiş süreci kabul etselerdi,sonunda tamamen işleri bitirilmiş olacaktı.Bu fetihçi mantık istisnai bir durum değildir,yalnızca İsrail'e özgü değildir.Irak'taki direniş de Amerikan işgâlinin nihai sonucunun/misyonunun önünde bir engel olarak durmuyor mu,ki bu misyon Başkan Bush tarafından beş yıl önce tamamlandığı/bitirildiği deklare edilen bir misyon değil mi?Amerikan misyonunun tamamlanmasını engelleyen Irak direnişidir.

Siyonist ırkçılık


Peki,Filistinlilerin Nakba'ya direnmeye devam etmelerinin nedeni nedir?Özetle,onun sonuçları ve etkileridir.Moshe Dayan bir keresinde Nakba'yı şöyle tanımlamıştı:"Arap köylerinin yerine Yahudi köyleri kuruldu.Artık Arap köylerinin adını bile bilmiyorsunuz ve sizi bundan dolayı suçlamıyorum çünkü onlar artık coğrafî olarak mevcut bile değil.Yalnızca kitaplarda değil,hiçbir yerde yoklar.Mahlul köyünün yerine Nahalal kuruldu,Jibta yerine Gvat kuruldu,Haneyfa yerine Sarid kuruldu,Tel-Shaman yerine Kfar-Yehoshua kuruldu.Bu ülkede eski Arap nüfusuna ait olmayan tek bir yer bulamazsınız."

Filistin direnişin başarısı siyonist "zafer"lerin yeniden adlandırılması konusunda bir başarı kazandı,dünyanın çoğu yerinde ve sınırlı bir biçimde olsa da ABD'nde bile.Dayan'ın sözlerini değiştirirsek;Filistin direnişi ve Filistin'in uğradığı haksızlıklar siyonist zaferlerin ve fetihlerin isimlerini değiştirdi.Pek çoğunuz siyonist zaferlerin adını bilmezsiniz ve sizi bundan ötürü suçlamıyorum.Çünkü daha öncesinde meşru kılınan siyonist tarih kitapları ve propaganda artık hiç de meşru değil.Yalnızca kitaplar değil,siyonist zaferlerin kendileri de isimleri ile anılmıyor artık."İsrail bağımsızlık savaşı" yerine Nakba diyoruz."Yahudi egemenliği" yerine Apartheid,"Plan Dalet" ya da "Yahudilerin atalarının topraklarına dönmeleri" yerine ise Filistinlilerin sürülmesi diyoruz."İsrail demokrasisi" yerine İsrail'in kurumsallaşmış ve legal ırkçılığı;"İsrail Arapları" yerine İsrail'in Filistinli vatandaşları,Balfour deklarasyonunda tanımlandığı gibi "Filistin'de Yahudi olmayan topluluklar" yerine Filistin halkı diyoruz.Bu ülkede Filistinlilerin karşı koymadığı ve direnmediği tek bir siyonist zaferden bahsedilemez.

Filistinliler Nakba'ya karşı azimle direndiler-direnmekteler.Ülkelerini terketmeyi redderek direndiler.Grevlerle,eylemlerle,sivil itaatsizlikle;sanatla,müzikle,dansla;şiirle,tiyatroyla,romanlarla direndiler,direniyorlar.Kendi tarihlerini yazarak,kendi coğrafyalarını belirterek direndiler;yerel ve ulusal davalar açarak,Birleşmiş Milletler'de direndiler.Filistinliler Nakba'ya taşlarla ve silâhlarla direndiler,direniyorlar.Filistin halkının direnme hakkının reddedilmesi -ki bu hak uluslararası hukuk tarafından korunan ve garanti altına alınan bir haktır- yalnızca Filistinlilerin silâh kullanmasını reddeden bir tutum değildir,aynı zamanda onların sanatını,kitaplarını,eylemlerini,Birleşmiş Milletler'e başvurmalarını,Filistin tarihini öğretmelerini,Nakba'yı söyleme dökmelerini ve hattâ Nakba'yı hatırlayıp hatırlatmalarını bile reddeden bir tutumdur.

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarından bu yana siyonist stratejisyenlerin plânladığı biçimiyle,tüm Filistin'in ele geçirilmesi,tüm Arap nüfusundan arındırılması biçimiyle Nakba hâlen sürmektedir.Toprak satıp kazanmalar 1880'lerde başladı ve en büyük hırsızlık 1948'de gerçekleşti.Ancak İsrail yine de tüm toprakları ele geçirmeyi başaramadı.Doğu Kudüs ile Batı Şeria'da süregiden toprak mücadelesi aslında süregiden Nakba'nın bir parçasıdır.Siyonizmin Araplardan arındırılmış bir İsrail oluşturma plânları devam etmektedir.Eğer İsrail uluslararası hukuk uyarınca tüm Filistinlileri sürmeyi başaramazsa,başka bir kurnaz plân geliştirmektedir;sürgün edemediği tüm Filistinlileri bir ayrımcılık duvarının içine hapsetmek -ki kendisi burayı Filistin Devleti olarak adlandırmaktadır- İsrail'in tüm Filistinli vatandaşlarını da bu ayrımcılık duvarının içine yerleştirmek.Nihai sonuç duvarların dışında Araplardan arındırılmış bir İsrail olacaktır.Bu Nakba çabaları,Filistin Yönetimi'nin ve Arap hükümetlerinin ABD sponsorluğundaki işbirliği ile devam etmektedir.

500'den fazla Filistin köyünün yıkımı 1948'de değil siyonist fetihi takip eden yıllar içerisinde gerçekleşmiştir.1880'lerde Filistinlileri topraklarından sürme mücadelesi Kasım 1947'de doruk noktasına ulaşarak devam etmiştir.Siyonist güçlerin 14 Mayıs 1948'den önce 400 bin Filistinliyi topraklarından sürdüğünü hatırlamak önemlidir.Yüzbinlerce Filistinli 1950'lerde ve 1967 sonrasında topraklarından sürülmüştür.İsrail'i provoke eden,Filistinlilerin varlığıdır.Eğer Filistinliler topraklarından ayrılmayı,Filistin'i terketmeyi kabul etselerdi,İsrail onlara daha fazla sürgün olmayacağını söylerdi.Tam da burada,siyonizmin sürgünler ve yerinden etmeler konusunda yalnızca Filistinlilere yönelmediğini belirtmek zorundayım.Kurulduğu günden bu yana,siyonizm ve İsrail her zaman dünya Yahudilerine İsrail'e gelmeleri konusunda baskı yaptı.Filistinliler gibi İsrail dışında yaşayan pek çok Yahudi de İsrail'in onları yerinden etme politikalarına karşı durdu.Şimdi,İsrail sınırları dışındaki Yahudileri içeri çekme gücüne sahip konumda değil,ancak hâlen Filistinliler ne kadar direnirse dirensin onları yerlerinden etme azmine sahip.

Direniş bugündür


Filistin direnişi bugün pek çok cephede aktif durumdadır.İsrail'in içinde yaşayan Filistinlilerin yürüttükleri temel kampanyalardan biri İsrail'in ırkçı yasalarını geri çekmesi üzerinedir.Bu bağlamda pek çok öneri ve belge hazırlanmış durumda.Bu kampanya uluslararası bir düzeye taşınmalı.Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar İsrail'in bu ırkçı yasalarının ortadan kaldırılması konusunda sorumluluk üstlenmeli.Bu,1975'te olduğu gibi slogancı bir biçimde siyonist ırkçılığa karşı çağrı yapılması biçimde değil,İsrail'in kurumsal olarak nasıl ırkçı olduğunun ortaya konulması,uluslararası düzeyde kabul edilmesi ve bu ırkçı yasaların geri çekilmesi için yürütülmesi gereken bir kampanya.

Filistinliler ve Filistin halkının dostları ayrıca,İsrail savaş suçlarına son verene,Batı Şeria ve Gazze'de işgâli sona erdirene kadar İsrail ürünlerine yönelik bir boykot çağrısı yaptılar.Bu da şimdiye kadar pek çok kazanım elde eden diğer önemli bir kampanya.

Filistinliler her yerde acı çekmeye devam ediyor.Gazzeliler son yılların en kötü durumunu yaşıyor ve onlar İsrail'in ve İsrail'in Filistinli işbirlikçilerinin kurallarını kabul etmedikleri,demokratik biçimde seçilmiş hükümetlerinin devrilmesine karşı durdukları,Batı Şeria'ya dayatılanların kendilerine dayatılmasını reddettikleri için cezalandırılıyor.İsrail'in savaş suçları tırmanarak sürüyor ve Gazzelerin direnmekten ve azmetmekten başka seçenekleri yok.

Nakba'ya direnerek Filistinliler tüm dünyaya bunun geçmişte kalmış bir olay olmadığını gösterdiler.İsrail'e direnerek,Filistinliler tüm dünyayı Nakba'nın bugünün bir olayı olduğuna tanıklık etmeye çağırdılar ve Nakba'nın geri çevirilebilir bir süreç olduğunu gösterdiler.Ve bu,İsrail'in ve siyonist hareketi çığırından çıkaran bir durum oldu.İsrail'in Filistin'i sömürgeleştirerek,tüm Filistinlileri sürerek,tüm Yahudileri kendi kolonisinde toplayarak bu görevini tamamlayamaması,projesinin bugün de sürmesine neden oldu.

İsrail bu durumu kendini kurban edilmelerinin meşruiyetini reddeden kendi kurbanlarının kurbanıymış gibi gösterme projesi olarak kullanırken,aynı zamanda bu projenin her zaman tersine çevirilebilir olduğunu da kavradı.İsrail'in Filistin halkına yönelik zalimliği onun Filistin halkının direnişinin sömürgeci projeyi tersine çevirebilecek güçte olduğuna inanmasından kaynaklanmaktadır.İsrail için sorun teşkil eden geçmişte Arap nüfusuna sahip olmayan tek bir yer bulamaması değil,aynı zamanda bugün de sanal "Yahudi devleti"nde Arap nüfusuna sahip olmayan bir yer olmamasıdır.

Nakba'nın kesinlikle tamamlanmamış bir süreç olarak kalmasının nedeni,Filistinlilerin Nakba'nın bir "mankubin"e dönüşmesine karşı direnişleridir.Ve dolayısıyla bu yılki anmalarda yalnızca Nakba'nın bir yılına daha değil,direnişin de bir yılına daha tanıklık ettik.Filistinlilere Nakba'yı tanımalarını öğütleyenler,Nakba'nın dizginsiz zalimliğinin sürmesine de izin vereceklerdir.Filistinliler tüm bunları çok iyi bilmektedir.Nakba'yı sona erdirmenin tek yolu,Filistinlilerin ısrar ettiği gibi,ona direnmeye devam etmektir...

Not:Makale ilk kez Al-Ahram dergisinde yayınlanmış,http://www.electronicintifa.net adresinden alıntılanarak çevrilmiştir.

*Prof.Joseph A. Massad,Nakba'ya direnmek,Al-Ahram;Atılım;İsrail Apartheid'ı Haftası,13 Mart 2011.

https://israilapartheidhaftasi.wordpress.com/2011/03/13/nakba%E2%80%99ya-direnmek-joseph-massad/

29 Kasım 2017 Çarşamba

Babayan'ın tanıklığıyla Antep 1915-1922/Dr.Ümit Kurt*

1915 Ermeni Soykırımı'ndan sağ kurtulan Antepli Ermeni din adamı Nerses Babayan'ın tehcir sırasında ve sonrasında yaşadıklarını kendi ağzından aktaran,"Günlüğümden Sayfalar",Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayınlandı.Kitabın çevirmeni ve derleyeni,kendisi de Antep ve Antep Ermenileri üzerine çalışan bir tarihçi olan Ümit Kurt'la Babayan'ın günlüğü ve Antep'te 1915-1922 döneminde yaşananlar hakkında konuştuk.

-Sadece kitabın çevirmeni değil,aynı zamanda Antep üzerine çalışan bir tarihçisiniz.Babayan'ın günlüğünün Antep'in yakın tarihini anlamamız açısından önemi nedir?


Nerses Babayan'ın günlüğü Antep Ermenilerinin sözkonusu dönemde maruz kaldıkları temelsiz suçlamalara dayalı tutuklamaları,ev baskınlarını,tehcir ve katliamları;tehcir edildikleri bölgelerde başlarından geçenleri ve bütün zorluklara rağmen hayatta kalma mücadelelerini gözler önüne seren birincil bir kaynak.Bütün bunların ötesinde topyekûn bu olayları yaşayan bir tanıklık.Günlüğün bir diğer önemi Antep Ermenilerinin 1918 sonuna doğru memleketlerine geri dönüş sürecini ve sonrasında Antep'in Fransızlar tarafından işgâliyle birlikte vuku bulan harbi günü gününe kayıt altına almış olması.Bu sayede bilhassa bu harbin bir tarafı olan Antep Ermenilerinin mücadelesini,örgütlenmesini,cemaat içinde yaşanan ihtilafları bütün boyutları ve detaylarıyla anlayabiliyoruz.

Ancak daha da önemlisi "Günlüğümden Sayfalar" Ermenileri bu tarihin aktif bir aktörü ve aynı zamanda kurucusu olarak değerlendirmemize cevaz veren bir tarihsel anlatı.Bilhassa Türkiye'de mikro ve yerel düzeyde kitlesel/kolektif şiddet çalışan araştırmacılar için mağdur grubunun maruz kaldığı total şiddeti nasıl anlamlandırdığını,ne gibi direniş mekanizmaları geliştirdiğini ve aynı zamanda sözkonusu grup içinde yaşanan çatışmaları analiz etmeleri açısından eşine az rastlanır bir tarihsel materyal.Dolayısıyla Antep özelinde şehrin oldukça kritik bir öneme haiz 1915-1922 döneminin tarihini "orada" olan Babayan'ın kendi yaşadıklarının süzgecinden geçirerek ortaya koyan bir çalışmadan bahsediyoruz.

-Babayan,günlüğünde sık sık "Hristiyan büyük güçler" ve onların "rezil ve onursuz politikası"ndan söz ediyor.Günlüğün 67. sayfasında "Ermeniler bir kere daha Hristiyan büyük güçlerin rezil ve onursuz politikasının kurbanları oldular" ifadesi yer alıyor.Bu saptama Antep'in yerel tarihi açısından ne kadar gerçeklere uygun?


Esasında burada Babayan'ın kastettiği büyük ölçüde şehri Ekim-Kasım 1919'da İngilizlerden teslim alan Fransız askerî güçleri ve otoriteleri.Bu işgâlle birlikte Antepli Ermenilerin şehre dönüşleri yoğunlaşıyor.Yine bu dönemde Fransız askerî birlikleri içinde Mısır'daki Port-Said'ten ve Kilikya bölgesinden gelen Ermenilerden müteşekkil bir Ermeni lejyonu var.Bunların şehirdeki varlığı Ermenilerin dönüş sürecini de hızlandırıyor.Dolayısıyla Ermeniler açısından Fransızlara yönelik ciddi bir güven sözkonusu.Ancak bu güven ciddi anlamda zedeleniyor.

1 Nisan 1920'de başlayan ve Ermeni tarihyazımında "Ermenilerin Varoluş Mücadelesi" ve/veya "Antep Kahramanlık Savaşı" olarak adlandırılan şehirdeki Kemalist/millici kuvvetler ile Fransız askerî güçleri arasında meydana gelen harpte Ermeniler son ana kadar tarafsız kalmalarına rağmen Fransızların zorlamasıyla onların yanında harbe iştirak ettiler.Bu harpte Fransızlara ciddi askerî ve lojistik destek sağladılar ve bu destek sayesinde Fransızlar Şubat 1921'de şehri tamamen kontrolü altına aldı.

Ancak daha sonraki diplomatik gelişmeler Ermenilerin aleyhine cereyan etti.Zira,Fransızlar Ankara'daki Kemalist hükümet ile anlaşarak şehri millici güçlere teslim etti.Bu Ermeniler için tabii hayal kırıklığının ötesinde ciddi bir yıkım idi.Fransızların bu diplomatik manevrasıyla Ermeniler şehirde bir anda kendilerini onları istemeyen,Antep'i terketmelerini bekleyen ve bunun için zorlayan Türk-Müslüman cemaatle karşı karşıya buldular.Fransız mandası altına bulunan Suriye ve Lübnan'a gitmek zorunda bırakılan Ermenilerin kendilerine verilen sözlere rağmen ne can ne de mal güvenlikleri sağlandı.Hattâ Fransızlar bir süre buralara gidebilmek için gerekli olan pasaportları Ermenilere vermekten vazgeçti.Dolayısıyla bütün bu süreçler gözönüne alındığında Ermeniler açısından ciddi bir yalnız bırakılma ve kaderine terkedilme durumu sözkonusuydu ve bunun müsebbibi olarak da "Hristiyan" bir büyük güç olan Fransızlar görüldü.

Yalnız bir noktanın altını çizmek de fayda var:"Hristiyan büyük güçler" ve onların "rezil ve onursuz politikası" söylemi sadece bir din adamı olarak Nerses Babayan'a özgü değil.Der Nerses Tavukçuyan'ın da anılarına baktığınızda aynı söylemi görürsünüz.Zira Tavukçuyan 1919'da Antep'te kurulan Ermeni Millî Birliği'nin başkanıydı.Şehirdeki Ermeni cemaatinin sadece uhrevî değil aynı zamanda cismanî lideriydi.Türkiye'de tarihyazımının "Antep Savunması" olarak kodifiye ettiği harpte Ermenilerin önderliğini üstlenmişti.Gerek Fransız gerekse de millici güçlerle yapılan müzakerelerde Ermenilerin siyasî temsilcisi olarak görev yapan bir din adamıydı.Yerevan'daki Ermenistan Millî Arşivleri'nde yaptığım araştırmalar sonucunda kendisinin Şubat-Aralık 1921 arası dönemde 1919'daki Paris Barış Konferansı'nda Ermeni Delegasyonu'nda yer alan Arşak Çobanyan ile yazışmalarına ulaştım.Bu yazışmalarda Tavukçuyan son derece açık ve sert bir biçimde Fransızların politikalarını eleştirmekte;kendilerine ihanet ettiklerini vurgulamakta ve can güvenliklerinin tehlikede olduklarını defaatle vurguluyor.Ve Fransızlardan tıpkı Babayan'ın günlüğüne kaydettiği cümlelerle bahsediyor.

-Babayan'ın günlüğü sadece 1915 için değil,1918-1921 arasında yaşanan tarihsel olaylarla ilgili de önemli bir tanıklık içeriyor.Antep tarihinin aynı dönemi üzerine yazılmış tarihi araştırmalarda,anı ve günlüklerde geçen görüş ve izlenimlerle Babayan'ın günlüğü ne derece örtüşüyor?


Öncelikle Antep özelinde 1918-1921 arası dönem üzerine Türkçe literatürde mebzul miktarda kaynak var.Bunlar anı,hatırat ve arşiv malzemesine dayalı ikincil kaynaklardan oluşuyor.Bizatihi bu döneme şahit olan ve Antep harbine iştirak edenlerin hatıratları mevcut.Bunun yanında yüksek lisans ve doktora tezleri de var.Ancak bu araştırmalarda ilgili dönem itibariyle Antep'i resmî Türk tarih anlatısının mikro ölçekte somutlaştığı yerlerden biri olarak görüyoruz.Ayntap'tan Antep'e ve en son hâliyle ise bu tarihyazımının uygun gördüğü biçimde Gaziantep'e evrilen bir şehrin hikâyesinden bahsediyoruz.Anteplilik kimliği ve Antep,Gaziantep'e dönüştürülürken aynı zamanda bir Türk ve Sünni şehri olma vasfı da kazandırılıyordu.Aslında bu bir kimlik inşası süreciydi.Anthony Smith bu süreci bir toprak parçasının,bölgenin veya mekânın içinde mukîm olanlarla birlikte "etnisiteleştirilmesi" olarak tasvir ediyor.Bu inşa sürecinden hem şehrin bizatihi kendisi hem onun maddî ve manevî çehresini oluşturan tarihsel aktörler de etkilendi.

Esas itibariyle ulusal tarih veya resmî tarih anlatısı kendi tarihini "oluştururken" unutulması ve unutturulması gereken bazı olayları rafa kaldırır,yeni aktörler yaratır ve yeni bir rejim için,yeni bir toplum tasavvuru yaratmak adına bazı kişileri ise unutturur,önemsizleştirir.Ulusal düzeyde kurulan bu anlatının yerel düzlemde de tezahürleri ve alıcıları mevcuttur.Türk ulusal tarihyazımı aynı zamanda bir kimlik yaratım sürecidir ve bu süreçler at başı gitmiştir.Yaratılan bu kimliği tanımlayan iki mümeyyiz vasıf vardır:Bunlardan biri Türk olmak yani Türklük ve diğeri ise Sünni bir İslâm inancı yani Sünni Müslüman bir topluluğa mensubiyet.Bu tarih ve kimlik inşası yerelde de karşılığını bulmuştur.İşte Antep'in tarihi de esasında yukarıda bahsi geçen büyük tarih anlatısına ve bu anlatının inşa ettiği kimliğe bağlı olarak bizatihi bu kimliğin yaratıcıları ve kimliğe mensup yerel literati [okur-yazar] tarafından kaleme alınmış.

Soruya geri dönersek Antep tarihinin aynı dönemi üzerine Ermenice anı ve günlüklerde geçen görüş ve izlenimlerle Babayan'ın günlüğü büyük ölçüde örtüşüyor.Buna örnek olarak A. Gesar'ın "Aintabi Koyamarde (Antep'in Varoluş Mücadelesi)";Der Nerses Tavukçuyan'ın "Darabanki Orakrutyun (Bedbaht Günlerin Güncesi)";Kevork A. Sarafyan'ın "Aintabi Herosamarde (Antep Kahramanlık Harbi)" ve Kevork Barsumyan'ın "Badmutyun Aintabi H. H. Taşnaksutyun 1898-1922 (Antep Ermeni Devrimci Federasyonu'nun Tarihi,1898-1922)" gibi kaynakları verebilirim.

-En son Türkiye'de Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın günlüklerine dair tarihçiler arasında yaşanan tartışmaları ve polemikleri hatırlayınca benzer tepkilerin Babayan'ın günlüğü için de sözkonusu olup olmayacağı sorusu akıllara geliyor.Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?


Tabii arşiv belgeleri ile karşılaştırıldığında tarihsel malzeme olarak kişisel anlatıların objektifliği ve "bilimselliği" her daim tartışma konusu olagelmiş.Bu türden canlı tanıklıkların tarihsel olayları ve aktörleri sahih ve objektif olarak ortaya koymalarının mümkün olmadığı ileri sürülür.Bu konvansiyonel görüşe göre anı,otobiyografi ve günlük niteliğindeki materyallere ihtiyatla yaklaşılması,güvenilirlik ve geçerliliklerinin test edilmesi elzemdir.Zira bu türden metodolojik kaygılarla sözkonusu materyallere tarihsel "belge" demekten bile imtina edilir.Bir kimya laboratuvarında deney yapan bilim insanı edasıyla yazılan tarihlerde kişisel anlatılara deneyin bağımlı değişkenleri muamelesi yapılır.

Anı,otobiyografi ve günlük türü metinler dönemin tanığı farklı aktörlerin olguları ne denli tutarlı analiz ettikleriyle değil bize neyi,nasıl anlattıklarıyla değerlendirilmeli,incelenmelidir.Bir başka deyişle bu anlatıları pür gerçek(çi)lik ve objektiflik kıstasıyla yargılamak yerine;onların,çoklu hakikatler,tahayyüller ve kurgular üzerine düşünmemizi sağladıklarına vurgu yapılmalı.

Bu bağlamda tarihsel kurguların ete kemiğe büründürülmesinde bu tür tanıklıklar ve öznel hikâyeler vazgeçilmez önemdedir.Şüphesiz ki bunları kaleme alan kişiler tarihi kendi subjektif pencerelerinden yeniden inşa ederler.Ancak asla unutulmaması gerekir ki,hiçbir belge ve arşiv malzemesi de tarihsel bağlamdan kopartılarak anlamlandırılamaz ve onları üreten aktörlerin siyasal,sınıfsal ve kültürel konum,çıkar,arzu ve önyargılarından ayrı düşünülemez.Bu durum tarihyazımında bir malzemeler hiyerarşisi kurmanın zorluğuna işaret ediyor.Daha verimli bir tartışma,spesifik bir araştırmanın sorunsallarına nasıl bir metodolojik stratejiyle ve buna denk düşen ne tür kaynak referansıyla yaklaşmanın bizi en çok sesli,en kompozit kurgu ve anlatıya götürebileceğidir.

Bana kalırsa son dönemde Türkiye'de tarihyazımı ve metodolojisi açısından Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın hatıratı üzerine yapılan tartışmalar bu önemli noktayı bize bir kez daha hatırlattı.Açıkçası benim konuya bakışım şudur:Bir tarihçi açısından önemli olan elindeki malzemenin -bu hatırat olur,günlük olur,belge ve/veya arşiv malzemesi olur- sahih olup olmadığı değil bizatihi "anlatının" kendisidir.Son tahlilde ilgili malzeme bu anlatıyı besleyen,kurgulayan ve yeniden inşa edilmesini sağlayan araçlardır.Esas olan hikâyedir,anlatıdır...

*Dr.Ümit Kurt,Babayan'ın tanıklığıyla Antep 1915-1922,Röportaj:Ferda Balancar,Agos,14 Kasım 2017.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/19686/babayanin-tanikligiyla-antep-1915-22

27 Kasım 2017 Pazartesi

Fidel Castro:Bir Filistin dostundan fazlası,çok daha fazlası/Richard Becker*

Ekim 1973 savaşının ardından Küba,İsrail'le olan diplomatik ilişkileri kesti.Ertesi yıl,Filistin Kurtuluş Örgütü Genel Sekreteri Yasser Arafat Havana'yı ziyaret ettiğinde bir devlet başkanı gibi karşılandı ve daha sonra Küba'da bir Filistin Büyükelçiliği açıldı.

Komutan Fidel Castro ve yoldaşlarının liderliği altında Küba,dünya çapındaki devrimci ve ilerici hareketleri desteklemede çok büyük bir rol,görece küçük bir ülkeden beklenebilecek olandan çok daha büyük bir rol oynadı.Devrimci Küba'nın bazı eylemleri,örneğin CIA ve Güney Afrika'nın 1970'li ve 1980'li yıllarda Angola'yı ele geçirme girişiminin başarısızlığa uğratılmasındaki rolü iyi bilinir.Sonuç alıcı Cuito Cuanavale muharebesi yalnızca Angola halkı için bir zafer olmakla kalmamış,aynı zamanda bizzat Güney Afrika'daki apartheid rejiminin çöküşünde kilit bir faktör olmuştu.Küba'nın Latin Amerika'daki sayısız hareketle olan dayanışması da yaygın şekilde belgelenmiştir.

Daha az bilinen bir şey ise,Küba'nın Filistin mücadelesiyle ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki başka mücadelelerle olan dayanışmasının tarihidir ki bu,1959 devriminden yalnızca aylarla ifade edilecek bir süre sonra başlamıştır.Zaferden birkaç ay sonra Raul Castro ve Che Guevara Kahire'yi ziyaret edip merkezi burada bulunan Afrikalı kurtuluş hareketleriyle temas kurduktan sonra,o dönemde Mısır yönetimi altında olan Gazze'yi de ziyaret edip Filistin davasıyla olan dayanışmalarını ifade etmişti.

Küba 1964 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü'nün kuruluşunu selâmladı ve ertesi yıl Fatah hareketiyle bağlar kurdu.1960'ların sonlarında Küba ile Suriye'nin solcu hükümeti arasında yakın bir ittifak gelişti ve o dönemde her ikisi de,Filistin Kurtuluş Örgütü içinde baskın güç hâline geldikten sonra Fatah'ı destekledi.Küba,hem Fatah'a,hem de Filistin Kurtuluş Örgütü içindeki ikinci ve üçüncü en büyük örgütler olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi'ne siyasî destek,eğitim desteği ve askerî destek sundu.

1966'da Havana'da yapılan Üç Kıta Konferansı,Asya,Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin "sömürgeciliğe,yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme" karşı mücadelede birleşmesi çağrısı yaptı.Kapanış konuşmasında Fidel,konferansın Filistin halkına verdiği "sıcak destek"ten söz etti.

Ekim 1973 savaşının ardından Küba,İsrail'le olan diplomatik ilişkileri kesti.Ertesi yıl,Filistin Kurtuluş Örgütü Genel Sekreteri Yasser Arafat Havana'yı ziyaret ettiğinde bir devlet başkanı gibi karşılandı ve daha sonra Küba'da bir Filistin Büyükelçiliği açıldı.

1975 yılında Küba,Birleşmiş Milletler'in Siyonizm'i "bir ırkçılık ve ırksal ayrımcılık biçimi" olarak tanımlayan ve 97 kabul,35 red oyu ve 32 çekinser oy çıkmasıyla geçen 3379 sayılı karar tasarısının destekçilerinden biri oldu.

Mısır'ı diğer Arap devletlerinden ayıran ve Filistinlilere ağır bir darbe indiren 1978 Camp David Antlaşması sonrasında Küba;Suriye,Libya,Cezayir ve Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti'nden oluşan "Azim Cephesi"ni destekledi.Camp David Antlaşması,İsrail'in Lübnan ve Filistin mülteci kamplarına düzenlediği cani saldırılar için yolu döşemişti.30 bini aşkın insanın ölümüne sebep olan bu saldırılar Küba hükümeti tarafından kınandı.

Küba,1987 sonlarında başlayan kitlesel Filistin intifadasına güçlü destek verdi.

İsrail'in Gazze'ye düzenlediği ve 1,460'tan fazla Filistinlinin ölümüne,10 binden fazlasının yaralanmasına sebep olan 2014 saldırısı esnasında [resmî rakamlara göre 2014 saldırısında hayatını kaybeden Filistinli sayısı 2,251'dir-Ç.N.] Fidel,"Neden bu ülkenin (İsrail) hükümeti dünyanın,bugün Filistin halkına karşı işlenen bu korkunç soykırım karşısında vurdumduymaz olacağını düşünüyor?" diye yazdı.

Önde gelen Filistinli örgütler,Fidel'in ölümünün ardından taziye mesajları yayınladı ve Filistin çapında dayanışma gösterileri düzenlendi.Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin mesajı,Fidel Castro'nun tarihsel rolü hakkında çok şey söylüyordu:

"Angola'dan Güney Afrika'ya,Filistin'den Mozambik'e,Bolivya'dan El Salvador'a,Castro'nun uluslararası devrimci dayanışma ve mücadele mirası,devrim,demokrasi ve sosyalizm yolunda sınırları aşan bir pratiğin örneğini teşkil etmeye devam ediyor..."

*Richard Becker,Fidel Castro:Bir Filistin dostundan fazlası,çok daha fazlası,
Global Research/Telesur;(çev.) Selim Sezer,Medya Şafak,5 Aralık 2016.

http://medyasafak.net/haber/2163/fidel-castro--bir-filistin-dostundan-fazlasi-cok-daha-fazlasi

22 Kasım 2017 Çarşamba

Mehmet Perinçek Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ni nasıl sansürledi?/Doç.Dr.Candan Badem*

Doç.Dr. Candan Badem,Mehmet Perinçek'in "150 Belgede Ermeni Meselesi" kitabında yer alan Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ndeki konuya ilişkin makaleyi sansürleyerek çarpıtmasını İleri'ye yazdı:Mehmet Perinçek Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ni nasıl sansürledi?
Mehmet Perinçek,Rus Devlet Arşivleri'nden "150 Belgede Ermeni Meselesi" (İstanbul:Kırmızı Kedi Yayınları,genişletilmiş altıncı basım,2013) adlı kitabında ve başka yerlerde Ermeni milliyetçi partisi Taşnaktsütyun'un işlediği cinayet vb. suçlara dair Çarlık ve Sovyet arşivlerinden belgeler yayımlayarak bunların güya "Türkiye'nin tezlerini esas olarak doğruladığı"nı ve Ermeni Soykırımı'nın "uluslararası bir yalan olduğu"nu "tartışmasız bir biçimde gözler önüne serdiği"ni iddia ediyor (a.g.e.,sayfa 22.) Yine Mehmet Perinçek'e göre "halklar arasında karşılıklı kırımlar (mukatele) yaşanmıştır","Çarlık Rusyası ordularında 200.000 Ermeni askeri savaşmıştır","Osmanlı/Türk devleti ile çeteler arasında çatışmalarda karşılıklı kayıplar verilmiştir" ve "Osmanlı Devleti ve Müslüman halk savaş önlemleri almış ve ayaklanan Ermeni çetelerini bastırarak haklı bir savaş vermiştir,kendi vatanını savunmuştur" (a.g.e.)

Hemen söyleyeyim,Mehmet Perinçek'in bütün bu iddiaları yalandır,çarpıtmadır,eksik bilgidir,tahrifattır,falsifikasyondur.Örneğin Çarlık ordusunda 200.000 Ermeni askeri olduğu doğrudur,ancak bunlar a)Rusya tebaasıdır,b) Bunların ezici çoğunluğu Kafkas Cephesi'nde Osmanlı'ya karşı değil Batı Cephesi'nde Almanya'ya karşı savaşmışlardır.Bu örnekte görüldüğü gibi Mehmet Perinçek gerçekliğin sadece bir yüzünü göstererek tablonun tümünü görmemizi engelliyor.Mehmet Perinçek'in yöntemi faşizmin yöntemidir:Devleti 1913'te darbeyle ele geçirmiş olan İttihatçı çetenin,1915'te,silâhsız,suçsuz,sivil Osmanlı Ermeni halkına ve askere alınarak eline silâh verilmeden Amele Taburları'nda çalıştırılan Ermeni erkeklerine karşı,ülkenin her yerinde,savaşla ve çetelerle ilişkili olup olmadığına bakmaksızın,plânlı ve programlı bir şekilde,devletin polisi,jandarması,Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri ve Türk ve Kürt sivil faşist çeteler eliyle kadın,çocuk,yaşlı demeden bütün Ermeni halkına karşı (İstanbul Ermenileri kısmen hariç olmak üzere) uygulamış olduğu ve yüzbinlerce Osmanlı Ermeni'sinin ölümüyle sonuçlanan soykırım veya etnik temizliğin karşısına Taşnak ve başka Ermeni çetelerinin ve Rus ordusundaki birkaç bin Ermeni gönüllüsünün sadece belli yerlerde (çoğu Doğu Anadolu'da ve esas kısmı Osmanlı Devleti dışında,Kars,Iğdır ve Azerbaycan'da) meydana gelen,çoğu intikam amaçlı ve Osmanlı tarafındaki kurbanları binlerle ifade edilen kör milliyetçi terör,katliam ve etnik temizliğini koymak ve bunu "karşılıklı" kırım ve "vatan savunması" diye sunmak.Buna göre,Edirne'de,İzmit'te,Bursa'da,Konya'da,Ankara'da vb. yaşayan,Doğu Anadolu'daki savaşla hiçbir ilgisi olmayan,tek suçu Ermeni olmak olan yetmişlik ninelerin ve küçücük çocukların,politikaya bulaşmayan,işinde gücünde çalışan insanların,yolda ve gittikleri yerde hayatta kalmaları için hiçbir tedbir almaksızın Suriye çöllerine doğru ölüme gönderilmesi,yolda çeteler eliyle soyulması,katledilmesi ve tecavüze uğraması "vatan savunması"dır!Buna inanmak için miliyetçi düşmanlıkla gözü kör olmak,faşist tezlere angaje olmak,ayrıca çok vicdansız olmak gerekir.

Bu kısa yazıda Mehmet Perinçek'in ve öteki Soykırım inkârcılarının bütün tezlerine yanıt vermek mümkün değil tabii.Bu yazıda Bolşeviklerin sözleri ve eylemleri kesinlikle bu Soykırım inkârcılarının bize "Türkiye'nin tezi" diye sundukları sağcı,milliyetçi,inkârcı resmî tezi doğrulamadığına değineceğim.Bolşevikler iktidara geldiklerinde Soykırım büyük ölçüde olup bitmişti ve Taşnak Partisi'nin İngiliz,Fransız ve ABD emperyalizmine uşaklık eden politikasından dolayı ve Rusya'da süren iç savaşta hem Beyaz Ordu'lar hem de dünya emperyalizminin kıskacında olan Bolşeviklerin onlara karşı savaşmaktan ve Kemalistlerle işbirliği yapmaktan başka çareleri yoktu.Sovyet Rusya desteğiyle Ermenistan'da Sovyet iktidarı kurulmasaydı Gümrü'yü işgâl etmiş olan Kâzım Karabekir ordusu Yerevan'ı da işgâl ederek Ermeni devletini tamamen yok edebilirdi ve halklar arasındaki düşmanlık ve savaş artarak devam edebilirdi.Mehmet Perinçek'in arşivlerden cımbızlayarak seçtiği belgeler Taşnakların terörünü kanıtlar,ancak Ermeni milleti Taşnaklardan ibaret değildir.

Şimdi Mehmet Perinçek'in belgeleri ve o belgelerin içindekileri nasıl cımbızla seçtiğine örnek olarak Sovyet etnolog ve şarkiyatçı Vladimir Aleksandrovich Gurko-Kryazhin'in Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nin 1926'daki birinci basımına yazmış olduğu "Ermeni sorunu" maddesini yukarıda geçen kitabında nasıl sansürlediğini ve çarpıttığını görelim.

Mehmet Perinçek kitabına birinci belge olarak Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ndeki makaleyi almış ve benim saptadığım kadarıyla ikisi hiç belirtilmemiş,yedisi de (...) işaretinin arkasına saklanmış olmak üzere dokuz yerde sansürlemiş ve bir cümlede ciddi bir çarpıtma yapmıştır.Şimdi bunları teker teker görelim:

1-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 32'de sansürlenen pasajda,Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Gurko-Kryazhin,Abdülhamid'in "Ermenileri bitirerek Ermeni meselesini bitirmek" (pokonchit s armyanskim voprosom,pokonchiv s armyanami) politikasından ve Ermeni pogromları için Hamidiye Alayları'nı kurmasından söz ediyor.
2-Mehmet Perinçek'in kitabında sayfa 32'de sansürlediği ikinci pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Abdülhamid'in Ermenilere uyguladığı kitlesel kıyımlarından,1894-1896 katliamlarından söz ediyor.
3-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 33'te ikinci satırda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı 1908 Devrimi sonrası 1909 Adana Katliamı'nı anlatıyor,mahdum Mehmet Perinçek burayı da sansürlemiş,üstelik bu kez (...) işareti de koymamış!Mehmet Perinçek'in kırparak değiştirdiği ve sansürlediği cümlenin tam çevirisi şöyle:"Yeni rejimde Ermenilerin durumunda en ufak bir iyileşme olmadı:1909'da Kilikya'da yeni bir kıyım oldu,bu kıyımda 20 binden fazla Ermeni mağdur oldu ve Jön Türk hükümeti suçlulara hafif cezalar vermekle yetindi."
4-Yine a.g.e.,sayfa 33'te,Mehmet Perinçek'in "Türk hükümeti buna sert önlemlerle karşılık verdi.(...) Sonuç olarak savaşta 300.000 kişi öldürüldü" diye verdiği pasajın orijinalinden tam ve doğru çevirisi şöyle:"Türk hükümeti buna çok zalimce baskı önlemleriyle karşılık verdi,Rus askerlerinin Türkiye-Kafkasya Cephesi'ndeki başarıları ortaya çıkınca da Ermenileri plânlı ve herkesi kapsayacak biçimde yok etmeye girişti.Bu sonuncusu güvenilmeyen Ermeni nüfusu askerî harekât bölgesinden Mezopotamya'ya göç ettirme görüntüsü altında gerçekleştirildi.Ancak pratikte bu örgütlü ve olağan-dışı zalimlikte bir kıyıma dönüştü.Sonuçta yaklaşık 300 bin kişi öldürüldü." Görüldüğü gibi Mehmet Perinçek hem işine gelmeyen cümleleri sansürlemiş hem de bir cümleyi çarpıtmış:Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı "sonuç olarak yaklaşık 300 bin kişi öldürüldü" derken Mehmet Perinçek bunu "sonuç olarak savaşta 300 bin kişi öldürüldü" diye çevirmiş ve araya metnin Rusça aslında olmayan "savaşta" sözcüğünü eklemiş!Tahrifata bakar mısınız!Bu pasajın Rusça orijinalini buraya alıyorum:"Турецкое правительство ответило на это жесточайшими репрессиями,когда же обнаружился успех русских войск на турецко-кавказском фронте,оно приступило к планомерному и всеобщему уничтожению армян.Последнее совершалось под видом переселения неблагонадежного армянского населения из зоны военных действий в Месопотамию.Однако,на практике,оно свелось к организованной и необычайной по жестокости бойне.В результате было умерщвлено ок.300 т.ч."
5-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 34'te,beşinci satırdaki gizli sansürde "özellikle Kars ve Yerevan illeri ve Azerbaycan'ın Ermeni nüfusu zarar gördü" cümlesi yok edilmiş.
6-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 34'teki ikinci sansürlü pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Bakû'nün Sovyetize oluşu sayesinde "Taşnak çetelerinin sıkıca yuvalandığı Karabağ'daki" Ermeni halkının yok olmaktan kurtulduğunu yazıyor.
7-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 35'teki sansürlü pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Fransızların Kilikya'dan vazgeçmesinden sonra Ermeni pogromlarının yeniden başladığını ve Ermeni nüfusunun ancak acınası kalıntılarının Suriye,Kıbrıs ve Mısır'a kaçtığını yazıyor.
8-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 36'daki sansürlü pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Kâzım Karabekir ordusunun yolu üzerindeki Ermeni nüfusu yok ettiğini yazıyor.
9-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 37'de metnin sonundaki son sansürlü pasajda ise Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Avrupa devletlerinin Ermeni nüfusunun Mardin,Ayntab ve Urfa'daki son kalıntılarının yok edilişini ve kovulmasını soğukkanlılıkla izlediğini yazıyor.

Şimdilik bir-iki belgeye daha değinip kalanını başka bir yazıya bırakacağım.Kuşkusuz öteki 149 belgeyi de incelemek gerekiyor.Mehmet Perinçek kitabında sayfa 297'de "132. Belge" olarak verdiği Stalin'in 4 Aralık 1920 tarihli Pravda yazısından da bir pasajı (...) ile göstererek sansürlemiş.Mehmet Perinçek'in sansürlediği Stalin'in cümlesi şöyle:"Ne Ermeni çıkarlarının 'yüzyıllık savunucusu' İngiltere'nin sahte teminatları,ne Wilson'un meşhur on dört maddesi,ne de Cemiyet-i Akvam'ın her yerde ilân edilen vaatleri ve Ermenistan'ın yönetimi için sunduğu 'manda' Ermenistan'ı kıyımdan ve fiziksel yıkımdan kurtaramadı (ve kurtaramazdı da!) Sadece Sovyet iktidarı fikri Ermenistan'a barışı ve ulusal yenilenme imkânını getirdi." Mehmet Perinçek bu yazıda bir pasajı daha sansürlemiş ancak orası konumuz açısından önemli değil.

Esasen Mehmet Perinçek'in cımbızlama yöntemine güzel bir örnek burada karşımıza çıkıyor.Mehmet Perinçek kitabına Stalin'in bu yazısını alırken,Stalin'in "Toplu Eserler"inde bu yazıdan hemen önce gelen ve yine Ermenistan'ı ilgilendiren 30 Kasım 1920 tarihli Pravda röportajını almıyor.Neden acaba?Acaba sebebi o yazıdaki şu pasajlar olabilir mi?Stalin'den ilgili pasajları çeviriyorum,okur kendi kararını versin:

"Taşnak Ermenistan'ı kuşkusuz onu Türkiye'nin karşısına çıkaran ve sonra da utanç verici bir biçimde Türklerin eziyetine terkeden İtilaf devletlerinin kışkırtmasının kurbanı olarak düştü.Genelde Türkiye'ye ve özelde Kemalistlere karşı çıkarılan Sevr Antlaşması dönemi sona eriyor kuşkusuz.Kemalistlerin İtilaf devletleri ile mücadelesi ve bu zeminde İngiliz sömürgelerinde güçlenen karışıklıklar bir yandan,Vrangel'in bozgunu ve Yunanistan'da Venizelos'un düşüşü öte yandan,İtilaf devletlerini Kemalistlere karşı politikasını önemli ölçüde yumuşatmaya zorladı.İtilaf devletlerinin mutlak 'tarafsızlığı' altında Ermenistan'ın Kemalistlerce bozguna uğratılması,Trakya ve İzmir'in Türkiye'ye geri verileceğine dair söylentiler,Kemalistlerle İtilaf'ın ajanı Sultan arasında görüşmelere ve İstanbul'un tahliyesine dair söylentiler ve nihayet Türkiye'nin Batı Cephesi'ndeki sessizlik -bütün bunlar İtilaf devletlerinin Kemalistlerle ciddi bir biçimde oynadığının ve Kemalistlerin poziyonunda belki de belli bir oranda sağa kaymanın belirtileri.
İtilaf devletilerinin oyunları neyle sonuçlanır ve Kemalistler sağa doğru kayışlarında ne kadar ileri giderler söylemek zor.Fakat bir noktada kuşku yok ki birkaç yıl önce başlatılan sömürgelerin kurtuluşu mücadelesi güçlenecektir,bu mücadelenin kabul edilmiş sancaktarı olan Rusya her şeye rağmen bu mücadelenin taraftarlarını bütün gücüyle ve bütün araçlarıyla destekleyecektir ve bu mücadele,ezilen halkların kurtuluşu davasına ihanet etmezlerse Kemalistlerle birlikte veya onlar İtilaf devletleri kampında yer alırsa Kemalistlere karşın,zafere ulaşacaktır.Batı'da alevlenen devrim ve Sovyet Rusya'nın büyüyen gücü buna tanıklık ediyor." (Vurgular aslında,Pravda,no. 269,30 Kasım 1920,Stalin,Sochineniya,cilt 4,Moskva:OGİZ,1947,sayfa 410-412.)

Son olarak iki küçük örnekte Mehmet Perinçek'in Rusça bilgisinin zayıflığını göstermek istiyorum."Belge 44"te (sayfa 119) Perinçek "sel.Verh.Kotanlı" yani "Yukarı Kotanlı Köyü" ifadesini "Verh,Kotanlı köyleri" şeklinde çevirmiş.

"Belge 131"de (sayfa 294) Mehmet Perinçek "Bütün Ermeni komünistleri Moskova'dan kovmak lâzım" cümlesini başlığa çıkarmış.Rusça'sına bakıyoruz "Neobhodimo gnat iz Moskvı armyan kommunistov.Otpravte nemedlenno Tergabrielyana" diyor.Burada sözkonusu olan Moskova'daki Ermeni komünistleri kovmak değil,acele Ermenistan'a göndermek.Nitekim devamındaki cümlede "Hemen Tergabrielyan'ı gönderin" diyor.Çünkü Ermenistan'da Sovyet iktidarı kuruluyor ve komünist Ermenilere ihtiyaç var.Mehmet Perinçek ise bunu ya Rusça'sı yetersiz olduğundan ya da çarpıtmak için "kovmak" diye okuyor!..

Not:Vladimir Aleksandrovich Gurko-Kryazhin'in Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ndeki "Ermeni sorunu" maddesinin orijinali için bkz. https://ru.wikisource.org/wiki/БСЭ1/Армянский_вопрос.Ayrıca pdf versiyonu için bkz. http://erevangala500.com/upload//pdf/1334309131.pdf

*Doç.Dr.Candan Badem,Mehmet Perinçek Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ni nasıl sansürledi?,İleri Haber,21 Kasım 2017.

http://ilerihaber.org/icerik/candan-badem-yazdi-mehmet-perincek-buyuk-sovyet-ansiklopedisini-nasil-sansurledi-79099.html

10 Kasım 2017 Cuma

Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların 1942 tarihli versiyonu/Yervant Özuzun*

Tarihte bugün:12 Kasım 1942

Varlık Vergisi yasası yürürlüğe girdi:

(Ve 1998 yılındaki DGM'lik yazım)

Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların,1942 tarihli versiyonuydu.

Almanya'dan esen,ırkçı ve faşizan rüzgârların etkisindeki,Saracoğlu hükümeti döneminde yasallaştı.

11 Kasım 1942'de Meclis'te 350 milletvekilinin oy birliğiyle kabul edildi.(76 vekil oylamaya katılmamıştı.) 12 Kasım'da (4305 Sayılı Yasa) ile yürürlüğe girdi.

Genel bir vergi gibi yasallaşmış,uygulama hemen başlamıştı.Hedef kitle;Rumlar,Ermeniler,Yahudilerdi.

Vatandaşlar vergi hukukuna ve temel ilkelere göre değil ırk,din,mezhep farklılıklarına göre gruplandırılmış,ayrı ayrı oranlarda vergilendirilmişlerdi.

M,G,D,E grupları ve vergi listeleri

Müslümanlar için "M" listeleri,
Ermeni,Rum ve Yahudiler yani,gayrimüslimler için,"G" listeleri,
din değiştirip Müslüman olanlar yani,Dönmeler için "D" listeleri,
yabancı uyruklu gayrimüslimler yani,"Ecnebiler" için "E" listeleri hazırlanmıştı.

Takdir komisyonları alabildiğince keyfi ve farklı oranlarda vergi salmıştı.

Müslüman,"M" listesinin vergi oranları mal varlıklarının yüzde 5'i oranındaydı.

Dönme,"D" listesi Müslümanların iki katı,yüzde 10 oranında vergilendirilmişti...

Yabancı uyruklu,gayrimüslim,"E" listesine vatandaşı oldukları ülkeler itiraz etmiş,sonuçta vergileri "M" listesindekilerle aynı,yüzde 5 oranına indirilmişti.

Gayrimüslimlerin,"G" listesinin vergi oranları da ırklarına göre farklıydı;Rumlar yüzde 156,Yahudiler yüzde 179,Ermeniler yüzde 232'ydi.

Kilise,sinagog,okul,hastane,yetimhane,huzurevleri de vergi kapsamına alınmıştı...Vergiye itiraz yoktu,yargı yolu kapalıydı.

Verginin ödenme süresi onbeş gündü.Ödeyemeyenlere gecikme faiziyle ödemek koşuluyla ikinci onbeş günlük süre tanınmıştı.Yine,ödeyemeyenlerin tüm mal varlıkları icra ile satılıyordu...

Vergisinin tamamını ödeyemeyenler ise borçlarını çalışarak ödemeleri için,Aşkale'ye,çalışma kamplarına gönderiliyordu.

Çalışma kamplarına yalnızca "G" grubu yani,gayrimüslimler Ermeni,Rum ve Yahudiler gönderilmişlerdi...Onlar ki;acının,çalışma kamplarının,güvensizliğin,sindirilmişliğin,ölümün harmanlandığı,taşınır-taşınmaz her şeylerinin haraç-mezat satıldığı bu ülkenin vatandaşlarıydı.

DGM'lik bir suç!

O yıllarda rejimin baskısı her alanda hissediliyordu.

Varlık Vergisi,uzun süre tabu olarak kaldı.Basının ve aydınların büyük bölümü (vergi gerçeğini) yazmakta sessiz kaldılar.Son yıllarda çok sayıda yayınlanan kitap ve makalelere kadar;yazılıp,çizilirliği de,bilinirliği pek yoktu.

12 Kasım 1998'de (Agos'taki) yazımda Varlık Vergisi'ni anlatmıştım.

DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi TCK 312/2-3'den) suç unsuru buldu.

Yazımda yaşlı bir vergi mağdurunu ve vergiyi anlatmıştım...

70'li yaşlardaki,Eskenazi'ye yüklüce bir vergi salınmış.Evini,işyerini satmışlar,ama borcunu ödeyememiş.
Sonrası; Aşkale'de çalışma kamplarına sürgün...
Aşkale dönüşü Eskenazi için zor günlerdir.Ev yok,iş yok,para hiç yok.
Eski dükkân komşusu,sattığı dükkânın yeni sahibiymiş.Onu işe almış.
İşine,ailesine,dinine bağlı,hastalıklarla boğuşan bir vergi mağduruydu.
Kıt kanaat geçinir,"Allah büyük be kuzum" sözcükleri ağzından düşmezdi...
Eskenazi yine bir sabah işine gelirken,hayatı son buldu...

Yazım şöyle devam ediyordu:

"Varlık Vergisi:Ermeni,Rum ve Yahudilerin başına gelen yukarıdaki örneğin binlerce benzeriydi.Ticaretin,piyasanın Agop'lardan,Yorgo'lardan,Eskenazi'lerden;Ahmet'lere,Mehmet'lere geçmesiydi...
Uygulamada İttihatçı zihniyet söz sahibiydi.1915 sürecinden sonra İstanbul'daki gayrimüslimlerin de ülke ile yaşam bağlarının kopartılması istenmişti...
Kısaca,Varlık Vergisi faşist bir zihniyet tarafından uygulanan,faşizan bir vergi yasasıdır.Azınlıkların maddi,manevi her şeylerinin yok olduğu yasanın adıdır.
Bizzat yasayı çıkartanlar 'ticarî hayatın Türkleştirilmesi' diye tanımlıyorlardı..."

Yazımın devamında azınlıkların göçlerini,kültür kırılmasını,Türkiye ekonomisinin topalladığını anlatmıştım...

1940'lı yıllar mı?

DGM'ndeki savunmamın kısa bir bölümü şöyleydi:

"...Ayıplı,ayrımcı bu yasayı ve uygulamasını yazıp,eleştirmekle iddianamede TCK 312/2-3 Maddesi'ne göre 'Halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek'le suçlanıyorum.
Oysa bu tanımın Varlık Vergisi uygulamalarına daha uygun olduğunu düşünüyorum...
Zamanın İstanbul Defterdarı,verginin tanığı Faik Ökte (Varlık Vergisi Faciası isimli -1951-) kitabında şöyle yazıyor:
'Varlık Vergisi Cumhuriyet malî tarihimizin yüz kızartan bir sayfasıdır...Onu doğuran sebepler arasında ırkçılıkta yer alır...Alman Mektebi'nden su içen...Varlık Vergisi'nde şoven milliyetçiliğin,ırkçılığın damgası vardır (...) Devletin vakar ve haysiyetine vurulan bu darbe dolaysıyla başta Başbakan olmak üzere hepimizin toptan yüce divana sevkedilmeyişimize hâlâ hayret ederim.'
Attilâ İlhan (Hangi Atatürk s.38,44) kitabında o dönemi şöyle tanımlıyor:
'Türkiye'nin faşizmle ilişkisi üzerinde yeterince durulmamıştır.(...)Avrupa'da etkisini şiddetle artıran Naziliğin ve faşistliğin (...) dönemi etkilediği Saracoğlu'ndan başlayarak da yüzeysel Batıcı faşizan bir dikta uygulamasına geçildiği meydandadır...'"

Sonuç mu?İstenilen oldu...

Gayrimüslimler Cumhuriyet öncesinde adına "Tehcir" dedikleri zorunlu göçte;katliamla,ölümle,asimilasyonla,devşirilmeyle,açlıkla,hastalıkla harman olup,her şeylerini ganimet olarak bırakıp yok oldular.

Sonrasında,geride kalanlar... göç etmek zorunda bırakıldılar.

Meslek ve seyahat kısıtlamaları,Türkçe konuş kampanyaları,1934 Trakya Olayları,1941 Amale Taburları,1942 Varlık Vergisi,6-7 Eylül 1955 Olayları,1964 Sürgünleri...Ve 1936 yılından 2008 yılına dek vakıf mülklerine türlü-çeşitli nedenlerle el konulması...

Her olayın ardından bu insanların ana topraklarıyla yaşam bağları bir bir koptu.Yüzlerce yıllık,kültür,sanat,meslek,birikimleriyle,dört bir yana savruldular.

İstenilen de zaten buydu.Bugün bir avuç insan kaldı.Binde bir.Tümü 80 bin gibi.

İyi mi oldu?..

*Yervant Özuzun,Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların 1942 tarihli versiyonu,Demokrat Haber,14 Kasım 2016.

http://www.demokrathaber.org/varlik-vergisi-azinlik-karsiti-politikalarin-1942-tarihli-versiyonu-makale,9266.html