4 Ekim 2018 Perşembe

Siyâsî durumumuzun açıklığa kavuşturulmasına dair/David Ben-Gurion*

Halkımızın dağılmış olduğu tüm sürgün memleketleri arasında Türkiye,"Yahudi sorunu"nun ortaya çıkmadığı tek ülkeydi.Tüm Avrupa ülkelerinde Yahudiler dar,boğucu gettoya tıkılmış,haklarından mahrum bir şekilde yaşar,sürekli ezilip zulme uğrarken Türkiye'deki Yahudiler tam bir özgürlükten faydalanıyorlardı ve kendilerine yönelik özel kısıtlamalar,baskılar nedir bilmezlerdi.Ülkenin her yeri onlara açıktı ve kendi seçtikleri yere yerleşmekte,kendi istedikleri işle uğraşmakta serbesttiler.İspanya Yahudileri de ülkelerinden sürüldükleri zaman başka hiçbir yerde rastgelmedikleri güvenli sığınağı ve insanca muameleyi Osmanlı İmparatorluğu'nda buldular.Türk halkı Yahudi sürgünlere ülkesinin kapılarını açmakla kalmayıp onlara tüm vatandaşlık haklarını da verdi.Yahudiler,"müminler" için kutsal olan askerlik hizmeti dışında en düşük seviyeden en yükseğine kadar tüm devlet ve kamu makamlarında yer alabiliyorlardı.

Yahudiler nasıl vatandaş olarak diğer halklarla eşit haklara sahip idilerse onlarla bir millet olarak da eşittiler.Din ve cemaat meseleleri,okullar ve hayır kurumları gibi milletlerine ait tüm işler,kültürel özerklik çerçevesinde kendi özyönetimlerine bırakılmıştı;başında da Eretz İsrail'deki "Nasi"ye ve Babil'deki "Egzilarh"a benzeyen bir Hahambaşı vardı.

Yahudiler böylece Türkiye'de huzur ve güven içinde,siyâsî durumlarından memnun,gelecek kaygıları olmadan yaşıyorlardı.Türk yönetimi aralarındaki uzlaşmaya sadık olduğu gibi onlar da sadıktılar ve hiçbir özel siyâsî-millî hevesleri yoktu.Eski rejim zamanında durum böyleydi.Siyâsî devrim de göründüğü kadarıyla Yahudilerin durumunda bu bakımdan bir değişikliğe yol açmadı.

Tüm Avrupa ülkelerindeki,haklarından mahrum bırakılmış Yahudiler geçtiğimiz yüzyılda Almanya ve Avusturya'da,günümüzde ise Rusya'da gördüğümüz üzere son derece faal bir biçimde siyâsî özgürleşme hareketlerine katılır,Yahudi savaşımcılar özgürlük mücadelesinde ilk sıralarda yer alır ve sayılarıyla da -bu ülkelerin diğer sakinlerine oranları itibariyle- ilk sırayı tutarken buradaki Yahudiler millî çıkarları açısından özgürlük mücadelesi ve faaliyetine kayıtsızlıkla yaklaşmaktalar.

Türkler burada kendilerine hep güvenle muamele etmiş ve Yahudi sorunu Türkiye'de bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış olduğu için Yahudiler geçmişten hareketle Yahudi sorununun bundan sonra da ortaya çıkmayacağı inancındalar.Dolayısıyla Yahudilik için özel bir siyâsî çalışma yürütmeye,siyâsî ve vatandaşlık hakları için mücadele vermeye ihtiyaç olmadığını düşünüyorlar.

Bu bakış ne kadar da yüzeysel ve yanıltıcı,bu şekilde siyâsî mücadeleden geri durmak Osmanlı Yahudiliğinin millî geleceği için ne kadar da tehlikeli!

Gerçi Türk Devrimi Yahudilerin durumunda fiilen hiçbir değişikliğe yol açmadı.Ancak potansiyel olarak büyük ve temel bir değişiklik gerçekleşti.Eretz İsrail'de tek kişinin hükümranlığının geçerli olduğu ve egemen halk ile,yani Türklerle Yahudiler arasında dostça ilişkilerin devam ettiği,diğer halklar devlet hayatının seyri üzerinde hiçbir etkide bulunmadığı sürece,Yahudilerin kendilerine has bir Yahudi siyâseti gütmeye ihtiyaçları yoktu.Ancak bugünkü anayasal rejim devrinde,Türkiye'de yaşayan diğer milletler de siyâsî hayat sahnesinde boy göstermeye başlarken durum tamamen farklı.

Osmanlı İmparatorluğu bilindiği gibi çok-uluslu bir devlet.Yani nüfusu;ırkları,dilleri,kültürleri,sosyo-ekonomik yapıları ve millî meseleleri bakımından birbirinden farklı birçok halktan oluşuyor.

İstibdat devrinde;tüm egemenliğin tek bir kişide toplandığı,ülkenin kulluk düzenine,cehalete gömülmüş olduğu ve Türk veya Rum,Arap veya Yahudi farketmeksizin tüm halkların manen ve maddeten ezildiği dönemde Türkiye'nin çeşitli halkları arasında millî bilincin gelişmesine mahal yoktu.

Ancak bugün Devrim,egemenliği tek kişinin elinden alıp halka verirken,farklı halkların hayatında milliyetçiliğin gelişimi itibariyle de yeni bir devir başlıyor.[Yazar bunu izleyen ve yer kısıtlaması nedeniyle buraya almadığımız pasajda milliyetçiliğin gelişmesiyle birlikte milletler arasında ortaya çıkan rekabet ve mücadeleden bahsediyor,bu mücadelede ancak kararlı ve güçlü bir biçimde,birlik beraberlik ve düzen içinde kendi çıkar ve haklarını savunan milletlerin ayakta kalacağını savunuyor.-Murat Cankara]

Her halkın kendisine bir çeki düzen verip çıkarlarını savunması lâzımsa eğer,Yahudi halkının bunu haydi haydi yapması gerekiyor.

Türkiye'deki Yahudiler Osmanlı halklarının çoğu gibi tek bir bölgede yoğunlaşmış değil;tüm sürgün memleketlerindeki kardeşleri gibi ülkenin dört bir tarafına dağılmış durumdalar.Yaşadıkları her yerde de azınlıktalar.Hayatın her köşesinde,ekonomik tüm çalışma alanlarında ve siyâsî faaliyetlerinde,çok sayıdaki komşularının arasından çıkan güçlü rakiplere rastgeliyorlar.

Dolayısıyla Yahudilerin diğer tüm halklardan fazla birlik beraberliğe,güç birliğine ve ekonomik-kültürel çıkarlarını savunacak,siyâsî ve millî haklarından yoksun kalmamak için tetikte duracak kuvvetli bir millî ve siyâsî örgütlenmeye ihtiyaçları var.

Eretz İsrail'deki Yahudilerin siyâsî faaliyeti ise bilhassa önemli ve gerekli.Buradaki siyâsî faaliyetin sadece kısıtlı bir yere değeri değil,aynı zamanda genel bir millî değeri de var;çünkü tüm halkımızın millî umutları Eretz İsrail'deki Yahudi cemaatinin geleceğine bağlı.

Türk Devrimi'nin,tüm sürgün memleketlerinde bulunan Yahudi halkı arasında büyük bir heyecan ve ilgi yaratmış olması boşuna değil.Halk bu olayın Eretz İsrail'deki Yahudi cemaatinin kaderi üzerinde çok büyük bir etkisi olacağını hissetti.

Yahudi halkı Türk Devrimi hakkında ihtiyatlı veya abartılı birçok umut besliyordu.O zamana dek Siyonist harekete uzak ve karşı durmuş olan kimseleri ve hattâ hareketin pek çok karşıtını da bu nedamet vaktinde bir düşüncedir aldı:Belki de halkın kurtuluşu buradan gelecekti.

Bugün Jön Türklerin ülkede yeni bir rejim ilân etmelerinin üzerinden iki yıldan fazla bir süre geçmiş bulunuyor ve epeydir şu soruyu sorabilecek hâldeyiz:"Devrim,Eretz İsrail'deki siyâsî durumumuz üzerinde nasıl bir etkide bulundu?" [Bunu izleyen ve yer sıkıntısı nedeniyle buraya almadığımız pasajda yazar,yurtdışında basılan Siyonist gazetelerin Yishuv'un durumunu propaganda amacıyla haddinden fazla iyimser bir yaklaşımla aksettirdiğini,oysa Yishuv'dakilerin gerçek durum hakkında kendi kendilerini aldatmalarının mümkün olmadığını belirtiyor.-Murat Cankara]

Durumun hiç de iyi olmadığını görmek için zerrece karamsar olmaya gerek yok!

Devrim'i izleyen iki yıl boyunca,hayatımızda geleceğimize dair bizde pek çok kaygı ve endişe uyandıran bazı gelişmeler oldu.

İfade özgürlüğü tanınıp da gazeteler istediklerini yazabilir hâle gelince Hristiyan basınında Yahudilere karşı şiddetli bir kampanya baş gösterdi.Bu kampanya,özellikle Hristiyan Arapların gazetelerinde Eretz İsrail'deki Yahudi yerleşimine karşı gelişti.

Katolik bir Arap olan ve kendisini büyük bir Arap krallığının kurulmasına adayan Naguib Azoury,Türk Devrimi'nden birkaç sene önce Eretz İsrail'deki "Yahudi tehlikesi"ne karşı bir kitap yayımlamıştı.Ancak bu,kitabında yabancı devletlere seslenen tek bir kişinin işiydi.

Hâlbuki bugün Eretz İsrail'de,Suriye'de ve Mısır'da epeydir bize karşı mücadele veren bir yığın gazete ve Naguib Azoury'nin öğrencilerini görüyoruz.Bunlar artık yabancı devletlere seslenmiyor,propagandalarını Arap halkına ve Türk devletine yöneltiyorlar.Bir yandan hükümet çevrelerinde Eretz İsrail'deki Yahudi cemaatine karşı çeşit çeşit iftiralar yayarken diğer yandan da Arap halkının tüm kesimleri arasında Yahudilere karşı nefret tohumları ekiyorlar.

Bu ekimi çorak araziye değil,tersine zehirli tohumu içine almaya gayet müsait bir toprağa yaptıkları gerçeğini,iki yıldır dur durak bilmeden devam eden hücumlar ve Yahudilerin Eretz İsrail'e yerleşmelerine karşı Jön Türk yönetiminin son zamanlarda ortaya çıkan şüpheci tutumu ispat etti.

Eski Türkiye gibi yeni Türkiye de bugüne kadar Yahudilere tam bir güven ve dostlukla yaklaşıyordu ki bunun sebebi de gayet basit:Anayasal rejim,ülkeye büyük sanayiyi getirecek ve ticâretini geliştirecek sermayeye ve insanlara ihtiyaç duyuyor.Zirâ ekonomik gelişme olmazsa yeni rejim her türlü temelden yoksun kalacak.Jön Türkler şunun da farkındalar ki Yahudiler onların bu açığını kapatabilir ve ülkelerinin kalkınması için gerekli sermaye ile insan kaynağını sağlayabilir.Bildikleri başka bir şey de,tüm halklar arasında yalnızca Yahudilerin Türk halkının güvenilir dostları olduğu;çünkü diğer halklar gibi toprak kopartma hevesleri yok.

Gerçekten de Devrim'den hemen sonra Meclis-i Mebusan Reisi Ahmed Rıza Bey,yurtdışındaki Yahudi kuruluşlarına Yahudi göç akımını Türkiye topraklarına yönlendirmeleri tavsiyesinde bulunması için Hahambaşı'ndan yardım istemişti.

Ancak gördüğümüz gibi,düşmanlarımız sonunda yönetimin Yahudilere karşı daima beslemiş olduğu eksiksiz güveni onun kalbinden söküp atmayı ve yerine birtakım şüphe ve kuşkular aşılamayı başardı.Nitekim son zamanlarda hükümetin Yahudilerin Eretz İsrail'e yerleşmesine kötü gözle baktığına şahit olduk.

Ancak bundan da üzücü olanı,Arap komşularımızın bize karşı düşmanlığıdır.[Yazar bunu izleyen ve yer sıkıntısı nedeniyle buraya almadığımız pasajda Filistin'deki Araplar ve özellikle Hristiyan Araplar ile yaşadıkları sorunlardan,Yahudi yerleşimlerine yapılan saldırılardan,bazıları yine Hristiyan Arap olan yerel makamların halkı Yahudiler aleyhine kışkırttıkları gibi saldırganları bulup cezalandırmakta da aceleci davranmadıklarından söz ediyor.Ancak yakın zamanlarda Filistin'de bir Alman öldürülünce Almanların hemen gösterdiği sert tepki üzerine katillerin derhal bulunup cezalandırıldığını,hâlbuki Yahudiler öldürüldüğünde,kısmen de Yishuv'un ataleti yüzünden,aynı şeyin olmadığını ve katillerin hâlâ serbestçe dolaşabildiğini anımsatıyor.-Murat Cankara]

Biz Yahudilerin sırtımızı yaslayabileceğimiz ve bizi koruyacak bir yabancı devleti yok.Ama tam da dışarıdan gelecek yardıma bel bağlayamadığımız,tam da varlığımız ve geleceğimiz yalnızca kendi ellerimizde olduğu için siyâsî bakımdan daha da aktif olmaya,millî ve siyâsî çıkarlarımız konusunda her daim tetikte durmaya ve hakkımızı daima İstanbul'daki merkezî yönetimden talep etmeye mecbur ve yükümlüyüz.

Burada "merkezî yönetim"i vurguladım çünkü sırf yerel yetkililere güvenemiyoruz henüz.Onların çoğu eskiden kalma tüm o hata ve noksanlarıyla önceki rejimin artıkları,Abdülhamid döneminin evlâtları:Rüşvet almak,adâleti saptırmak,keyfilik,görevini yerine getirmede ihmâl ve tek adam yönetimi devrindeki memurlara damgasını vurmuş diğer "güzel" hasletler.

Nasıl henüz yerel yetkililere güvenemiyorsak yabancı devletlerin temsilcilerinden de artık yardım istememeliyiz.Konsolosların yardımı bizim için yararlı olmak bir yana düpedüz zararlıdır.

Türk Devrimi'nin ardında yatan başlıca faktörlerden birisi de,Avrupa devletlerinin Abdülhamid zamanında Osmanlı Devleti'ne dayatmış olduğu kulluk ve vesayet boyunduruğunu kırıp atmak için Türk halkının duyduğu kuvvetli arzuydu ve bu,yeni rejimin de en güçlü isteklerinden biriydi.

Yabancı devletlerin temsilcilerinin etkisinden kurtulmak ve çok sayıdaki imtiyâzlarını yürürlükten kaldırmak için bunca uğraş veren bugünün yönetimi,bizim her seferinde yabancı konsolosların yardımına sığınmamıza ve Türkiye'nin içişlerine karışmalarına katkıda bulunmamıza iyi gözle bakamaz.

Siyâsî çalışmalarımızda yalnızca yeni rejime ve onun başındaki hükümete itimat edebiliriz ve etmeliyiz.

Ülkenin her yerinde can ve mâl güvenliğinin ilânı ve tüm vatandaşların kanun önünde eşitliğinin sağlanması,yeni siyâsî rejimin iç siyâsetteki baş ilkeleridir.

Ancak şunu daima aklımızda tutmamız gerekiyor ki en iyi kanunlar bile,hayata geçirilmeleriyle ilgilenen toplumsal grup onlara uyulup uyulmadığını sürekli izleyip denetlemeyi bilmezse yalnızca kâğıt üzerinde kalırlar.

Bizim için bu sözlerimizden çıkan sonuç şudur:Siyâsî pozisyonumuzu güçlendirip pekiştirmek ve böylece düşmanlarımıza karşı durabilmek için cemaat olarak bütün güçlerimizi birleştirip örgütlememiz,Osmanlı Devleti'nin tüm bölgelerindeki her kesimden halkımızı bu işe dâhil etmemiz ve Meclis-i Mebusan'da olsun merkezî yönetim nezdinde olsun vatandaşlık haklarımız ile siyâsî ve kültürel haklarımızı talep edecek,ekonomik ve kültürel menfaatlerimizi savunacak millî bir organizasyon kurmamız gerekiyor...

*David Ben-Gurion,Siyâsî durumumuzun açıklığa kavuşturulmasına dair,Ha-Ahdut,5 Eylül 1910,Sayı:3,s.87-93;Osmanlı'da gayrimüslim basından:Ha-Ahdut:Filistin'de İbranice basın ve II. Meşrûtiyet rejimi,(ed.) Murat Cankara,Toplumsal Tarih,Sayı:297,Eylül 2018,s.8-12.

"Antep,1915'in tarihi açısından önemli nüanslar içeriyor"/Dr.Ümit Kurt*

Tarihçi Ümit Kurt'un "Antep 1915:Soykırım ve Failler" kitabı İletişim Yayınları'ndan çıktı.Kurt'la kitabından yola çıkarak,Antep'te 1915'te yaşananları ve İttihat-Terakki içindeki farklı eğilimleri konuştuk.

-Kitaptan faillerin torunlarıyla da görüşmeler yaptığını öğreniyoruz.Bunlardan ikisiyle yaptığınız görüşmenin çözümünü de kitabın eklerinde yayımlamışsınız.Torunların dedeleriyle yani faillerle ilgili duygu ve düşünceleri,rûh hâlleri nasıl?Bu,"yüzleşme sorunsalı" açısından bize ne söylüyor?


Kitaba konu olan faillerden Ali Cenani ve Mehmet Yasin Sani Kutluğ'un torunlarıyla mülâkât yapma şansım oldu.Buradan kendilerine tekrar teşekkür etmek isterim.Kutluğ'un torunu Noyan Bey ile yaptığım görüşmeyi kendisinin isteği üzerine kaydetmedim.Noyan Bey'in,dedesi Yasin Bey'e ilişkin hafızası daha çok onun "İstiklâl Harbi"nde göstermiş olduğu kahramanlıkları ve vatanseverliği üzerineydi.Dedesinin hiçbir biçimde Ermenilere ilişkin herhangi bir meseleyle iltisâklı olmadığını vurgulamıştı.Ali Cenani'nin iki torunu ile yaptığım görüşmede ise aslına bakarsanız benim oldukça şaşırdığım bir açıklık ve konuşma isteği vardı ikisinde de.Büyükbabalarının pek tabii siyâsî geçmişine dair birçok bilgiye haizdiler,bilhassa da Mustafa Kemal ile olan kişisel ilişkisi üzerine.Ali Cenani'nin Ermenilerin tehciri ve mülklerinin el değiştirmesi sürecinde etkin bir rol oynamamış olmasının neredeyse imkânsız olduğunu net bir biçimde ifade etmişlerdi bana.Yani aslında ellerinde herhangi bir bilgi,kayıt,kişisel arşiv vs. gibi belgeler bulunmamasına rağmen bu kanıda olmaları beni şaşırtmıştı doğrusu.Ben kendilerine dolaylı yollardan bile Ali Cenani Bey'in Soykırım'daki rolünün varlığına ilişkin sorduğumda yine olmamasını yadırgayıcı bulacaklarını belirtmişlerdi.Tabii bu durumu ne derece "yüzleşme" olarak adlandırabiliriz,bu konuda kuşkularım var.Ancak son tahlilde Noyan Bey'in aksine açık ve konuşmaya gönüllü olmaları bence önemli.Bunu belki biraz da Ermeni Soykırımı'nın üzerinden yüz yıldan fazla bir zamanın geçmesine de bağlayabiliriz.Bundan kastım her ne kadar Ali Cenani Bey bir soykırım faili olsa da torunları bundan dolayı bir sorumluluk duymadığı için belki de bu meseleyi benimle rahat konuşabildiler.Ancak bunu genele teşmil edebilir miyiz,doğrusu bundan emin değilim.Dolayısıyla ortada bir "yüzleşme" olduğu kanısında değilim.Ancak Cenani'nin torunları gibi birkaç aile daha çıkıp bunları ifade ederse belki böyle bir şeyden bahsedebiliriz gibi geliyor bana.


-Bu kitap için "Türkçe'de ilk kez failleri mercek altına alan bir çalışma" demek doğru mu?Bir başka deyişle,Türkçe literatürde 1915'in faillerini mercek altına alan ilk çalışmanın "Antep 1915" olduğunu söyleyebilir miyiz?

Açıkçası kitabı "bu konuda yapılan ilk çalışma olacak" gibi bir motivasyonla yazmadım.Çıkış noktam sıradan insanların nasıl örgütlü bir kötülüğün aktif katılımcılarına dönüşebildiği üzerineydi.Burada sözkonusu kişilerin "sıradan"lığından kasıt işledikleri ve ortağı oldukları suçun niteliğini algılama biçimleri ve buna yönelik tavır alışları.Kitabın yapısı ve zeminini bunun üzerine inşâ etmeye çalıştım.Olabildiğince mikro düzeyde kalarak bu meseleyi ete kemiğe büründürmeye gayret ettim.Tabii Antep doğup büyüdüğüm,tanıdım bir şehir.Doktora çalışmam da yine Antep Ermenileri ile ilgiliydi.Dolayısıyla konuyu yine Antep üzerinden ele aldım.Bildiğimiz kadarıyla en azından Ermeni Soykırımı özelinde faillik,faillerin biyografisi üzerine yapılan ilk çalışma bu.Ama en başta da belirttiğim gibi böyle bir saikle araştırmamı yapmadım.


-Antep'te yaşananları 1915'in mikrokozmosu olarak değerlendiriyorsunuz.Her mikrokozmosun aynı zamanda kendine has özellikler de içerdiğini düşünürsek,"Antep 1915"in Antep yereline has,özgün yönleri var mı?


Bu çok önemli bir soru.Öncelikle 1915'te Antep'te yaşananları ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ele alıp düşünmek ve anlamlandırmak gerekiyor.Dolayısıyla o dönem Halep vilâyetine bağlı bir sancak olan Antep'i geç dönem Osmanlı tarihi bağlamından ayrı değerlendiremeyiz.Aksi,tarih metodolojisi açısından bizi bir açmaza sokar.1915 Ermeni Soykırımı her şeyden önce bir kolektif/kitlesel şiddet hikâyesidir.Bu şiddetin politik,sosyal,kültürel ve ekonomik boyutları vardı.Ben öncelikle Antep'in bu boyutların en net biçimde görüldüğü mekânlardan biri olduğu kanaatindeyim.Bu boyutlardan en öne çıkanı ise ekonomik unsur.Ermenilerin -tabii ticâretle iştigâl eden,toprak/mülk sahibi üst,üst-orta ve orta sınıf Ermenilerden söz ediyorum- göreceli olarak ekonomik anlamda refah seviyelerinin yüksek olması onları Antep'in Müslüman kitleleri nezdinde hedef hâline getirmiştir.Bu noktada şehrin Müslüman yerel elitleri ve eşraf bu kitleleri mobilize etmekte bir hayli hünerli hareket etmiştir.Hattâ daha da ileri giderek İstanbul'daki merkezî hükümeti ve Talat Paşa'yı Antep Ermenilerinin tehcirine ikna eden aynı yerel elitler olmuştur.Antep'i diğer yerlerden özgün kılan noktalardan bir tanesi budur.Yani başka türlü ifade etmek gerekirse:Antep'teki yerel-Müslüman eşraf Ermenilerin tehciri hususunda merkezî hükümetten çok daha istekli,enerjik ve ikna edici davranmıştır.Antep'i özgün kılan bir diğer nokta da yereldeki bu elitler ile merkezin her zaman eşgüdümlü ve koordineli çalışmamasıdır.Yerel aktörler birçok konuda inisiyatifi ele almış ve bazı durumlarda merkezî hükümetin kararlarının,talimâtlarının hilâfına hareket etmiştir.Bu pek tabii onları Soykırım'ın aktif katılımcısı yapmıştır.Bu anlamda Antep'in,1915'in tarihi açısından hem genel resmi verdiği hem de önemli nüansları içerdiği kanaatindeyim.


-Her üç failde de dikkatimi çeken bir özellik,özellikle Cumhuriyet döneminde iktisadî ve ticârî faaliyetler içerisinde olmaya gayret gösteriyor olmaları.Bu alanlarda pek başarılı oldukları söylenemez ama bunun için çaba gösteriyorlar.Her üç fail de birbirinden farklı kişilik özellikleri ve eğilimlere sahip olsalar da Cumhuriyet döneminde iktisadî-ticârî faaliyetlere yoğun ilgi gösteriyorlar.Bunun nedeni ya da nedenleri hakkında ne söyleyebiliriz?


Esasında her üçünün de bu tür faaliyetlerde olmasının farklı nedenleri var.Örneğin Cenani zaten hâlihazırda ticâretle uğraşmış;ailesine ait birçok arazi ve köy var.Cumhuriyet kurulduktan sonra Ticâret Bakanı olunca da bu faaliyetlerini devam ettiriyor.Vagon ticâreti yapmışlığı bile var.Yasin Kutluğ Rumkale ve civarında büyük arazileri olan birisi,babadan kalma topraklar bunlar.Yine o da 1915 öncesinde bu arazileri işliyor.Cumhuriyet sonrası Ankara'ya davet edilmesine rağmen,Halfeti'de kalmayı ve topraklarının başında durmayı tercih ediyor.Bu arazilerin Ermenilere ait olup olmadığına ilişkin net bir bilgiye haiz değilim.Aslında burada en dikkat çeken Ahmed Faik Erner'in durumu.Kendisi bu işlerde en başarısız olanı zirâ ticâret erbabı değil.Yıllarca kaymakamlık,mutasarrıflık ve valilik yapmış bir zat.Cumhuriyet kurulduktan sonra siyâsete bulaşmak istemediğinden farklı sektörlerde ticârî girişimlerde bulunuyor ve hepsini batırıyor.Ben kendisinin Cumhuriyet kadrolarında yer bulmamasını koyu bir İttihatçı olmasına ve biraz da kendi isteğiyle uzak durduğuna bağlıyorum.İdealist bir İttihatçı olduğundan Cumhuriyet kadrolarına devşirilmeye gönüllü diğer İttihatçılar gibi değil.Ki 1926'daki İttihatçı yargılamalarını düşündüğümüzde Ahmed Faik Bey'in siyâsetin tamamen dışında kalarak aslında kendince doğru bir yol izlediğini düşünüyorum.Son tahlilde Ali Cenani'yi siyâsî,Yasin Kutluğ'u yerel ve Ahmed Faik'i askerî-sivil bürokratik elit olarak ele aldığımızda bu tür faaliyetlerde bulunmuş olmaları o dönem itibariyle sınıfsal konumlarıyla ters düşen bir durum değil.


-Son yıllarda uluslararası literatürde de Türkçe literatürde de "kurtarıcılar" konusu daha sık ele alınıyor."Antep 1915"te "kurtarıcılar" konusuna pek değinmemişsiniz.Antep'te "kurtarıcılar"a rastlanmadığı için mi?Yoksa bu başka bir çalışmanın konusu mu olacak?


Öncelikle bir noktanın altını çizmek isterim:Gerek "faillik" gerekse "kurtarıcı(lık)" kavramlarının tanımını çok iyi yapmamız lâzım.Her ikisinin de net parametreleri,prensipleri ve çizgileri olan kavramlar olmadığını düşünüyorum.Özellikle soykırım gibi kitlesel şiddet eylemlerindeki birtakım faaliyetlerin kolaylıkla "kurtarıcılık" kategorisi altında değerlendirilmesini oldukça sorunlu buluyorum.Bunlar son derece esnek,kaygan ve geçişken nosyonlar.Duruma ve pozisyona göre tavır alışları içeren bir doğaya sahipler.Dolayısıyla bilhassa soykırım çalışmalarının altında bir disiplin olarak mülâhaza edebileceğimiz fail çalışmaları alanında faillerin motivasyonları ve eylem repertuarlarını olabildiğince esnek,durumsal (situational) ve çeşitli koalisyonlara eğilimli bir biçimde ele almak daha nüanslı analizler yapmamıza kapı açar.Bu minvalde gerek failler gerekse de motivasyonları arasında geçişkenlikler ve esneklikler bakidir.Bu durum "kurtarıcılar" için de geçerli.Bir örnekle somutlaştırmaya çalışayım.Meselâ Kasım 1895'teki Ermeni katliamlarında Ermenilere yardım eden,onları evlerinde,dükkânlarında saklayan kişiler 1915'te tehciri organize edenler ve Ermenilerin mâllarını yağmalayanlar olarak karşımıza çıkarlar.Bu minvalde her iki kavramın da pozisyonel ve durumsal tavır alışlara tekâbül ettiğini akılda tutmakta fayda var.Bu çerçevede sorunuza gelirsek:Antep'te "kurtarıcılar" var ancak bunların eylem repertuarlarına baktığımızda böyle adlandırmak ne kadar doğru ve tarihsel bu baki bir tartışma konusu.Yakında İngilizce yayımlanacak doktora tezime dayalı kitabımda bu meseleyi de ele alıyorum.Bu vesileyle faillere ilişkin bu kitabın doktora tezimden büyük ölçüde farklı bir çalışma olduğunu belirtmek isterim.


-Kitapta yer yer İttihat ve Terakki içinde farklı gruplar arasındaki iktidar mücadelesine dikkat çekiyorsunuz.Bu iktidar mücadelesinde Ermenilere yönelik politika konusunda ihtilâf olmadığı görünüyor diyebilir miyiz?


Açıkçası ben tam tersini iddia ediyorum.Bakın İttihat ve Terakki gibi devasa bir yapıda herkesin belirli bir meselede istisnasız mutabakat hâlinde olduğunu iddia etmek eşyanın tabiatına aykırı bir durum.Hattâ daha da ileri giderek şunu söyleyeyim:Nazi Almanya'sı ve Hitler rejiminin en elit kanadı olan SS gibi bir yapıda bile farklı,birbirine muhalif kişiler,eğilimler vardı.Bu yapıları güçlü kılan aslında farklı ideolojik temâyülleri içermesi ve bunlar arasında esnek koalisyonlar kurabilme yetisidir.Aktörler arası bu çeşitlilik ve geçişkenlik aslında bu devasa katliamların ve yıkım olaylarının düzenleyicisi ve birinci derecede sorumlusu olan merkezdeki devlet elitlerinin işini kolaylaştıran bir faktördür.Bu esnek koalisyonlar sözkonusu kitlesel şiddet eylemlerinin uzun vadede başarıyla sonuçlanmasına "katkı"da bulunur.Zirâ bu sayede merkezî devletin siyâsal,askerî ve bürokratik elitleri plânladıkları ve uygulamaya geçirdikleri bu şiddet eylemlerinin sorumluluğunu diğer toplumsal kesimlere de teşmil ederek bir çeşit "suç ortaklığı" inşâ eder.Bu suç ortaklığı,aynı zamanda inşâ edilmesi tahayyül edilen yekpare kimliğe (bu ulus kimlik veya etno-dinsel kimlik de olabilir) ve/veya "kutsal amaca" hizmet etmek isteyen toplumsal gruplara aynı zamanda bu yapıya entegre olma ve muayyen bir aidiyet hissine sahip olma "şansı" da verir.Bu türden farklı toplumsal gruplar ve yerel aktörler,âdetâ yok edilmesi hedeflenen diğer toplumsal kesimlerin yıkımına destek ve "katkı" sağladıkları ölçüde yaratılması veya oluşturulması plânlanan ve niyetlenen yapıya ve/veya kimliğe ait olma hakkına kavuşurlar.Birbirinden farklı ideolojik yönelimlere ve davranış kalıplarına sahip toplumsal grupları başka bir toplumsal gruba yönelik uygulanacak olan kitlesel bir katliam ve şiddet gösterisi etrafında biraraya getirmek için farklı motivasyonlar devreye sokulur.Sorunuza dönersek:Antep İttihat ve Terakki Kulübü'ne mensup siyâsî yerel elitler arasında gerek tehcire toptan karşı olan;tehcire karşı olmayıp zamanlamasına muhalefet eden;gerekse Ortodoks Ermenilerin tehcirine onay verip Protestan ve Katoliklerinkine karşı çıkan kişiler vardı.Buradaki kilit nokta kulübe hâkim olan kişilerin içlerindeki bu muhalif sesleri bastırmasıdır.Bunu yaparken merkezdeki İttihatçı elitleri de ikna edebilmişlerdir.Onlara istedikleri kararları aldırtabilmişlerdir.


-Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?


Şunları ekleyebilirim:Bu kitap bir şey kanıtlamıyor,böyle bir iddiası yok.Sadece eldeki veri ve malzemeler ışığında soykırım faili olmakla ithâm edilen bu üç şahsiyeti soykırım katılımcısı yapan süreçleri ve motivasyonları anlamaya çalışıyor.Fazlası polisiyecilik olur ki o da tarihçinin işi değil.Toptancı ve meta bir anlatı sunmak gibi bir meramı yok.Ve soykırımcı şiddeti plânlayan,uygulayan,destekleyen,yapılmasına engel olmayanlar üzerine bir metin var elimizde.Emre Can Dağlıoğlu'nun kitaba ilişkin yaptığı yorumu ödünç alarak söylersek herkesin bildiği merkezdeki karar verici failler üzerine spekülatif argümanlar yerine,küçük ölçekte yeri geldiğinde merkeze rağmen soykırımı mümkün kılan üç aktörün tavırlarını ve motivasyonlarını odağına alan bir çalışma bu.
..

*Dr.Ümit Kurt,"Antep,1915'in tarihi açısından önemli nüanslar içeriyor",Röportaj:Ferda Balancar,Agos,3 Ekim 2018.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/21333/antep-1915in-tarihi-acisindan-onemli-nuanslar-iceriyor

19 Eylül 2018 Çarşamba

Ortadoğu kördüğümü için alternatif çözüm:Türkiye-İsrail ortaklığı/Prof.Dr.Taner Akçam*

Başlık provokatif,provokatif olduğu kadar da gerçeklikten uzak,gelebilir.İki temel nedenden dolayı;birincisi bu iki ülke bugün,deyim yerindeyse kedi-köpek gibiler.İkincisi,her ikisi de kendi bünyelerinde büyük sorunlara sahipler.Türkiye'de,bünyesindeki Kürt nüfusun temel hakları başta olmak üzere,sosyal haklar ve demokrasi ile ilgili sorunlarını çözmekten oldukça uzak bir tek adam rejimi var.İsrail'deki rejim giderek daha çok Güney Afrika'ya benzemekte.Bu nedenle,bırakın bu iki ülkenin Ortadoğu'da sorun çözeceklerini ileri sürmek,sorunları yaratan iki güç olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.Öyleyse niçin bu başlık ve öneri?

Bunun ana nedenlerinden birisi,aşağıda tartışacağım gibi,devletlerin kendi iç demokrasi sorunları ile birbirleriyle ilişkilerini yani uluslararası ilişkileri iki farklı olgu olarak ele alıyor olmamdır.Uluslararası ilişkilerde,rejimlerinin karakterleri ne olursa olsun,devletlerin esas olarak aynı mantıkla hareket ettikleri ve "iyi devlet","kötü devlet" ayırımının fazla gerçekçi olmadığı tezine inananlardanım.(1)

Ana sorum ne?

Ana sorum,Ortadoğu'da barış ve istikrarın nasıl sağlanacağıdır?"Olmayacak duaya âmin demek" gibi olacaksa da cevap aramakta fayda var.Bölge hakkında sıradan bir bilgi ile,bölgenin ana problemlerini üç eksen üzerinden tanımlayabiliriz.Birincisi,bölgede Arap (İran'ı da ekleyebiliriz) otoriter rejimlerin varlığı ve bu rejimlerin insanlarını baskı altında tutmaları;ikincisi,iki büyük ulus,Filistinliler ve Kürtlerin özgürlüklerini garanti altına alacak bir ulus-devletten yoksun olmaları (İsrail ve Türkiye devletlerinin mevcut yapıları,bu iki ulusun temel ihtiyaçlarına cevap vermekten çok uzaktır);ve üçüncüsü büyük devletler (ABD,Avrupa ve Rusya) bölgeye sürekli olarak müdahale etmeleri.

Sonuç:Ortadoğu tam bir yangın yeridir.Belki hep böyleydi.Durumu iyice karmaşık hâle getiren yeni bir faktör daha var:Bölgedeki Soğuk Savaş dengeleri,küresel dengelerin alt üst oluşunun bir parçası olarak tümüyle dağıldılar.Hattâ bölgesel dengelerin bozulması küresel dengelerin bozulmasının bir sonucu değil,onu da etkileyen bir faktördür,bile diyebiliriz.

Dünyada genel olarak gözlenen şu:Soğuk Savaş 1990'da sona ermişti ama "Soğuk Savaş sonrası düzen" arayışları yeni başlamış (veya hızlanmış) görünüyor.Gecikmenin önemli bir nedeni,Sovyetlerin dağılması sonucu Rusya'nın aşırı zayıflaması idi.Başta ABD ve NATO bunu bir fırsat olarak değerlendirip,"liberal düzen" sloganı ile Rusya'yı kuşatan,açık yayılmacı bir siyâset izlediler.Oysa Rusya şimdi küllerinden uyanıyor.Çin yeni bir küresel kuvvet olarak doğuyor ve ABD'nin 1990 sonrası kurduğu tek başına dünya hegemonyası sistemi sona eriyor.

Yeni dünya düzeni arayışları,bölgesel savaşları da dışlamayacak biçimde hızla tırmanıyor.Sadece Ortadoğu'da değil,Avrupa'da da dengeler sarsılıyor.Bir nevi,ondokuzuncu yüzyıl geri gelmiş gibi.Büyük devletlerin "denge politikaları ve arayışları" her şeyi belirleyecek.

Bu büyük resim içinde,cevabını aradığım basit soru şu:Nasıl olur da bölgede kısmi bir istikrar sağlanabilir,bölge devletleri ve insanlar barış ve istikrarı temin edilerek birlikte yaşayabilirler?

Soruya basit bir cevabım var:Ortadoğu'da barış ve istikrar ancak ve ancak bölgesel bir hegemonyanın tesis edilmesi ile mümkündür.Bu sağlanmadığı müddetçe barış ve istikrar sağlanmayacaktır.Ortadoğu'da savaşların en sınırlı olduğu ve kısmi istikrarın sağlandığı dönemler,bölgesel hegemonyanın tesis edildiği dönemlerdi.Osmanlı Devleti'nin bölgede kurduğu hegemonyanın sıkça bir örnek olarak verilmesinin bir nedeni de budur.Elbette böylesi bir bölgesel hegemonya,büyük devletler arası denge politikalarının sonucu da oluşabilir ama geleceği kendi dışındaki faktörlere bağlı olduğu için sürekli olmayacaktır.

Eğer bölgesel hegemonyanın tesis edilmesi ana önermem ise,hiçbir devletin tek başına bu hegemonyayı sağlama şansı ve gücü olmadığı ikinci önermem olacaktır.Bölgesel hegemonya ancak etkin bir koalisyon ile yaratılabilir.Siyâset,bu koalisyonun nasıl sağlanacağını merkezine almalı.Türkiye ve İsrail benim bölgesel hegemonyayı sağlayacak iki adayım.Şüphesiz bu öneriye yapılacak ilk itiraz,Türkiye-İsrail gerçekliğinin bu önermeye uygun olmadığı ve tezin maddi temellerden yoksun olduğudur.

O hâlde niçin böyle bir tez?Bu yazıda bunu tartışmaya çalışacağım.Ama yukarıdaki itiraza cevap vermek amacıyla hemen söyleyeyim ki,tezimin en kuvvetli tarafı onun şu andaki gerçeklikle fazla uyum içinde olması değildir.Biraz Milton Friedman'ın,eğer bir teori,"gerçekliği şiddetle yanlış tanımlayan varsayımlara dayanıyorsa iyi bir teoridir,"(2) sözlerinden cesaret aldığımı itiraf etmeliyim.Yani tezimin en önemli tarafı,onun şu anda gerçekleşme koşullarının varolup olmadığı değil,açıklayıcı gücünün kuvvetli olmasıdır (en azından benim ümidim bu.) Ayrıca,diğer taraftan tezin ve oturduğu varsayımların "gerçekliğin şiddetle yanlış tanımlanması" üzerine oturduğu kanaatinde değilim.

Tezimi şöyle de formüle edebilirim:Eğer bölgenin iki önemli gücü,Türkiye ve İsrail,bölgesel hegemonya sorununu bir koalisyon ile çözme doğrultusunda ortak hareket etmeleri gerektiğini kavramaz ve buna uygun davranmazlarsa (beni dinlemeyeceklerine göre),bölgesel hegemonya sağlanıncaya kadar bölgede savaşlar kaçınılmazdır.Çünkü bölgesel hegemonya yokluğu bölgemizdeki ana sorundur.

Bölgenin problem(ler)ini yeniden tanımlamak

Ana kalkış noktam,Ortadoğu'ya egemen yapısal bir problemin varolduğudur:Bölgemizde "anarşik" bir ortam vardır;bir sorun ortaya çıktığında kapısı çalınacak tek bir üst otorite yoktur ve mevcut ulus-devletler birbirleri ile yoğun bir hegemonya savaşı içindedirler.Ayrıca yine aynı devletlerin bünyesinde,farklı ulus-din-kültür grupları hak arayışı savaşları vermektedirler.Her bir kesim için,öteki ile çatışma merkezî bir öneme sahiptir ve gerek ulus-devletler gerekse ulus-din-kültür toplulukları,kendi aralarındaki çatışma ve kavgalarda üstünlük sağlayabilmek için dış destek aramaktadırlar.

Dış müdahale ve/veya yardım arayışları,iç kavgaların çözümü için önemli bir araç olarak görülmektedir.Bu tür müdahale ve/veya yardımlar,bazen sorunları bir grup veya diğer grup lehine (daha çok da kuvvetli ulus-devletler lehine) çözebilmektedir ama bu müdahaleler bölgesel çatışmalara ve sorunlara süreklilik kazandırmakta ve kronik bir yapısal sorun ortaya çıkmaktadır.Ana sorun,bu yapısal kısır döngünün nasıl kırılacağıdır.

Eğer yapısal sorunu yeniden tanımlarsam:Bölgemizdeki savaşların ve istikrarsızlığın en önemli nedeni sürekli dış müdahaleler ve bu müdahaleleri olanaklı kılan bölgesel hegemonya savaşlarıdır.Her bir devlet ve/veya ulus-din-kültür grubu ötekisine karşı verdiği savaşta,dışarıdan yardımı esas alan bir siyâsî anlayıştan vazgeçmedikleri müddetçe bölge dış müdahalelere açık hâlde kalmaya devam edecektir.Çözüm öncelikle ulus-devletlerin bu siyâseti bırakabilmeleri ve kendi aralarında bölgesel bir hegemonya yaratabilmenin yollarını aramalarıdır.Ve hiçbir bölge devleti,bölgesel hegemonya sorununu bunu tek başına çözemez.Bölgesel hegemonya ancak bölgesel bir koalisyon ile çözülür.

Burada üç hususu daha eklemek isterim:

Birincisi,"dış güçlerden yardım aramak",genellikle bölgenin ulus-devletlerince,hak savaşı veren gruplara karşı sıkça gündeme getirilen yaygın bir suçlamadır.Oysa,bölgede istisnasız her ulus-devlet de bu yola başvurmaktadır.Türkiye-NATO;İsrail-ABD;Suriye-Rusya ve 1960'larda Irak-Sovyetler Birliği zaten bilinen bazı beylik örneklerdir.Bölgemizdeki ana kültür,"dış müdahaleler"e karşı çıkmak değildir,karşı çıkılan sadece müdahalenin kendi lehlerine yapılmıyor olmasıdır.

İkincisi,"dış müdahale" konusunda zihniyet değişikliği öncelikle ulus-devletler tarafından gerçekleştirilmek zorundadır.Hak arayışı içinde olan gruplar ne sözü edilen kısır döngüyü ne de bölgedeki hegemonya savaşlarını değiştirebilecek askerî ve siyâsî güce sahiptirler.Bu gruplar,belli dönemlerde aldıkları dış desteklerle etkili olma imkânlarını yakalasalar bile,bölge ulus-devletlerini doğrudan karşılarına alarak ve onlara rağmen hedeflerine ulaşmaları çok zordur.Ana aktörler hâlâ ulus-devletlerdir.

Üçüncüsü,bölgeye ilişkin tüm tartışma ve çözüm önerilerinde,büyük devletler en önemli aktörler olarak düşünülmekte (elbette öyledirler) ve onların doğrudan dâhil oldukları seçeneklerin neler olabileceği üzerinden bir tartışma yürütülmektedir.Büyük devletlerin bölgeden çekilmelerini merkezine almış siyâsî önermeye çok fazla rastlanmamaktadır.

Bu yazının amacı,dış müdahaleleri etkisiz hâle getirecek çözüm önerileri üzerine düşünmeye davet etmektir.Ana tez de bölgede hegemonya savaşlarına son verecek bölgesel bir koalisyonun sağlanması olmaktadır.Bu konuya daha ayrıntılı olarak değinmeden önce,bölge sorunlarının tanımlanması konusunda oldukça yaygın olan iki farklı anlayışa da değinmek isterim.

İki yanlış önerme

Özellikle Türkiye'de,niçin kalıcı istikrarın tesis edilmediği ve komşuları ile barış-istikrar içinde yaşamanın başarılamadığı sorusuna genellikle iki zıt cevap verilir.Birinci cevaba göre ana sorun "ülke içi" nedenlerden kaynaklanmaktadır.Kuvvetler ayrılığını esas almış bir hukuk devletinin yokluğu sadece ciddi demokrasi ve insan hakları sorunları ortaya çıkartmamakta,rüşvet,yolsuzluk başta olmak üzere büyük sosyal adâletsizlikler yaratan yağma-talan ekonomisinin oluşmasına yol açmaktadır.Türkiye'nin hem kendi içinde hem de bölgesinde huzur ve istikrarı temin etmesi ancak ve ancak demokrasi ve insan hakları ile ilgili siyâsal sorunları ve sosyal adâletsizliklerle ilgili ekonomik sorunlarını çözmesi ile mümkündür,denilir.Bu fikre göre,Türkiye'nin,"kendi mutfağı"ndan kaynaklanan sorunları çözmesi,"evinin içini düzenlenmesi" bölgesel sorunların çözülmesinin de anahtarıdır.

İkinci uç,sorunun cevabını daha çok evin dışında,dış güçlerde arar.Buna göre,aslında Türkiye iç ve dış sorunlarını çözebilecek güçtedir.Ve kendi imkânlarıyla buna çok yakınlaştığı dönemler de olmaktadır ama dış güçler,Türkiye'nin kuvvetlenmesine asla müsaade etmemektedirler.Türkiye'yi ortadan kaldırmaya güçleri de yetmediği için de onun önünde sürekli sorun çıkartmakta ve kendi kendisiyle uğraşmasını,zayıflamasını sağlamaktadırlar.Soruya verilecek bu ikinci cevabı bir başka yerde,"ne öldürmek ne de ondurmak" siyâseti olarak tanımlamıştım.

İki yanlış cevap

Aslında bu iki cevap da gerçeklikten bir parçayı ele almakta ve kısmi doğruları dile getirmektedir.Ama kısmi doğruları dile getirdikleri için de yanlıştırlar.Her iki bakış da büyük ölçüde iç ve dış politikaların eşitlenmesi mantığına dayanıyor.Birinci uçta verilen cevabın ana hatası,içeride insan haklarına saygı duyan,demokratik bir sistemin kurulmasını bölgesel sorunların çözümünün de anahtarı olarak görmesidir.Bu bakış,çok açık ifade edilmemiş olsa bile,içerideki sorunlarını çözmüş bir Türkiye'nin,kendisini bölgeye bir örnek olarak sunabileceğini ve/veya belki de bölgeyi dizayn edebileceğini varsayar.Oysa bu düşünce pek doğru değildir ve liberal bir yanılsamanın ürünüdür.

Türkiye'de demokrasinin kurum ve kurallarıyla işler olması,bölgede doğru bir politika izleneceğinin garantisi değildir ve olamaz da.Eğer öyle olsaydı,dünyanın demokrasi ile yönetilen ülkelerinin en doğru dış politikayı savunan ve yürüten ülkeler olmaları gerekirdi.Eldeki örneklerin gösterdiği gerçek şudur ki,demokrasi ile yönetilmek,doğru dış politika yürütmenin tılsımlı anahtarı değil.İç düzen ile dış politika arasında çizgisel bir doğru kurmak yanlış.İç ve dış politikaların iki ayrı gerçeklik olarak kurgulanması ve otoriter rejimlerin bazı durumlarda demokratik rejimlerden daha doğru dış politika yürütebileceklerinin kabul edilmesi gerekir.

Bu nedenle,Türkiye'de demokratik bir rejimin oturtulmasını bölgesel sorunların çözümünün esası olarak görmeyi,liberal bir yanılsama olarak tanımlamak taraftarıyım.Hattâ bu sadece bir yanılsama değildir;bunun da ötesinde,açıkça ifade edilmiyor olsa bile,bölgeye yönelik,kendi demokrasisini oraya taşımayı merkezine alacak bir dış siyâset önermek tehlikesini de bağrında taşır ki böyle bir siyâseti "yayılmacı" olarak tanımlamak da çok yanlış olmaz.Tezimi daha açık formüle edebilirim:Her kim ki,ülke yönetimine geldiğinde,"demokrasi ve insan haklarını korumayı ve ona göre davranmayı" dış politikasının esası yapacağını söylerse,yalan söylemiş olacaktır.

O hâlde birinci önermem,iç ve dış politika arasında fark olduğu ve bunların ayrı ayrı ele alınması gerektiği basit gerçeğidir.Dış politika,sadece demokrasi ve insan hakları gibi konuları değil,örneğin güvenlik,bölgesel enerji kaynaklarının kontrolü,egemenlik hakları ve devletler arası hegemonya yarışı vb. gibi başka sorunları da düşünmeyi zorunlu kılar.Ve eğer sadece "demokrasi ve insan hakları" eksenli bir dış politika geliştirilmek istenirse,bu hem diğer ülkelere demokrasiyi ihraç etmek isteyen "yayılmacı bir tehdit" anlamına da gelebilir hem de güvenlik,enerji ve kaynak kontrolü ve egemenlik hakları vb. gibi sorunların üstünü örten ikiyüzlü bir tutumun ortaya çıkmasına yol açar.Aslında burada söylediklerim,Batı'nın Türkiye ile veya herhangi bir üçüncü dünya ülkesi ile ilişkilerinde gözlenen sıradan olgulardır.

Türkiye'nin sorunlarına ikinci uçta cevap verenler,yani meselesinin "mutfak"tan değil,esas olarak "dış kaynaklı" olduğunu düşünenlerin ileri sürdüğü fikirler de kısmi doğrular içermektedir ama eksik ve bu nedenle de yanlıştırlar.Ne küresel güçlerin ne de Ortadoğu'daki irili ufaklı devlet ve/veya grupların,bölgede tek bir devletin güçlenmesinden hoşlanmayacakları bir vakıadır.Bu nedenle de güçlenme potansiyeli taşıyan bir devletin,bölgede tek başına egemenlik kurmasının önüne geçilmek istenmesi son derece anlaşılabilir bir tutumdur.Hattâ sorunu şöyle de formüle edebiliriz:Türkiye,özellikle 2000'lerle birlikte güçlendiği ve bölgede tek başına (elbette bazı desteklerle birlikte) hegemonya kurma hesapları yaptığı için de bölgesel sorunlar ortaya çıkmıştır.

Yanlış güvenlik anlayışı

Sorunu "dış kaynaklı" olarak tanımlayan bakışın görmek istemediği çok önemli bir diğer husus vardır:Savunulan güvenlik stratejilerinin yanlıştır ve bu stratejiler ülkenin zayıflığına yol açmakta ve dış müdahalelere zemin hazırlamaktadır.Ülkenin ana sorunu "dış tehdit" olarak görüldüğü için,devletin egemenlik hakkı veya daha günlük deyişle,bölünme korkusu ve/veya devletin varlığını sürdürebilme endişesi her şeyin merkezine konmaktadır."Dış tehdidi" bertaraf edebilecek yol ve yöntemler üzerine düşünülerek,buna uygun güvenlik stratejileri geliştirilmektedir.

Bu tür stratejilerin genelde,dış tehdidin içeride uzantıları olduğu varsayımına dayandığı ve temel haklardan mahrum bırakılan ulus,din,kültür gruplarının ve/veya ülke muhalefetinin "iç uzantılar" olarak görüldüğü,üzerinde fazlaca kalem oynatılmış bir husustur.Geliştirilen güvenlik siyâsetleri de bu iç uzantıların "yaşam alanları"nı daraltmayı ve hattâ gerekirse ortadan kaldırmayı hedeflediği de bilinmektedir.Hak ve özgürlüklerin yasaklanması ve otoriter rejimlerin tesisi bu güvenlik anlayışının doğal sonucu olmaktadır.

Bu güvenlik anlayışı,bölgeyi dış müdahaleye açık hâle sokan,yukarıda sözü edilen yapısal sorunu yaratmakla kalmanın ötesinde Ortadoğu'nun kan ve zulüm deryası hâline dönüşmesine de yol açmaktadır.Bünyesindeki farklı ulus-din gruplarını güvenlik tehdidi olarak gören bakışın gündeme getirdiği politikaların yarattığı yıkımlara bolca örnek vermek mümkündür.Ondokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyıl başlarında başta Ermeni,Rum ve Süryani soykırımları olmak üzere Osmanlı Hristiyanlarının imhâsı ve Yahudi azınlıklara yönelik baskılar;Kürtlerin Irak,İran ve Türkiye'de yaşadıkları katliamlar;Filistinlilerin yaşadıkları ve/veya İran,Suriye,Mısır ve Suudi Arabistan'da etnik-din gruplarına yönelik katliamlar verilebilecek örneklerdir.

Türkiye'nin tarihî bagajı

Yukarıdaki soruya farklı cevap veren her iki ucun da görmek istemediği veya unuttuğu üçüncü bir hususun üstünü çizmek isterim.O da Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı olan bir devlet olarak kurulduğu ve sırtında Osmanlı tarihinin yükünü taşıdığıdır.İster demokratik ister otoriter bir rejim olsun,Türkiye kendi tarihi ile yüzleşmeyi başaramadığı müddetçe,bölgeye yönelik her attığı adımda,eski Osmanlı egemenliğini yeniden tesis etmek isteyen bir güç olarak telâkki edilecektir.

Bölge devlet ve ulus-din-kültür gruplarının,Türkler ve Türkiye hakkındaki kanaatlerini değiştirecek herhangi bir adım atılmadığı müddetçe ve bu kesimlerin kanaatlerinin bölge politikalarını belirleyen önemli bir unsur olduğu görülmedikçe,Türkiye'nin bölge sorunlarının çözümüne katkı yapabilmesi çok zordur."Katkı yapmak" ifadesini kullanmamın nedeni,Türkiye'nin bu adımları atacak olsa bile,bölgede istikrarın sağlanması konusunda tek başına çok şey yapma gücü olmadığına inanmamdır.Bölgesel koalisyon önerimin temeli de budur.Ayrıca,rejimlerin "iyi" ("demokratik ve liberal") bir karaktere sahip olmalarının uluslararası ilişkilerde doğru davranacakları konusunda bir garanti teşkil etmediklerini düşünmemdir.

Özetle,bölgeye ilişkin olası bir çözüm;

a)Dış müdahalelere imkân sağlayan,diğer ulus-devlet ve/veya bünyesindeki ulus-din-kültür gruplarını esas savaşılması gereken ötekisi olarak gören zihniyetin nasıl değişebileceği ile doğrudan ilgilidir.
b)Demokratik olmuş veya olmamış,tek bir ulus-devletin güçlenmesi ve/veya bölgede tek başına hegemonya kurmak istemesi çözüm değil,kaos getirir.
c)Mevcut ulus-devletlerin,birbirleriyle çatışmayı değil,bölgesel etkin koalisyon kurmayı ve bölgesel hegemonyayı bu koalisyonla sağlamayı esas almaları gerekir.
d)Bu etkin koalisyon,ulus-devletlerin bünyelerindeki ulus-din kültür gruplarını güvenlik tehdidi olarak görmelerine yol açan güvenlik stratejilerinin değiştirilmesine de olanak sağlayacak ve bölge ulus-devletlerinin demokratikleşme süreçlerini kolaylaştırıcı bir rol oynayabilecektir.

Buraya kadar söylenenler,sözünü ettiğim kısır döngünün niçin ağırlıkla ve sadece Türkiye ve İsrail tarafından kırılabileceğinin arka plân bilgisi olarak kabul edilmelidir.İkinci bir yazıda,niçin bu iki ülkenin bölgesel etkin koalisyon kurmaya en yakın ve uygun iki ulus-devlet olduğu ve bölgenin makûs talihini kırabilecekleri konusunda bazı tezler ileri süreceğim.

Kördüğümü çözmek:Niçin Türkiye ve İsrail?


Geçen yazının ana fikri,bölgemizdeki ulus-devletler (ve hak arayışı içinde olan ulus-din-kültür grupları) arasındaki bölgesel hegemonya savaşlarının ana sorun olduğu ve bölgenin bu nedenle dış müdahalelere açık hâle geldiği idi.Dış müdahaleler ise bölgeyi sadece kaosa değil,kan gölüne çevirmekte ve bu anlamda bölgenin en önemli problemi olmaktadır.Merkezî soru,dış müdahaleyi olanaklı kılan bu yapısal kısır döngünün nasıl kırılabileceği ve dış müdahalelerin nasıl imkân-dışı hâle sokulacağı idi.Ben,bölgesel hegemonya tesisinin,bölgenin makûs talihini-kördüğümü çözecek hamle olduğu kanaatindeyim.Ama hiçbir devletin tek başına hegemonya kuramayacağı,bunun ancak bölgesel bir koalisyon ile sağlanabileceğini ileri sürüyorum.

Fransa-Almanya ortaklığı Avrupa için neyi başardı ise,benzeri bir girişim Ortadoğu'da denenmek zorundadır,diye düşünürüm.Sözünü ettiğim girişimin "makro-stratejik ortaklık" biçiminde başlaması kuralı yok elbette.Fransa ve Almaya çelik endüstrisi ile başlamışlardı.Bölgemizde de benzeri bir girişim hangi özel alanda ve ne kadar sınırlı bir biçimde başlar veya başlamaz ayrı bir sorundur.Buradaki iddia,bu tür bir bölgesel girişimin olmaması durumunda,zaten mevcut ortamın devam edeceğidir.

Aşağıda sayacağım nedenlerle benim,bölgemizde,Fransa ve Almanya'nın oynadığı rolü oynayabilecek ve bölgesel hegemonya koalisyonunu kuracak adaylarım Türkiye ve İsrail'dir.Elbette başka modeller üzerinde de düşünülebilir ve tartışılabilir.Ama merkezî fikir,dış müdahaleyi imkân-dışı hâle sokacak bölgesel hegemonyanın bir koalisyon temelinde tesis edilmesidir.

1-Türkiye ve İsrail bugün gerek rejimlerinin karakteri gerekse bünyelerindeki büyük ulus-din gruplarına karşı gündeme getirdikleri politikalar nedeniyle ciddi sorunlara sahip olsalar bile,en fazla demokrasi deneyimine sahip iki ülkedir.Şu andaki hükümetler,birbirlerini düşman olarak görseler ve/veya bölgesel sorunları çözmek yeteneğinden uzak olsalar bile,ileri sürdüğüm politikayı savunacak siyâsî akımların ve/veya ekiplerin bu ülkelerde işbaşına gelme potansiyeli vardır.İki ülkenin yerleşik siyâsî teamülleri ve geleneği farklı siyâsî seçeneklerin (burada hegemonya tesisi için bölgesel koalisyon) seçim yoluyla işbaşına gelmesine imkân tanır.

2-Her iki devlet de birbirlerine çok benzeyen güvenlik endişelerine sahiptirler.Bünyelerinde tehdit olarak algıladıkları ulus-din grupları,bir tek kendi ulus-devletlerinin sınırı içinde yaşamamaktadırlar.Ve komşu ulus-devletler bünyesinde de vardırlar.Her iki devlet de diğerinin bünyesindeki ulus-din gruplarının haklarını savunmaya son derece önem vermektedirler (Türkiye-Filistin;İsrail-Kürtler.) Bu iki devletin birbirine yanaşması,bünyelerindeki ulus-din gruplarının sorunlarının çözümü için uygun bir ortam yaratabilir.

3-Kürtler ve Filistinlilerin (hangi biçimde olacağından bağımsız) özgürlükleri sorununun,bölge istikrarındaki merkezî önemi biliniyor.Bugün,Kürtler ve Filistinliler hak arayış mücadelelerini,esas olarak diğer (bölge veya bölge-dışı) devletlerden aldıkları destekle içinde bulundukları ulus-devlete karşı savaşarak sürdürmeye çalışıyorlar.Şu andaki resimle kıyaslandığında,bölgesel koalisyon arayışları,bu iki ulusa yeni imkânlar ve potansiyeller sunma şansına sahip olabilir.Türkiye Filistinlilerin,İsrail Kürtlerin temel taleplerinin sağlanmasında olumlu bir rol oynayabilirler.En azından,bu iki ulusun hak arayışlarının bir tehdit olarak algılanmasının önündeki,ne kadar gerçeklik olduğundan bağımsız,kamuoyu nezdinde yaygın olarak kullanılan engellerden birisi (İsrail veya Türkiye'nin karşılıklı olarak birbirlerini zayıflatmak için Kürtlerin veya Filistinlilerin taleplerini destekledikleri iddiası) önemli ölçüde ortadan kalkabilir.Kürtler ve Filistinliler,bu iki ülkenin biraraya gelmesini imkân dâhiline sokabilecek olumlu potansiyel güçler olarak görülebilir.

4-Her iki devlet,kuruluş hikâyeleri itibariyle de birbirlerine benzemektedirler.Bugünkü devlet sınırları dışında,geçmişte yaşanmış tecrübeler,her iki devletin kuruluş hikâyesinde önemli yer tutar.Türklerde kaybedilmiş İmparatorluk toprakları ve Balkan ve Kafkaslar'da Müslümanlara yönelik katliamlar,İsrail'de Holokost, nitelikleri ve boyutları çok farklı olgular olmakla beraber,kurulan devletin inşâsında önemli bir varlık gerekçesi hâline getirilmiştir.Kuruluş öncesi yaşanmış travma,"yaşanmışı bir daha asla yaşamamak" biçiminde hem önemli bir "kurucu misyondur" hem de bu travmayı aşamamak kendi içlerindeki ulus-din gruplarının sorunlarının çözümsüz hâle gelmesinin en önemli nedenlerinden birisidir.(3)

5-Bölgesel kuşatılmış ve yalnızlık duygusu (ne kadar gerçekliği yansıttığından uzak) bu iki ülkenin güvenlik stratejilerinde merkezî bir yer tutmaktadır.Birbirlerine verecekleri garantiler bu kuşatılmış ve yalnızlık duygusunun aşılmasında çok önemli siyâsî ve psikolojik bir rol oynayabilecektir.En azından bir diğer devletin bunu kullanma şansını azaltacaktır.

6-Bu iki devlet de Batı dünyası ile en gelişkin ilişkilere sahiptirler.Bu iki devletin birbirine verecekleri destek,Batı'nın bölgeye müdahalelerini en aza indirebilecek potansiyele sahiptir.Türkiye,tüm sorunlara rağmen NATO'nun bölgedeki temsilcisidir.İsrail,Batı'nın günahının bölgede yarattığı devlet olması nedeniyle başta ABD olmak üzere,Batı'dan büyük desteğe sahiptir.Bu iki devletin Batıya olan yakınlıkları,onları,Batı'nın bölgeye müdahalesini en sorunsuz bir tarzda aza indirme şansını verir.

7-Bölgenin şu anki istikrarsızlığının en önemli nedeni başta ABD ve koalisyonunun (ağırlıklı Avrupa ülkelerinin) bölgeye müdahalesidir.Dünya dengelerindeki değişmeler nedeniyle,ABD ve Avrupa,kendilerine belli güvencelerin verildiği koşullarda bölgeyi,bölgesel hegemonyayı sağlayacak bir koalisyona terketme fikrine soğuk bakmayacaklardır.Gerek ABD ve gerek Avrupa Birliği'nin ana kaygıları,bahane/gerekçeleri güvenlik (ABD için "terör" ve Avrupa Birliği için "terör" ve mülteciler) sorunlarıdır.Türkiye ve İsrail bu konuda doğrudan garanti verme kapasitesine sahip iki ülkedir.

8-Rusya açısından da benzeri durum sözkonusudur.Bölge Rusya'nın arka bahçesidir.Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesi ile "egemenlik alanları" saldırıya uğramış ve NATO (Batı) tarafından kuşatma altına alınmıştır.Rusya'nın 1990 sonrası gelişmeleri kendisine yönelik doğrudan tehdit ve saldırı olarak algıladığı örneğin Ukrayna veya Gürcistan'ın NATO'ya dâhil edilmesi gibi gelişmeleri böyle okuduğu bilinmektedir.Bu nedenle Rusya,Ortadoğu'da kendisine yönelik bir kuşatmanın azaltılması sonucunu doğurabilecek bir girişime olumlu bakma potansiyeline sahiptir.Türkiye'nin de İsrail'in de şu dönemde Rusya ile son derece sıcak ve dostane ilişkiler geliştirmeleri aslında bir tesadüf değildir.

9-Her iki ülke sadece ekonomik olarak değil,askerî olarak da güçlüdürler.Bölge enerji kaynaklarının,öncelikle bölgenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması ve birbirlerine karşı hegemonya savaşının bir parçası hâline getirilmemesi böylesi bir koalisyon arayışı sürecinde kuvvetli bir seçenek hâline gelebilecektir.Bu iki devlet arasındaki ekonomik-siyâsî ve askerî koalisyon hem bölge hem de küresel güçler üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olabilecektir.

10-Eğer bölgede demokrasi ve insan haklarına saygı duyan,güçler ayrılığını esas almış hukuk devletlerinin varlığı nihai hedef olarak konuyorsa,böylesi bir koalisyonun yaratabileceği istikrar ortamı,diğer seçeneklerle kıyaslandığında,bu hedefe daha kolay ulaşılmasını temin edebilecektir.

Nedenleri daha da artırmak mümkündür.Ama eğer dış müdahalelerin kendisi ve bunu mümkün kılan yapısal ortam bölgenin en büyük sorunu ise ve Türkiye ve İsrail bu dış müdahalelerin oluşmasında önemli yer tutan iki orta büyüklükte devlet iseler,birbirlerine verecekleri destekle,dışardan müdahale potansiyelini zayıflatabilir ve bölgeyi birlikte düzen ve istikrara kavuşturabilirler.

Önerim bir nevi,sınıfın en yaramaz iki öğrencisinin,sınıf mümessili atanmaları gibidir.Yaramazların,düzen ve istikrar için yaramazlıktan vazgeçmeleri ve sorumluluk almaları bölge sorunlarının çözümünde en büyük başlangıçtır.

Elbette burada ileri sürdüğüm fikirlerin tam tersi iddiaları da ileri sürmek mümkündür.Zaten fazlası ile bilindiğini tahmin ettiğim bu fikirleri de sıralamadan geçmek istemem:

En temel karşı fikir,dışarıdan müdahalelerin sorunların kaynağı değil sonucu olduğunu ileri sürmektir.Bölgenin ana sorunu

a)Arap diktatörlük rejimleri (Irak,Suriye,Suudi Arabistan,Mısır vb.)
b)Rejimlerinin karakteri ne olursa olsun izledikleri politikalar ile Türkiye ve İsrail'dir.Dolayısıyla,Arap diktatörlük rejimleri demokratikleşmedikçe Türkiye ve/veya İsrail mevcut politikalarını değiştirmedikçe bölgedeki istikrarsızlıklar ve müdahaleler sona ermeyecektir.Örnek vermek gerekirse,İsrail ve Türkiye'nin,Filistin ve Kürt sorununu çöz(e)memeleri,bölgenin de-stabilize olmasının en temel nedenlerinden birisidir.Ayrıca eklemek gerekir ki,Irak,Suriye ve Mısır gibi rejimlerinin kaos ve savaş içine düşmeleri ve zayıflamalarında da İsrail ve Türkiye'nin önemli rolleri olmuştur.

Ne Arap rejimlerinin demokratikleşmesi imkân dâhilindedir ne de Türkiye ve İsrail'in mevcut politikaları değişecektir.Özellikle devletsiz iki ulus,Filistin ve Kürtler kısa sürede bir devlete kavuşma imkânına sahip olmadıklarına göre,bölgeye huzur gelmeyeceğini kabul etmek gerekir.Bölgesel hegemonyanın tesis edilmesi önerisi,bölgenin temel sorununun dış müdahaleler olduğu yanlış tespitine dayalı yanlış bir çözüm önermesidir.Bu nedenle bölgesel hegemonya tesisi gibi fantezilerle uğraşmaya gerek yoktur.

Artık çoğumuzun ezbere bildiği ve benzerlerinin de eklenebileceği bu görüşleri burada tekrar etmemdeki amaç şudur:

Ortadoğu'da bir kısır döngü ve kördüğüm vardır.Ve yukarıda saydığım tezler,zaten ilk aklımıza gelen ve bize mevcut kördüğümün nedenlerini anlatan tezlerdir.Ve bunlar mevcut kördüğümün niçin devam edeceğinin gerekçesi olarak da okunabilirler.Önerim,kaosu tarif etmenin ötesine gitmeyen alışılmış düşüncelerimizi tekrar etmek değil,bunun dışındaki seçeneklerin neler olabileceği konusunda kafa yormaktır.

Tezimi şöyle tekrar edebilirim:Eğer bölge devletleri birbirleri ile hegemonya savaşını her şeyin merkezine koymaya devam eder ve bölgesel hegemonya için bir koalisyon arayışına girmezlerse dış müdahaleler ve bölgesel savaşlar kaçınılmaz kader olmaya devam edecektir.Bölgesel hegemonya kördüğümü çözecek bir başlangıç noktasıdır ve bu koalisyonu kurmaya en yakın iki devlet ise Türkiye ve İsrail'dir.

İşe yarar bir tartışmaya katkısı olacağı umuduyla...

Not:
Bu yazıyı yayınlamadan önce,konuyu benden daha iyi bilen uzman akademisyen,gazeteci ve bazı dostlarımla paylaştım.Katılsalar ve/veya katılmasalar da çok değerli eleştiri ve önerilerde bulundular.Kendilerine teşekkür ederim.

***

1-
Uluslararası ilişkilerde "gerçekçi okul"un ana tezi budur.Daha fazla bilgi için:John J. Mearsheimer,The Tragedy of Great Power Politics (W. W. Norton & Company:New York,London,2001.)
2-
"Milton Friedman,Essays in Positive Economics (Chicago:University of Chicago Press,1953),s.14;aktaran, John J. Mearsheimer,a.g.e.(s.98,elektronik kitap olduğu için sayfa numarası değişebilir.Alıntı ikici bölümün başındadır.)
3-
Burada,Holokost ile toprak kaybı ve Balkanlar ve Kafkaslar'dan Müslüman-Türk topluluklara yönelik etnik temizlikleri aynı düzeyde ele almadığımın altını yeniden özel olarak çizmek zorundayım.Belirtmek istediğim husus,Türk yönetici elitlerinin Cumhuriyet öncesi yaşananları,Cumhuriyet'in önemli bir varlık gerekçesi olarak kurguladıklarıdır.Ermeni Soykırımı'nın inkârındaki en temel faktörlerden birisi budur.

*Prof.Dr.Taner Akçam,Ortadoğu kördüğümü için alternatif çözüm:Türkiye-İsrail ortaklığı,T24,19-22 Eylül 2018.


http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/orta-dogu-kordugumu-icin-alternatif-cozum-turkiye-israil-ortakligi,20455
http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/kordugumu-cozmek-nicin-turkiye-ve-israil,20478

Ne ondurmak ne de öldürmek/Prof.Dr.Taner Akçam*

Bu ifadeye ya bir kitapta rastladım ya da Millî Güvenlik Konseyi üyesi bir generalimizin ettiği veciz bir söz olarak duydum...

Bir zamanlar salt sivil-askerî Kemalist bürokrasinin değil,sağ-muhafazakâr tüm Türk yönetici elitin bir amentüsü gibi olan bu söz belki hâlâ da öyle.Özeti şu:Büyük devletler (veya Batı) Osmanlı'nın (Türkiye'nin) güçlenmesini hiçbir zaman istemez.Türkiye ne zaman güçlenmeye yüz tutsa,başına bir iş açıp,o işle boğuşmasını sağlayarak önünü keser,zayıf düşürürler.Ama büyük devletler (Batı) Türkiye'yi öldüremez,yani devlet olarak yok da edemezler.Sonuçta ne öldürebilir ama ne de onmasına (bölgesinde büyük bir güç olmasına) müsaade ederler.

Bu kanaatin Türk solunun anti-emperyalizm söyleminde de bazı izdüşümlerini görmek mümkün ama sol ve ilerici çevrelerin bu veciz değerlendirme hakkında fazla kafa yorduklarını zannetmiyorum.

Otuz yılı aşkın bir zamandır,yakın tarih ile uğraşıyorum.Geldiğim nokta itibariyle,bu veciz sözde önemli bir hakikat payı olduğunu söylemek isterim.Bu veciz söz üzerine kafa yormak hem tarihe ilişkin bir çok olayı daha kolay anlamamıza yarayacak hem de geleceğimize ilişkin sağlıklı değerlendirmelerde bulunmamızı sağlayacaktır.Çünkü sorun sadece bu sözde dile getirilen dış devletlerin Türkiye'ye yönelik tavırları ile sınırlı değil.Bu veciz söz aslında bana göre Türk toplumunun da belli davranış normlarını açıklayan bir anahtar gibidir ve hem geçmişimizi hem de geleceğimizi anlamamız açısından son derece önemli bir yerde durur.

"Ne ondurmak ne de öldürmek" ifadesi,lâik-Kemalist veya İslâmcı-muhafazakâr çevrelerce daha çok etnik-dinî temelli bir gerçeklik üzerinden açıklanır.Büyük devletlerin veya Batı'nın ya "ezeli Türk düşmanlığı" ya da "İslâm nefreti" gibi nedenlerle böyle bir tutum takındıklarına inanılır.Bu bakışa göre,ötekilere (Batıya) ve bize (Türk-İslâm) has bazı özsel nedenler vardır ve çatışma esas olarak buradan kaynaklanır.

Hiçbir büyük devlet Ortadoğu'nun tek bir bölgesel güçle kontrol edilmesini istemez

Ancak meseleye bu tür özsel açıklama denemelerinden uzak bakarsak,işin Türk veya İslâm düşmanlığıyla fazlaca alâkası olmadığını anlarız.Sözkonusu olan son derece sıradan bir hakikattir.Ortadoğu denilen coğrafyada (merkezinde enerji kaynaklarının kontrol edilmesi olan) iktidar savaşlarında,hiçbir büyük devlet bölgenin tek bir bölgesel güç tarafından kontrol edilmesini istemez.Herhangi bir bölgesel devletin,büyüyerek ve kuvvetlenerek bölgeyi kontrol edebilir hâle gelmeye başlaması hiçbirisinin işine gelmez;çünkü bölge üzerindeki kontrollerine darbe vurur.Bu nedenle de bölgede kuvvetlenmekte olan bir devletin başına iş açmak son derece normal ve mantıklı bir stratejidir.

İşin özü çıplak bir iktidar savaşıdır

Burada akılda tutulması gereken ana ilke,devletler arası yaşanan bu iktidar savaşlarının herhangi bir ahlâkî ilkeye bağlı olmadan yürütüldüğüdür.Yani,moral değerler veya özel anlamlar yüklenerek,"iyi" ve "kötü" olarak tanımlanabilecek seçeneklerle karşı karşıya değiliz.Birisi için "iyi" olan,öteki için "kötü"dür.Ve işin özü çıplak bir iktidar savaşıdır.

Elbette uluslararası hukuk sürekli gelişmekte ve sürekli yeni bağlayıcı hükümler ve kurumlar ortaya çıkmaktadır ama bu hüküm ve kurumların devletler arası çatışmaların nasıl yürütüleceğini belirlemekte olduğunu söylemek mümkün değil.Devletler kendi içlerinde demokratik olabilir ve bu normlara göre davranmak zorunda olabilirler.Ama uluslararası düzeyde henüz daha orman kanunlarının geçerli olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.Batı'nın çifte standardı üzerine yazılmış-çizilmiş binlerce yazı bu basit hakikatin sıradan tekrarından başka bir şey değildir.

Aslında,herhangi bir kahve köşesinde bile duyabileceğiniz,bu sıradan ve beylik sözleri tekrar ettiğim için okuyucunda özür dilemem gerekir.Ama amacım "ne ondurmak ne de öldürmek" ilkesinin devletler arası ilişkilerin basit bir anlatımı olduğunu söylemek ve bunun özcü bir anti-Türk;anti-İslâm veya anti-Türkiye tutumu ile ilgili olmadığının altını çizmek.Öyle ki,Türkiye'nin de,bölge politikalarını esas olarak bu ilkeye göre düzenlediğini kolaylıkla iddia edebiliriz.

Eğer "ne ondurmak ne de öldürmek" sözü,bölgemizdeki devletler arası ilişkilerin veciz bir özeti ise,bunun bizim açımızdan anlamı nedir?Bu veciz söz üzerine düşünmenin özel bir nedeni olması gerekir mi?Kanımca evet!Çünkü "ne ondurmak ne de öldürmek" ilkesinin hayata geçmesi bir tek diğer devletlerin tutumuna bağlı değildir.Türkiye'nin,büyük devletlerin politikalarına gösterdiği tepkilerin de alınan sonuç üzerinde doğrudan etkisi vardır.

Ben,Batı'dan ve büyük devletlerden sürekli şikâyet eden ve onları hep "başına iş açmakla" suçlayan Türk yönetici elitlerinin kendi tutumlarının da elde edilen sonuç üzerinde doğrudan etkisi olduğunu düşünüyorum.Türkiye,"ne ondurma ne de öldürme" sürecinin aktif bir parçasıdır.Ve yaptıklarıyla da süreci doğrudan etkilemektedir.Bu nedenle Türk yönetici elitleri bir türlü "ondurulmamak"tan şikâyet ediyorlarsa,önce kendilerinin sürece verdikleri tepkiye yakından bakmaları gerekir.Aldıkları sonuç,doğrudan kendi tepkilerinin de bir ürünüdür.

Geçmişte de bugün de bu böyle...

"Arap Baharı" ile birlikte

Türkiye'nin özellikle Arap Baharı ile birlikte bu "ne ondurma ne de öldürme" sarmalına yeniden girdiğini söylemek mümkün.

2002'den itibaren Avrupa Birliği yolunda atılan reformlar ve ekonomik büyüme ile yükselme dönemine giren Türkiye,Arap Baharı'nın kendisine sunduğu imkânları da kullanarak Ortadoğu'da bölgesel güç olmak için bazı hamlelerde bulundu.Pax-Ottomanika olarak da adlandırılan bu hamlelerin gerek bölge devletlerini gerekse büyük devletleri epey rahatsız etmiş olduğu üzerine de epeydir yazıldı çizildi.

İktidar partisi AKP de süreci esas olarak böyle okudu ve özellikle Gezi olaylarından sonra yaşananlara bu çerçeve içinde tepki gösterdi.Yükselmekte ve bölgede ciddi bir güç olmakta iken önü kesilmişti ve hattâ kendisini yok etmeye yönelik büyük bir uluslararası komplo ile karşı karşıyaydı.AKP,bu nedenle 1 Kasım [2015] seçimlerinde aldığı sonucu,kendisine karşı kurulan oyunlara karşı geliştirdiği stratejinin bir zaferi olarak sundu.

AKP'nin süreci okuma tarzı doğru mu ve verdiği tepkiler AKP'ni ve (kendilerini Türkiye ile eşitledikleri için) Türkiye'yi "ne ondurma ne de öldürme" sarmalından çıkartabilecek mi?Soruya çok olumlu cevap veremeyeceğim.Bunun nedeni de,Türk yönetici elitinin sorunlara verdikleri tepki tarzının ciddi tarihsel bir süreklilik gösteriyor olması.

Konuyu anlayabilmek ve üzerinde tartışabilmek için Türkiye'nin şu anda önünde duran sorunları bir bütün olarak ele almak,yani iç ve dış gelişmeleri birbirinden ayrı olgular olarak değil,bir bütünün parçaları olarak değerlendirmek ve soruna bu bütünlüklü çerçeveden yaklaşmak gerekir.Oysa şu anda basında yapılan tartışmalara baktığımda böyle bir bütünlük bir yana,ciddi bir tuhaflık gördüğümü söyleyebilirim;Türkiye'nin meselelerini tartışanlar sanki başka dünyalarda yaşıyor ve o dünyaların sorunlarını tartışıyor gibiler.Neredeyse gündemi itibariyle bile ikiye bölünmüş;iki ayrı ülkede yaşıyor gibiyiz.

Ermeni Soykırımı ve iki ayrı tarihyazımı

Sözünü ettiğim ilginç tuhaflığı gözlüyor olmamın en önemli nedeni,otuz-otuzbeş yıldır Ermeni Soykırımı konusuyla uğraşıyor olmamdır.Konu hakkında çalışmaya başladığımda gözlediğim ilk olgu,1915'e soykırımdır diyenlerle buna karşı çıkanların sanki farklı ülkeler üzerine konuşuyor olduklarıydı;Türk çevrelerin anlattığı tarih ile Hristiyanların (Ermeni,Yunan,Süryani) anlattıkları tarih birbirinden o kadar farklı idi ki,tartıştıkları sanki aynı geçmiş,aynı tarih değildi.

Ermeni Soykırımı'na ilişkin tartışmalarda Türk tarihyazımı bize aşağı-yukarı şöyle bir tarih anlatıyordu."Yabancı güçler Osmanlı'yı bölmek ve parçalamak istiyorlardı;sonuçta Türkler bu bölünme ve parçalanmaya karşı kendilerini ve vatanlarını savundular." Bu bakışa göre,sorunların kaynağı,Batılıların "bölme ve parçalama" arzuları ve bu nedenle de Osmanlının içişlerine müdahale etmek için Hristiyanları bir bahane olarak kullanmalarıydı.Sorunların özü,aşırı dış müdahaledir.Bu nedenle Türk tarihyazımı,esas olarak kendi tarihini bu müdahalelere karşı onurlu bir başkaldırı,kişilik koruması,parçalama isteklerine karşı direnme olarak anlatır (solda bu anti-emperyalizm biçimine bürünür.) Bu tarihyazımında Hristiyanlara yönelik kitlesel katliamlar ya hiç yer almaz ya da en fazla karşılıklı öldürmeler oldu vb. diye geçiştirilir.

Eğer Ermeni,Süryani vb. anlatımlarına bakarsanız,okuyacağınız katliamlar,öldürmeler ve imhâlar kısacası bir barbarlıklar tarihidir.Bu tarihyazımında Batılıların veya büyük devletlerin Osmanlı'yı parçalamak gibi bir amaçları olduğuna pek fazla yer verilmez.Esas olarak anlatılan Osmanlı-Türk yöneticilerinin Hristiyanlara yönelik gündeme getirdikleri baskı,katliam ve zulümlerdir.Türk tarihyazımında ileri sürülenin aksine,Batılı devletler bu zulümlere son vermek için yeteri kadar müdahale etmemiş olmakla eleştirilirler.

Niçin madalyonun ki tarafını da ele alan,bir tarihyazımı mümkün olmasın?

Oysa geçmişe en sıradan bir bakışla bile,gerek Türk gerek Hristiyan topluluklarının anlattıklarının,yaşananların bir bölümüne denk düştüğünü anlamak mümkündür.Anlatılanlar aynı madalyonun farklı iki yüzüne aittir.O hâlde soru basittir,niçin madalyonun her iki tarafını da ele alan,merkezine koyan bir tarihyazımı mümkün olmasın?Benim yaptığım aslında,birbirine zıt gibi görünen ve tarafların birbirlerine karşı farklı hakikatler olarak kullandıkları olguları biraraya getirmekten ibaretti.Madalyonun iki yüzünü,bir yüzü yok sayarak,yüzleri birbirinin karşısına farklı tarih anlatımları olarak dikmek değil,her iki yüzü de anlama ve açıklamayı mümkün kılan bir perspektif geliştirmek...

Bugünkü tablo çok farklı değil

Geçmişe yönelik,birbirine tamamıyla zıt,diğerinin ileri sürdüğüne hemen hiç referans almayan ve değinmeyen tarihyazımının benzerini şu anda Türkiye'deki politik tartışmalara baktığımızda da gözlemek mümkün.AKP taraftarları ve karşıtları biçiminde oluşmuş çevreler,diğer tarafın dünyasını,olgularını hiçbir biçimde referans noktası almayan bir tartışma yapmaktalar.Bu iki blok sanki aynı ülkede yaşamıyor aynı olgular ve sosyal gerçeklik üzerine konuşmuyorlar.Belki de okumuyorlar diğer tarafta yazılanları...Ortada birbirleriyle oldukça zıt iki dünya ve buna uygun iki farklı tarihyazımı var gibi.En azından benim gözlemim bu...

Karagül,bir örnek

Tüm AKP taraftarı kalemlerde benzeri argümanları görmekle birlikte,Yeni Şafak gazetesi ve onun başyazarı İbrahim Karagül'ün yazdıklarını,temsil gücü nedeniyle bir örnek olarak ele almak istiyorum.Karagül,sürekli bir biçimde,kökleri daha öncelere gidiyor olsa bile,Arap Baharı'yla tırmanan,Gezi ile birlikte hız kazanan,Türkiye'ye yönelik uluslararası bir kuşatmadan söz etmektedir.Ona göre,AKP iktidarı ile yükselme (onma) sürecine giren Türkiye,büyük bir saldırı altındadır.Gülen Hareketi emniyet ve yargı üzerindeki etkisi ile,Doğan Grubu basın imkânları ile ve PKK silâhlı mücadelesi ile bu dış kuşatmanın iç uzantıları konumundadırlar.Liberal aydınlar ise basın üzerinden bu cephenin kalemşörlüğüne soyunmuşlardır.İç ve dış düşmanlar tarafından kuşatılan ve yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalan Türkiye,bir varlık-yokluk savaşı vermek zorundadır.

AKP karşıtı kutupta ise bambaşka bir dünya sözkonusudur.Ana söylem,AKP hükümetinin reformlardan ve çözüm sürecinden vazgeçmesi,başta basın özgürlüğü olmak üzere demokratik haklarda ciddi kısıtlamalar yapması ve otoriterleşmesi üzerine kuruludur.Erdoğan'ın,başkanlık sistemi ile diktatörlük rejimi kurmasından korkulmakta ve Erdoğan tüm sorunların tek kaynağı olarak tanımlanmaktadır.Bu kesimin yazılarında büyük devletlerin bölgeye (ve özel olarak Türkiye'ye) yönelik politikaları fazla ağırlıklı bir yer tutmaz!Yer aldığı koşullarda bile,bu dış faktörler,Erdoğan'ın içeride yapmak istediği manipülasyonların araçsal uzantıları olarak ele alınırlar.

Soru hangi tarafın haklı olduğu mu?

Elbette taraflardan hangisinin doğruları söylediği ve haklı olduğu üzerine bir tartışma yapılabilir.Ama benim sormak istediğim soru daha başka.Acaba taraflar niçin,diğer tarafın "merkeze ve esasa ilişkin" olarak saydığı konularda hemen hemen hiçbir şey söylemiyorlar?Niçin bir tarafı "var eden" diskur,diğer tarafça neredeyse bütünüyle yok sayılıyor?Ve taraflar aynı olgular üzerine,doğal olarak farklı düşünmek koşuluyla,niye tartışmıyorlar?

Tekrar edebileceğim gene son derece sıradan ve beylik bir tespit:Türkiye'nin içeride şu anda karşı karşıya kaldığı sorunları bölgenin sorunlarından ayrı ele almak mümkün değil.İçeride ve bölgedeki sorunları birlikte ele almak şart.Ne içerideki otoriterleşme,sertleşme girişimlerini yok sayarak veya inkâr ederek sadece dış kuşatma üzerine kurulu bir diskur geliştirebilirsiniz ne de sadece içerideki sertleşmeyi kendisini tek merkez almış bir diskurla gelişmeleri açıklayabilirsiniz.Bu yapılamadığı için kolaylıkla bilgisel hatalar da yapılmakta veya bazı olaylar yok sayılmaktadır.

Örneğin AKP karşıtı çevreler,son dönemlerde patlayan tüm bombaları,AKP hükümeti tarafından organize edilmiş eylemler olarak görmek eğilimindedirler.AKP'ne yakın basında ise,haklarında soruşturma açılan,hapse atılan gazeteciler başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar üzerinde durulmaya değmeyecek ayrıntılar muamelesi görmektedir.

Bana,tıpkı tarihe yönelik olduğu gibi,bugünkü olayların ele alınmasında da bir madalyonun çifte yüzü gerçekliği ile karşı karşıyayız gibi geliyor.Ve yine aynı tarihe yaklaşımda olduğu gibi,bugünkü sorunların ele alınmasında da,taraflar madalyonun sadece bir yüzüyle ilgileniyor gibidirler.

Burada,acaba madalyonun her iki yüzüne birden bakabilmek mümkün mü konusunda bir şeyler söylemeye çalışacağım.

Kuşatma ve tehdit gerçek mi paranoya mı?

Bugün,Batı ve büyük devletlerin,Türkiye'nin bölgesel güç olmasının önünü kesmek gibi ciddi bir jeo-stratejik bir hedefleri olduğunu görmek mümkün.Mısır Darbesi'nin arka plân nedenlerinden birisinin,Ortadoğu'da AKP-Müslüman Kardeşler eksenli yeni bir jeopolitik gücün doğmasının engellenmesinin yattığı bile kolaylıkla ileri sürülebilir.Ama bunun da,devletler arası siyâsetin normal bir tarzı olduğunu kabul etmek gerekir.Türkiye de benzeri bir biçimde,örneğin Assad rejiminin zayıflaması ve çökmesi için elinden geleni yaptı ve hâlâ da yapıyor.

Gözlediğim,Türkiye'nin kendisine yönelik "kuşatma" operasyonuna verdiği cevap ile tarihte Osmanlılar tarafından verilen cevapların büyük benzerlikler gösterdiğidir.Tarihte de bugün de dışardan geldiğine inanılan kuşatma ve baskılara karşı içerde sertleşme ile tepki verilmişti.Hattâ,içeride bazı etnik ve/veya dinî gruplar bu kuşatmanın iç uzantıları olarak tespit edilmişler ve bu çevreler iç düşman olarak tanımlanmışlardı.Gelişmelerin belli bir seviyesinde,kuşatmanın kendini imhâsı ile sonuçlanacağı endişesi ile sorun bir "varlık-yokluk” meselesi olarak formüle edilmeye başlanmış ve yok olmaktan kurtulmanın yolunun,iç düşmanların imhâ edilmesinden geçtiğine inanılmıştı.Tarihimizde yaşanan Soykırım dâhil,büyük insanlık dramlarının da ana nedeni budur.

Bugün,AKP'ne yakın basında esas olarak aynı dilin giderek egemen olmaya başladığını görmek mümkün.Hattâ bugünkü kuşatma ile tarihteki kuşatma arasında kıyaslamalar yapılmakta ve insanlar,tarihteki gibi büyük bir ulusal direnişe,başkaldırıya davet edilmektedir.

Yine Karagül'den örnek verirsek,Türkiye'nin bugün hem içeriden hem de dışarıdan bir cephe tarafından kuşatıldığını söyleyen Karagül,bu cepheyi biçimlendiren iradenin,"Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı siyâsî otoritesini darmadağın eden... irade" olduğunu iddia eder.Karagül'e göre,Türkiye'nin karşı karşıya olduğu büyük tehdit,"Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya yönelen yıkıcı tehditle aynıdır,nitelik olarak aralarında hiçbir fark yoktur." "Birinci Dünya Savaşı dönemindekiler kadar vahim bir ihanet daha yaşanıyor" diyen Karagül,bu ihanete karşı yapılması gerekenin "karşı cephede yer alan... iç figüranlara karşı bir tür millî mücadele(nin),arınma(nın) başlatılma(sı)" olduğunu söyler.

Dikkat edilirse,geçmişte yaşandığı söylenen kuşatma ve ihanetler üzerine konuşulurken,bu dönemde kitlesel imhâların yaşandığı,başta Ermeniler olmak üzere,tüm Hristiyan toplulukların katliam ve sürgünlere kurban edildikleri konusunda tek bir satır bile okuyamazsınız.Yoktur böyle şeyler...yaşanmamıştır...olmamıştır...Geçmişte de bugün de sözkonusu olan,bir ihanet ve bu ihanete karşı ulusal direniş ve ulusal savunmadır.

Kitlesel katliamlara kapı açan zihniyet,içe yönelik sertleşmenin de ana nedenidir

Şaşırdığım husus şu,kendisine demokrat,liberal veya solcu diyen çevrelerde,AKP'ne ve onu savunanlara egemen olan bu diskur konusunda tek bir satıra rastlamak mümkün değildir.Bu cenahta,AKP'nin gerek iç ve gerekse dış olaylara tepki veriş tarzını esas olarak belirleyen bu zihniyet dünyası tamamıyla es geçilmekte,âdetâ yok sayılmaktadır.Ben ise,kendisini iç ve dış düşmanlarla kuşatılmış olarak gören ve adımlarını bu kuşatılmışlık psikolojine göre atan AKP tutumunun son derece ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.Çünkü geçmişte kitlesel katliamlara kapı açan bu zihniyet,bugün içe yönelik sertleşmenin de ana nedenidir.

Dikkat edilmesi gereken husus,Türkiye'nin bir kuşatma altında olduğu tezinin ne kadar gerçeklere denk düşüp düşmediğinin çok önemli olmadığıdır.Eğer kuşatma ve tehdit altında olduğunuza inanıyor ve karşınıza çıkan her olayı bu kuşatmanın doğal adımları olarak görüyor ve değerlendiriyorsanız,belli bir aşamadan sonra bu inanç bir gerçeklik hâline gelir.Bu noktadan itibaren bu inancın bir paranoya ürünü mü yoksa bir hakikate mi denk düştüğü önemsizleşir.Paranoya ile hakikat arasındaki sınır kaybolur.

Gezi ile birlikte içine girilen süreçte,AKP açısından da bu sınırın kaybolmuş olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.Seçimlerle birlikte,AKP çevrelerinin içine girdiği rahatlama kimseyi aldatmasın.Bu durum geçicidir.Çünkü hem AKP kendisine yönelik muhalefeti bu gözle görmeye devam edecektir hem de başta büyük güçler olmak üzere bölge devletleri,bölgesel bir güç olmak isteyen Türkiye'nin önünü kesmek için çaba harcamaya devam edeceklerdir.

Öte yandan AKP karşıtları da,büyük devletlerin Türkiye'ye yönelik politikalarını,Erdoğan'ın sıradan manipülasyonları olarak görmeye devam edeceklerdir.

"İç ve dış" ayırımının anlamsızlığı

Bu noktada önemli olan,Türkiye'nin bölgesinde karşılaştığı sorunların ne olduğu ve bu konuda ne tür stratejilerin geliştirilmesi gerektiği üzerine tartışmaktır.Sorun sadece bölgeye yönelik politikalarla sınırlı değildir.İç politikalar da buna doğrudan bağlıdır.Zaten en somutu Kürtler ekseninde görüldüğü gibi,Türkiye'de yaşayan bazı etnik ve dinî gruplar açısından iç ve dış ayırımının fazla bir anlamı da yoktur.

İstikrar arayan insanların AKP'ne yönelmesi son derece anlaşılır

Başta büyük devletlerin bölgeye yönelik politikaları olmak üzere,bölgesel gelişmeler ve olası perspektifler konusunda ciddi bir tartışma yapılmazsa,iç politikaya yönelik sorunlarda ciddi alternatifler geliştirilemeyeceğini düşünüyorum.Eğer bu tartışma yapılmazsa,AKP'nin,"ne ondurma ne öldürme" stratejilerine karşı geliştirdiği "iç daralma" siyâsetinin tek seçenek olarak kalmaya devam edeceğini tahmin ediyorum.Dışarısı "ne ondurmak ne de öldürmek" hedefiyle Türkiye'nin önüne engeller çıkartan ve karışıklıklar yaratan olarak görüldüğü müddetçe ve içeride muhalefet edenler de bu dış güçlerin iç uzantıları olarak sunuldukça,istikrar arayan insanların AKP'ne yönelmeleri son derece anlaşılır olacaktır.

Türkiye,aldığı tavırla,istemediği sonucu kendisi yaratır

Bu nedenle,AKP'ne karşı politikalar geliştirmenin bir nevi "Tayyip karşıtlığı" olarak formüle edilmesini çok anladığımı söyleyemem.Çünkü ortada Erdoğan ile sınırlı olmayan,bütün bir toplumun ruhuna sinmiş bir halet-i ruhiye sözkonusudur.Geçmişte de benzeri durumlarda,salt yönetici elitler olarak değil,toplum olarak da benzeri tepkiler verilmişti.Ve bu tepki veriş tarzı,"ne ondurma ne de öldürme" stratejilerinin başarılı olmasının yolunu açmıştı.Yani Batı politikalarının bu topraklarda istediği sonuçlar almasının en önemli nedenlerinden birisi,Türk yönetici elitlerinin ve toplumun bu politikaları verdiği cevap tarzıdır.Türkiye,aldığı tavırla,istemediği sonucu kendisi yaratır gibidir.

Özetle söylemek istediğim,Türkiye'nin bölgeye ilişkin ne tür politikalar geliştirmesi gerektiği,iç politikanın bir unsuru olarak tartışılmak zorundadır.Oysa benim gördüğüm,Türkiye'de kendisine muhalifim diyen güçler,Ortadoğu'yu yönelik ciddi açılımlar getirmek yerine,ya ISİD ile Türkiye arasına eşit işareti koyma basitliği ile yetinmeyi tercih ediyorlar;(ki Türkiye'nin Sünni İslâm eksenli bölgesel bir güç olma stratejisinden ürken Batılı büyük devletlerin de severek desteklediği bir basitlik bu...) ya da,Ortadoğu'daki gelişmelerin kendisi için stratejik anlamda olumlu bir ortam yarattığına inanan PKK'nin iç savaşı da göze alan stratejilerinde derin anlamlar aramaya çalışıyorlar.Geniş bir sol-demokrat kesim,tuhaf bir "devrimci romantizmi" hastalığı ile,PKK'nin bu stratejisinin Kürt halkına verdiği zararlara gözlerini kapamayı tercih ediyor.Öte yandan,güvenlik güçlerinin kuşattığı Kürt evlerinin duvarlarına "Türksen gurur duy,değilsen itaat et",ibareleri yazarak kendisini sıradan bir işgâl gücü hâline soktuğu gerçekliğinin üzerinde ise durmaya bile gerek yok.

Bu siyâsî körlük ve sığlık nedeniyle,AKP'nin bölgeye yönelik stratejileri ile Silâhlı Kuvvetler'in politikaları arasında farklar olabileceği veya AKP'ne karşı bir darbe ihtimâlinin gündeme gelebileceği gibi bir dizi anlamsız tartışmaları yapanlar da oldu.Oysa eğer tarihimiz üzerine düşünülmüş ve daha yakından bakılmış olsaydı görülecekti ki,Türk yönetici elitleri,sivil-asker ayırımına bakmaksızın,bu tür kriz durumlarında benzeri tavırları almışlar ve bu tavırlarına büyük toplumsal destek de bulmuşladır.Söylemek istediğim,AKP ile devletin diğer kurumları arasında fark olabileceği üzerine oturmuş analizlerin çok işe yaramayacağıdır.

Ana sorun aynıdır:Eğer Türkiye,gerek bölgedeki gerekse büyük devletlerle,bölge üzerinde ciddi bir egemenlik alanı savaşı veriyorsa ve günümüzde devletler arası ilişkilerde bu savaş "orman kanunları" esasına göre sürdürülüyorsa,Türkiye'nin izlemesi gereken strateji ne olmalıdır?AKP'nin veya devlet erkinin bir bütün olarak izlediği stratejinin hatalı ve yanlış tarafları nelerdir?Tartışılması gereken budur.

AKP'nin ve sivil-asker yönetici elitlerin en büyük hatası,büyük devletlerin kendisine yönelik izlediği politikalara,içeride sertleşme ve iç düşman arama ile cevap vermeleridir.Bu cevap veriş tarzı,sadece ve sadece Türkiye'yi "ne ondurmak ne de öldürmek" isteyen çevrelerin arayıp da bulamayacağı bir tepki tarzıdır."Dış düşman ve onların iç uzantıları" metaforu son derece tehlikelidir.Şimdilik sadece örgüt ve çevre ile sınırlı olarak kullanılan "iç düşman" tanımının,kısa sürede bütün bir etnik-din topluluğunu kapsayacak şekilde kullanılması da mümkündür.1 Kasım [2015] seçimleri ile rahatlamış gibi görülen ortamın,aktörler ve tavır alışları değişmediği müddetçe,kısa sürede yeniden krize dönüşmesi kaçınılmazdır.

AKP'nin içe ve dışarıya yönelik geliştirdiği politikaların,büyük devletlerin Türkiye'ye yönelik izlediği siyâsetlere karşı belli bir tavır alışa denk düştüğünü görmeyen ve büyük devletlerin izlediği siyâsete yönelik ciddi eleştiriler getirmeden,sıradan bir anti-AKP siyâseti ile yetinmenin de getirebileceği hiçbir şey yoktur.Şu anda ama kendisine "muhalefetim" diyen çevrelerin yaptığı bunun dışında bir şey değildir.

Özetle,Türkiye'de,şu andaki tartışmalarda taraflar,sanki bambaşka dünyalarda yaşıyor gibidirler.Sanki farklı sosyal gerçeklikler üzerine konuşuyorlar gibidirler.Eğer gerçeklikteki bu büyük yarılma ortadan kaldırılamaz ve iç ve dış sorunları aynı yerden gören açılımlar geliştirilemezse Türkiye'nin "ne ondurma ne de öldürme" cenderesinden çıkabileceğini zannetmiyorum.Hattâ gerek AKP'nin,gerekse ona muhalefet ediyor görünenlerin,bu "ne ondurma ne de öldürme" sürecini sadece hızlandırmaya yarayan sıradan aktörler olma tehlikesi vardır.Kendi sonunu kendi elleriyle hazırlayan bir toplum görünümündeyiz.Buna bir son vermek gerek...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Ne ondurmak ne de öldürmek,T24,20 Kasım 2015.


http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/ne-ondurmak-ne-de-oldurmek,13269