3 Aralık 2018 Pazartesi

Aydın Vilâyeti'nde yapılan tehcirler ve katliamlar/Prof.Raymond Kévorkian*

Dönemin aktörleri,savaş sırasında İzmir'de Ermenilere karşı çok az şiddet kullanılmış olmasını,vali Mustafa Rahmi [Evranos]'nin yoğun çabalarına bağlarlar;Rahmi,Selanik'te İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)'nin kurucularından biridir ve partide sözü geçen bir kişidir.ABD İzmir Başkonsolosu George Horton(1) ve meslektaşı Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'nin(2) yazışmaları,Aydın Vilâyeti Ermenilerinin hayatlarını ve şehirde kalabilmelerini kesinlikle Rahmi Bey'in nüfuzuna borçlu olduklarını gösterir;Rahmi Bey'in İstanbul'dan gelen emirlere direndiği söylenir.Patrikhane'ye yakın çevreler de aynı görüştedir,özellikle de bunun İzmir'in zengin ailelerine neye "mâl olduğunu" da belirten gazeteci Sebuh Aguni.(3)

Ancak İzmir'in hikâyesi elbette bir tek adamın yaptıklarına indirgenemez -bu adam ne kadar güçlü olursa olsun veya yaptıkları karşılığında ne tür kişisel çıkarlar sağlarsa sağlasın.Mustafa Rahmi kadar nüfuz sahibi bir İTC üyesinin,Balkan Savaşları'nın ertesinde İzmir'e vali olarak atanması muhtemelen Jön Türklerin,Osmanlı Ege sahillerini "homojenleştirme" plânlarıyla bağlantılıdır.Jön Türk Merkez Komitesi'nin aldığı bir kararla 1914 ilkbaharında uygulamaya konulan ve kıyı şeridindeki Rum nüfusunu tasfiye etmeyi hedefleyen bu plân,Rahmi'nin "idarî" önderliğine emanet edilmişti.(4) Valinin bu plânın hazırlanmasına bizzat katkıda bulunduğunu düşünmek için her türlü neden vardır.Bir başka deyişle vali ve Dördüncü Kolordu Komutanı Pertev [Demirhan] Paşa o sırada Anadolu'yu etnik açıdan "homojenleştirme" plânının Rum ayağıyla meşguldüler.Savaş arifesinde bu operasyonların yavaşlama nedeni hiç kuşkusuz Yunanistan'ın tarafsız kalma ve hattâ Almanya'nın yanında savaşa girme ihtimâliydi.Üstelik onbinlerce Rum'un Yunan Krallığı'na sürgün edilmesi ve diğer yüzbinlerin iç kesimlere tehcir edilmesi İTC'nin esas siyâsî ve ekonomik hedeflerine ulaşılmasını sağladı:Bu halk kesimlerinin varlıklarına el konuldu.İttihatçı parti-devlet artık İzmir'i ve geri kalan Rumları rahatlıkla yönetebilir ve yönetmeliydi.Rahmi yerel basını ustaca manipüle ederek bu politikayı destekledi.(5) Bir Avusturya-Macaristan diplomatı "Rahmi Bey sürgünlerden beri kronik bir Rum düşmânı olarak bilinir [ama] Reforme'nin yazı işleri müdürüne İzmir ve civarındaki Ortodoks Rumların hükûmetten ne kadar memnun olduklarını kanıtlayan övgü dolu makaleler yayımlatmayı çok iyi başardı"(6) diye belirtir.Vali savaşa İzmir'de yakalanan İngilizlere karşı da çok iyi bir tutum takındı.Bu konuda o kadar başarılıydı ki İngiltere Dışişleri Bakanlığı onun başkentle arası bozuk "potansiyel bir muhatap" olabileceğini bile düşündü.(7) Sonuçta savaşın ilk yılında İzmir'de bir tür silâhlı barış hüküm sürmüştü,bu sırada Rumlar gardlarını almışlardı ve Jön Türk rejimine de düşmândılar.

Bu bağlamda şehirdeki Ermenilerin saf-dışı bırakılması elbette Rum çevrelerinde gerilimi artıracaktı;Rumlar bunu kendilerini de etkileyebilecek bir tehlike olarak algılayabilirdi.1914'te yapılan nüfus sayımına göre Aydın Vilâyeti'nde yaklaşık 21 bin Ermeni vardı ki bu sayı Patrikhane'nin istatistikleriyle uyumludur.Bu Ermenilerin 11 bini İzmir ve Burnabad [Bornova] ve Kordelio [Karşıyaka] banliyölerinde yaşıyordu.(8) Ermeni Başpiskoposu,İmparatorluğa olan bağlılıklarını göstermek için Osmanlı ordusunun zaferini kutlamak üzere Kasım 1914'te vali ve Pertev'in de katıldığı bir ayin düzenler.Ayinin ardından verilen resepsiyonda vali,devlet ne zaman bir seferberlik çağrısı yapsa "buna ilk karşılık veren Hristiyan grup her zaman Ermeniler olmuştur"(9) diye vurgulamayı ihmâl etmez.Bu tür açıklamaların Ermenileri rahatlatmak olduğu kadar Rumların "memleket" meselelerine ne kadar ilgisiz olduklarını belirtmek için de yapıldığını söylemeye gerek yok.Bu karşılıklı nezâket gösterisi 1915 Nisan sonunda biter.Vali,başpiskopos Madteos İnceyan ve birkaç ileri geleni çağırıp ellerindeki bütün silâhları ve cephaneliği teslim etmeleri gerektiğini söyler.(10) 2-3 Mayıs tarihlerinde polis Ermeni siyâsî liderlerinin evlerinde arama yapar;yüz kişi tutuklanır ve yirmi kişi İzmir'de Divan-ı Harp karşısına çıkarılır.(11) ABD ve Avusturya-Macaristan konsoloslarının verdiği bilgiye göre bu aramalarda patlayıcılar ve el bombaları bulunur.Ancak sözkonusu patlayıcılar 1909 "karşı-devrimi" sırasında "gericilerle" mücadele etmeleri için İzmir Taşnaktsutyun [Ermeni Devrimci Federasyonu] (EDF) militanlarına İTC tarafından verilmiştir.Üstelik bu malzemeler altı yıldır gömülü oldukları için artık kullanılmayacak hâldedir.(12) Yerel İTC ile EDF komitelerinin yakın ilişki içinde oldukları ve Nisan 1909'da valinin ve yerel İttihat Kulübü'nün EDF ve Hınçaklardan "oniki saat içinde gönüllü grupları oluşturmalarını" istedikleri gayet iyi bilinir.

Sonuçta iki ay süren ön soruşturmanın ve 4-5 Temmuz 1915'te yapılan iki duruşmanın ardından İzmir Divan-ı Harbi,haklarında dava açılan yedi kişiye patlayıcı bulundurmaktan ötürü ölüm cezası verir.(13) İzmir'in Ermeni ileri gelenleri,adamların haksız yere mahkûm edildiklerini ileri sürerek "padişah affı" sağlamaya çalıştılar.Bu amaçla vali Rahmi'ye ve görevli yabancı diplomatlara başvurdular,bu duruma destek vermelerini isteyen bir "memorandum" ilettiler.Bu merhamet talebinin "sözkonusu idamların en câhil fanatik Türkler arasında Ermenilerin devlete karşı ayaklandıkları izlenimi yaratacağı ve dolayısıyla bir katliama yol açacağı" korkusuyla yapıldığı anlaşılıyor.(14) Vali ileri gelenlere elinden geleni yapacağını,ancak cezayı infaz etme yetkisinin Dördüncü Kolordu Komutanı Pertev Paşa'nın ellerinde olduğunu söyledi.Sonunda padişah,4 Ağustos 1915'te ölüm cezalarını onbeş yıl ağır hapis cezasına çevirdi ve beş mahkûm Konya'ya gönderildi.(15)

Bu olay yetkililerin İzmir'de de Ermenileri komplocu ve hain olarak göstermeyi hedefleyen olağan yöntemleri kullandıklarını ancak bu tehdidi savuşturmak için onları tehcir etmediklerini gösteriyor.Muhtemelen Jön Türk yetkilileri İstanbul'da olduğu gibi bu gösteriyi de başka yerlerdeki tehcirleri haklı çıkarmak ve yabancılara ne kadar alicenap olduklarını göstermek için sahnelediler.Mustafa Rahmi'nin hami rolünü aşırı iyi oynadığı ve dolayısıyla İzmir'in önde gelen Ermeni ailelerinin cömertliğine mazhar olduğu anlaşılıyor.

Bununla birlikte Aydın Vilâyeti'nin Ermenileri üzerlerindeki tehditten tam anlamıyla kurtulamazlar ve 1918 sonbaharına kadar düzenli tacizlere marûz kalırlar.Bu bağlamda,başka bölgelerden gelip İzmir'de kalan bütün bekâr erkeklerin polis müdürü Yenişehirli Hilmi ve yandaşları Pazarlı Hacı Abdullah ve İsfahanlı Hacı Emin(16) tarafından kademeli olarak tutuklandıklarını ve Suriye çöllerine tehcir edildiklerini hatırlatmak gerekir.(17) Ayrıca 1 Kasım 1915'te şehrin,Surp Isdepanos Kilisesi'nin ve bitişiğindeki başpiskoposluk binasının bulunduğu esas Ermeni mahallesi Haynots ordu tarafından kuşatıldı,burada sistematik bir arama yapıldı ve yaklaşık ikibin kişi tutuklandı.(18) Bu operasyonların nedeni İzmir'in çeşitli yerlerine asılan Türkçe ve Fransızca yazılmış bir bildiridir;bu bildiride hükûmetin Almanları destekleyen politikası eleştirilir.Bu eleştirinin yazarı,Isdepan Nalbandyan adlı kişi oldukça kısa sürede tespit edildi.Yapılan soruşturma onun kendi başına hareket ettiğini gösterdi.Ancak bu,valinin 28 Kasım ve ardından 16 ve 24 Aralık tarihlerinde yüzlerce kişiyi,farklı konvoylar hâlinde,farklı istikametlere doğru tehcir etmesini engellemedi.Sürgün edilenler arasında çok sayıda İngiliz,İtalyan ve Rus vatandaşı vardı ve bunların çoğu yolda öldü.Bu da Rahmi'nin bu "yabancıları" yok etmek ve mâllarına el koymak için bu fırsattan yararlandığını düşündürür ki bu mâlların bir kısmını polis memurlarına ya da Ali Fikri ya da Mahmud Bey gibi İttihat üyelerine dağıtmıştır.(19)

Başpiskopos Madteos İnceyan ve Ermeni ileri gelenleri Diran Arçnan,Misak Morukyan ve Nazaret Hilmi Nersesyan her polis operasyonundan sonra cemaat üyelerini kurtarmak için ısrarla valiye gidip her ne pahasına olursa olsun devreye girmesini rica ediyorlardı.Rahmi her seferinde bunu fırsat bilip yüklü miktarlarda para alıyordu.(20) Ancak tek hedef Apostolik Ermeni çevreleri değildi.Avusturya-Macaristan Konsolosu tarafından nispeten iyi korundukları için daha önce kurtulmuş olan Katolik Ermenilere de Eylül 1916'da saldırıldı.Polis 16-17 Eylül tarihlerinde Katolik mezârlığında arama yaptı ve burada bomba bulduğunu ileri sürdü.Bunun vali ve İttihatçılar tarafından hazırlanan bir provokasyon olduğunu düşünmek gerekir çünkü "ele geçirilen" bu bombalar İzmir,Kordon ve Karataş'tan 300 Katolik Ermeni'nin tutuklanması için bir gerekçe oluşturdu;bunların bir kısmı Afyonkarahisar'a tehcir edildi,daha sonra 9-10 Kasım'da buraya varlıklı kesimden 300 ila 400 kişi daha gönderildi.(21) Tehcir edilecek insanların,sahip oldukları mâllara,şu ya da bu ileri gelenin ya da devlet memurunun göz diktiği varlıklara göre seçildikleri görülüyor.

Tehcirler sadece İzmir Ermenileriyle sınırlı kalmamıştır.Sancağın geri kalanında,Bergama'da yaşayan 1000 Ermeni ve Ödemişli 1500 Ermeni ve Menemen,Kuşadası,Bayındır ve Söke'deki küçük Ermeni topluluklarının üyeleri de hedef alınmıştır.(22) Söke Ermenileri,Bergama Ermenileri gibi 1915 Ağustos ortasında gizlice tehcir edildiler,Şubat 1916'da da sıra Ödemiş Ermenilerine geldi.(23) Tehcirler Kuşadası/Dikili Kaymakamı Farah Bey ve Bergama Kaymakamı Arif Hikmed Bey'in gözetiminde yapıldı.(24)

Manisa Sancağı'nda yapılan tehcirler

İzmir'in kuzeydoğusunda yer alan Manisa'da 2875 kişilik bir Ermeni topluluğunu barındırıyordu.Buradaki Ermeniler aşağı Malta mahallesinde ve tamamen Ermenilerin yaşadığı yukarı mahallede yoğunlaşmışlardı.Sancağın geri kalanında,Kasaba [Turgutlu],Akhisar ve Kırkağaç'ta 1000'er Ermeni yaşıyordu.(25)

Ermeni bir tanık Manisa'da mutasarrıf Tevfik Bey'in sadece emirleri yerine getiriyormuş gibi yaparak Ermenileri kurtarmayı başardığını belirtir.15 Ekim 1916 gibi oldukça geç bir tarihte jandarma komutanı Fehmi Bey'in inisiyatifiyle 400 kişi evlerinden çıkarıldı.(26) Daha sonra 24 Aralık 1916'da İzmir'den tehcir edilen M. Sariyan'a ait dokuma atölyeleri 29 Aralık'ta "İzmir'den gelen bir emir üzerine" İzmir İttihat Kulübü'nün nüfuz sahibi üyeleri Hüsnüzâde Ali Fikri Bey ve subay Ahmed Bey'e devredildi.Ancak sancağın diğer kasaba ve köylerindeki Ermeniler kurtuldular;(27) sadece Kırkağaçlılar Kasım 1915'te Konya'ya tehcir edildiler.(28)

Aydın ve Denizli sancaklarında yapılan tehcirler

Aydın Vilâyeti'nin güney kısmında az sayıda Ermeni yaşıyordu.Bu Ermeniler aynı adlı kaza merkezi Aydın (nüfus 500),25 kilometre doğudaki Nazilli (nüfus 543) ve Denizli'de (nüfus 548) bulunuyorlardı.(29) Ancak bu Ermeniler 1914 ilkbaharında Rum halkıyla birlikte zaten kısmen saf-dışı bırakılmışlardı.Manisa sancağında olduğu gibi burada da yine bir devlet görevlisi,Aydın Jandarma Komutanı Nuri Bey,eski İstanbul Siyâsî Şube Müdürü,mutasarrıf Reşid Bey'in tehciri gerçekleştirmesini engellemeyi başarmıştır.(30) Denizli'de,1915 Mayıs başında yapılan aramalar sırasında birkaç düzine erkek tutuklandı ve hattâ içlerinden biri 16 Eylül 1916'da halk önünde idam edildi.Ancak Ermeni topluluğunun tamamı kurtuldu.(31) Bir başka deyişle İttihatçıların bölgedeki Ermeni-karşıtı politikalarının karmaşık bir dengesi vardı;ve bu denge Rum ve Ermenilerin şirketlerine ve büyük ailelerin servetine el koymayı mümkün kılıyordu...

***

1-George Horton'dan Henry Morgenthau'ya 30 Temmuz 1915 tarihli mektup,İzmir,(U.S. State Department Record Group 59,867.4016/130:Ara Sarafyan (ed.) United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.107-109.
2-Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 30 Ağustos 1915 tarihli mektup,İzmir Staatsarchiv,HHstA PA 1915.
3-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.279.
4-Taner Akçam,From Empire to Republic:Turkish Nationalism and the Armenian Genocide,Londra ve New York,2004,s.144-146;Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'den George Horton,The Blight of Asia,Londra,2003,s.24-33,bu olaylarla ilgili izlenimlerini aktarır.
5-Hervé Georgelin,La fin de la Belle-époque a Smyrne,doktora tezi,II,Paris/EHESS,2002,s.378-379,Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'den alıntı yapar.
6-Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 10 Ocak 1916 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1916,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.379.
7-FO.371.2772,rapor no. 19547,Adam Block'tan Foreign Office'e,28 Ocak 1916 tarihli rapor,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.379,dipnot 4.
8-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.156;Karpat,a.g.e.,s.182 ve 184.
9-Vladimir Radinsky'den Pallavicini'ye,1 Aralık 1914 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv HHStA K 405,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.381,dipnot 12.
10-Hervé Georgelin,a.g.e.,s.393.
11-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,Garabed Balabanian'ın yazdığı "İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti Ermenilerine yaptığı haksız ve suç teşkil eden fiiller hakkında rapor",s.5-6;Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 3 Mayıs 1915 tarihli rapor,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1915.
12-George Horton'dan Henry Morgenthau'ya,İzmir,5 Ağustos 1915 tarihli mektuba eklenen "Mémoire":Ara Sarafyan (ed.),United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.112-113;Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a,21 Mayıs 1915 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1915,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.393,n:44.
13-SHAT,
Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.8-9.
14-Karş.Dipnot 13 "Mémoire" ve George Horton'dan Henry Morgenthau'ya Smyrnia,30 Temmuz 1915:Ara Sarafyan (ed.),
United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.108.
15-SHAT,
Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.9.
16-İPA/KEP,İPE Bürosu,
Թ 539,no. 12,"Aydın Vilâyeti'ndeki sorumluların listesi".
17-
Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.280.
18-
Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.281;SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.9.
19-a.y.,s.10-11,İslahiye,Birecik ya da Der Zor'da ölen İngiliz vatandaşları Daniel,Garabed ve Berdj Bali,Rus vatandaşları Ardaşes Karunyan ve Ardaşes İsakyan,İtalyan vatandaşı Giovanni Shaoum'dan bahseder.
20-a.y.,s.12.
21-a.y.,s.12-14;
Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282-284.
22-
Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.169-170.
23-
Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282;SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.17-19.
24-İPA/KEP,İPE Bürosu,
Թ 539,no. 12,"Liste des responsables unionistes,Vilâyet d'Aidın."
25-
Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.170-171.
26-SHAT,
Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.19-20.
27-a.y.,s.20-21.
28-
Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282.
29-
Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.171-172.
30-
SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.21.
31-a.y.,s.21-22.

*Prof.Raymond Kévorkian,Aydın Vilâyeti'nde yapılan tehcirler ve katliamlar;Raymond Kévorkian,Ermeni Soykırımı,(çev.) Ayşen Taşkent Ekmekci,İstanbul:İletişim Yayınları,2015,s.801-805;İzmir Ermenileri:Ege Kıyılarının Yitip Gitmiş Sakinleri,(der.) Zakarya Mildanoğlu,(yay.haz.) Rober Koptaş,İstanbul:Aras Yayıncılık,2017,s.145-154.

27 Kasım 2018 Salı

"İki tarafın da acı çekmiş olması bir 'ortak acı' olduğu anlamına gelmez"/Nancy Kricorian*

Ünlü "Zabel" romanının Amerikalı Ermeni yazarı Nancy Kricorian,büyükannesinin izinde yaptığı Anadolu yolculuğunun ardından İstanbul'a döndü;aklında sorular ve defterinde anılarla kendisine kalanları paylaşmak üzere bizimle buluştu.

Çok satanlar listesinde yer alan ünlü "Zabel" romanının Amerikalı Ermeni yazarı Nancy Kricorian geçtiğimiz hafta [Eylül 2014] İstanbul'daydı.Kricorian,yaz ayları boyunca "Zabel" romanının esas karakteri büyükannesinin izinde Anadolu'yu gezdi."Ermeni Mirâsı Gezisi" başlığı altında 1994'ten beri yapılan tur,katılanlar için âdetâ bir hac ziyaretine dönüşmüş,yirmi senelik dönemde yüzlerce Ermeni bu yolla Anadolu'yu gezmiş.Gezi güzergâhı katılımcılara göre şekilleniyor,katılımcılar da bir zamanlar akrabalarının,ailesinin yaşadığı yerleri görmek istiyor.Kricorian,"Bu geziyi 'hac',kendimizi de 'hacı' olarak adlandırıyoruz.Ama bunun hac ziyareti yapmakla ilgisi yok,bu tam anlamıyla bir direniş,bu topraklardan silinmeye,yok oluşa ve inkâra karşı bir direniş" diyor.Columbia Global Centers'ın davetlisi olarak İstanbul'a dönen Nancy Kricorian,aklında sorular ve defterinde anılarla kendisine kalanları paylaşmak üzere bizimle buluştu.


-Anadolu gezisi nasıldı?Ermenilerin mirâsıyla karşılaşmak sizin için nasıl bir duyguydu?


Gezi harikulâde ama aynı zamanda çok yorucu oldu.Günde on saat otobüs yolculuğu yaptık.Ülkenin üçte birlik bölümünü kat ettiğimizi söyleyebilirim.Karşımıza bir sürü "zorluk" da çıktı,gittiğimiz her yerde hüzünlü ânlar,ağlama nöbetleri yaşandı.Meselâ,Elazığ [Harput]'a vardığımızda otobüstekilerden,Dikran Fabricatorian,bize ailesinin hikâyesini anlatmaya başladı.Daha önce hiç orada bulunmamış,gidip ailesinden kalan bir iz var mı görmek istiyordu.Dikran'ın büyükbabası Krikor o dönem Elazığ'da bir dokuma atölyesi kurmuş.Dokuduğu ipek o kadar kaliteliymiş ki yurtdışından dahi siparişler almaya başlamış,kazandığı bu ticârî başarı sonrası Osmanlı Sultanı onun "İpekçiyan" olan soyadını "Fabrikatöryan" olarak değiştirmiş.1902'de ölümünden sonra atölyeyi Krikor'un beş oğlu devralmış,işleri oldukça büyütüp iki büyük fabrika açmışlar.Beş oğul yan yana beş tane konak inşâ etmiş.1915'te hepsi öldürülmüş,eşleri ve çocukları tehcir edilmiş.Bu çocuklardan birisi de Dikran Fabricatorian'ın babası.Bu beş konak 1950'lerde yıkılmış,yerlerine apartmanlar yapılmış,fakat "Beş Kardeşler" ismini korumuşlar.Kalabalık caddede ilerliyorduk,yirmi kişi Dikran'ı ve rehberi takip ediyorduk,tâ ki tabelayı görene kadar:"Beşkardeşler Binası" ve "Beşkardeşler Pasajı"...


-Biraz grubunuzdan bahsedebilir misiniz?


Harika bir grubumuz vardı,Avusturalya'dan,ABD'nden ve pek çok başka yerden katılanlar oldu.Grupta ilginç kişiler de vardı.Meselâ Norveçli iki kadın da bizimle aynı otobüsteydi.Birisi tarihçi,1915'ten 1918'e Ermeni yetimlerle ilgilenen Norveçli bir misyonerin izinden gidiyor,diğeri de bu tarihçi akademisyenin öğrencisi,belgesel film yönetmeni,o da aynı misyonerin belgeselini çekmek için buradaydı.Dolayısıyla onların da aradığı şeyin izinden gittik,Alman hastanelerini,yetimhâneleri,hepsini dolaştık.Bu Norveçli misyoner Maraş'tan Van'a pek çok yerde çalışmış ve biz de onun izlerini takip ettik.O kadar yorulduk ki,bu belgesel tamamlandığında filmin sonuna şöyle bir uyarı koymalarını teklif ettim:"Bu filmin çekimleri sırasında hiçbir hayvan zarar görmemiştir ama birkaç Ermeni zarar görmüş olabilir!"


-Büyükannenizin hikâyesinden bahsedebilir misiniz?


Kendisi Mersin'de doğup büyümüş,anne-babası ve kardeşleri Tehcir sırasında yolda ölmüş,erkek kardeşiyle beraber Rasulayn'da bir mülteci kampında yaşamış.Sonra onları bir yetimhâneye götürmüşler.Ama o yetimhânede kalmak istememiş,keşke nedenini ona sorabilseydim.Yetimhâneden kardeşini de alıp çıkmaya karar vermiş ve oradan önce Mersin'e sonra da Kıbrıs'a geçmiş.Kıbrıs'ta,Adana'dan 1911'de oraya göçen büyükbabamla yolları kesişiyor ve hikâye ABD'ne Massachusetts'e taşınıyor.Ben de orada doğup büyüdüm.İlk romanım "Zabelle" büyükannemin hikâyesini ele alan bir kurgu.Tamamıyla onun hikâyesi değil,büyükannemin bana anlattığı,benim kilisede duyduğum başka hikâyeler ve bunlardan esinlenerek yazmış olduğum parçalarla birlikte kurgulanmış bir roman.2003'te ilk yayımlandığında bir ânda çok popüler oldu.Zabel herkesin çok sevdiği büyükannesiydi,Amerika Ermeni toplumunda çok tutuldu.Pencere Yayınları tarafından da "Zabel" başlığıyla Türkçeleştirildi.İkinci kitabımsa aynı şekilde karşılanmadı.Aslında kitabın başlığını "Kötü Ermeni Kızı" koymalıydım.Kimsenin istemediği bir kız,hayatında s.ks,uyuşturucu her şey var.Bu karakter Ermeni toplumunda pek sevilmedi tabiî ki.


-Geziyi bir tür direniş olarak tanımlıyorsunuz...


Evet,bu geziyi yapmak bir tür direniş,"Biz hâlâ varız ve hâlâ buradayız" demenin bir yolu.İlk başta çok üzgün hissettim.Sanki bir hayaletin peşindeymişiz gibi geldi.Fakat düğün salonuna,bara,önünde kocaman Türkiye bayrağı sallanan bir müzeye veya camiye dönüştürülmüş her bir kilisede dua ettiğimizde içime işleyen bir duyguya kapıldım,bu benim için bir tür direniştir.Asla dindar bir insan olmadım ve dinin her zaman bir baskı aracı olduğunu düşündüm,fakat artık kilise olmayan bu kiliseleri her ziyaretimde gözyaşlarına boğuldum.Aslında garip kısmı da bu,bu geziyi "hac",kendimizi de "hacı" olarak adlandırıyoruz.Ama bunun hac ziyareti yapmakla ilgisi yok,bu tam anlamıyla bir direniş,bu topraklardan silinmeye karşı bir direniş,yok oluşa ve inkâra karşı bir direniş.


-Geziyi tamamladıktan sonra bloğunuzda "Edindiğim bu yeni bilgiyle ne yapacağım" diye bir soru sormuştunuz kendinize,aradan geçen zamanda cevabını bulabildiniz mi?


Bu geziyi iki ay önce tamamladım,üstünde hâlâ düşünüyorum.Direniş,hafıza,hafızayı harekete geçirmek gibi konularda daha yeni yeni düşünmeye başladık.Bu tür anahtar kelimeler üzerine tartışmak biraz da akademik geliyor bana ve bunun pek de matah bir şey olduğunu düşünmüyorum.Türkiye'de sokağa dökülüp "Hepimiz Hrant'ız,hepimiz Ermeniyiz" diyen insanlar var,bunu aslına bakarsanız ikna edici bulmuyorum."Ama bu dayanışmayı gösteren bir ifade" dediklerini duyuyorum,tamam,fakat "bu sloganı atarak sokaklarda yürüdükten sonra ne yaptın" diye de ben soruyorum.Burada yaşayan kişilerle diasporadakilerin farklı olduğunu da biliyorum.Bu konuları hâlâ düşünme aşamasındayım.


-Buna benzer şekilde sizi rahatsız eden başka bir şey var mı?


Beni rahatsız eden bir diğer şey "Anadolu'nun ortak acısı" söylemi...İki taraf arasında bir "endüstri" olarak diyaloğu reddediyorum."Siz acı çektiniz,biz de acı çektik" anlamına gelen "Anadolu'nun ortak acısı" ifadesine karşı çıkıyorum.İki tarafın da acı çekmiş olması bir "ortak acı" olduğu anlamına gelmez.Eğer bir uzlaşma peşindeysek önce gerçeğin ortaya çıkması gerekiyor.Acının dışında pek konuşulmayan devasa bir zenginlik transferi de var.Bazı çok zengin Türk ailelerinin zenginliğinin kaynağı tam da bu...İsrail-Filistin sorununda müzakereci olan Filistinli bir arkadaşım İsrailli müzakereciye "bize yaptıklarınız için en azından bir özür dileyebilirsiniz" demiş ve aldığı cevap,"yapamayız çünkü o zaman bu İsrail'in bir günâh içinden doğduğunu kabul etmek anlamına gelir" olmuş.Türk devletinin kuruluş mitolojisi kimliğe sıkı sıkıya bağlı ve bu devlet binlerce Ermeni'nin katli,bütün Rum toplumunun defedilişi ve Kürtler üzerinde onlarca yıl süren baskı üzerinden kuruldu...

***


"'Çiçekler' ve 'Köprü'


Büyükannem her zaman 'Biz Tarsus'tan geliyoruz.Tarsuslu Aziz Paul'u bilir misin?Ben Mersin'de doğdum,dedense Adana'da' derdi.Büyükannem vefat edene kadar Adana ve Mersin'i haritada bulmaya bile tenezzül etmemiştim.

Toros Dağları'ndan güneye doğru yol aldığımızda Mersin,Tarsus ve Adana için yol tabelalarını görmeye başladık.Rehberimiz beni Mersin'de Ermenilere dair hiçbir iz kalmadığına dair uyardı.Her şey kaybolmuştu.Ne bir kilise ne bir okul,hiçbir şey...

Ben de bir iz aramaktan vazgeçerek,büyükannemin de aynı benim gibi o sokaklarda dolaştığını hayal etmeye başladım.Aynı çeşmeden su içip,aynı gökyüzünü seyrettiğini aklımdan geçirdim.Yol kenarında palmiye ağaçları vardı ve ardından orkideler,pembe zakkum ve uzun devedikeni geldi.

Sonra iskeleye doğru gittik,tekneleri bağlamışlar ve onların ardında Akdeniz...Büyükannem aynı gökyüzünü görmüş ve benimle aynı sahilde gezmişti.New England'daki bahçesine nasıl da âşıktı,kimbilir Mersin'deki pembe ve beyaz zakkumları,begonvilleri ve kırmızı amber çiçeklerini ne kadar seviyordu.

Adana'da ise eski Ermeni mahallesine gittik,buradaki ana caddede yenileme çalışması vardı.Caddenin,kenar sokaklarda hâlâ görülen o harap albenisi yerini popüler deyişle 'soylulaştırılmış' bir aynılığa bırakmış.Oradan ondokuzuncu yüzyılda iki Ermeni mimâr tarafında yapılan Büyük Saat Kulesi'ne doğru yürüdük,fakat o da yenilenme kılıfında gizlenmiş.Rehberimiz,ikibinden fazla Ermeni'nin öldürüldüğü 1909 Adana Katliamı'nda,Türk kalabalığın bu saat kulesinde toplandığını söyledi.Dedem Adana'yı Amerika'ya gitmek üzere 1911'de terketti.

Bugün Adana'daki hiçbir kilise ve Ermeni okulu ayakta değil.Burası bizim silinmiş olduğumuz diğer yerlerden biri.Sonra Ceyhan Nehri'nin üzerinde duran Roma zamanından kalma Taşköprü'ye gittik.Dedem ben üç yaşındayken ölmüş.Solmuş bir fotoğraftaki genç adamı hayal ediyorum.Kömür grisi bir takım giymiş ve bıyıkları daha yeni düzeltilmiş.Koltuk altında bir gazete,köprüden geçiyor.İzler oradaydı aslında ama bu izleri saklayan hafıza kalmamıştı..."

*Nancy Kricorian,"İki tarafın da acı çekmiş olması bir 'ortak acı' olduğu anlamına gelmez",Röportaj:Fatih Gökhan Diler,Agos,26 Eylül 2014.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8109/iki-tarafin-da-aci-cekmis-olmasi-bir-ortak-aci-oldugu-anlamina-gelmez

20 Kasım 2018 Salı

"Hain Araplar" söylemi/Dr.Ümit Kurt*

Türk milliyetçiliğinin harcında aslında farklı etnik gruplara dönük bu tür söylemlerin skalası oldukça geniş ve çeşitli.Araplara yönelik ayrımcı söylem daha çok bir medeniyet kavramı üzerinden neşet ediyor.Türklerin medeniyet kurma hasletlerinden bahsediliyor ve aynı hasletin Arap kavminde olmadığı zirâ Arapların medeniyetten nasibini almadıkları söylemi üzerinden bir üstünlük iddiası kuruluyor.

Araplara yönelik olumsuz söylemler "Beyaz Türkler" olarak tabir edilen ve Cumhuriyet ilkeleriyle yetiştirilmiş kesimler tarafından dile getirilirken bazen kendisini dindar ve muhafazakâr olarak tanımlayan kişiler tarafından da ifade edilebiliyor.Öncelikle buradaki dilin,söylemin ve tavrın ırkçılıkla malûl olduğunu görmek lâzım.Tabiî Edward W. Said'den mülhem Oryantalist bakış açısının Araplara dönük bu ayrımcı söylemin içeriğini teşkil ettiği aşikâr.

Cumhuriyet ilkeleriyle yetiştirilmiş sözkonusu kesimlerin ve Kemalizm'in zaten kendi toplumuna ve halkına yönelik her zaman bir iç oryantalizm bakışı olmuştur.Yani halk aslında câhil olduğundan eğitilmesi ve terbiye edilmesi elzem bir entite olarak görülür.Bu son derece tipik bir Kemalist oryantalizm örneğidir.

Esasında Cumhuriyet nesli dediğimiz kesimin Araplara karşı olan bu tutumunda İslâm'a veya Müslümanlığa karşı kategorik bir duruş yoktur.Ancak bu kesimin İslâm ve Müslümanlık anlayışının Araplarınkinden farklı,ayrı ve daha "soft"/reformist olduğuna dair net bir görüş vardır.Bu kesim tarafından Arap İslâm'ının daha radikal ve ekstremist olduğu düşünülür.Tabiî bir de tarihten gelen "Arap ihaneti" bu ayrımcı söylemin altında yatan önemli tarihsel nedenlerden biridir.

Türkiye'deki dindar ve muhafazakâr kesim açısından yine Arapların İslâm anlayışını benimsemeyen bir eğilim olduğunu görmek mümkün.Ancak Araplara yönelik bu olumsuz söylemin altındaki yatan eses mesele Türk milliyetçiliği ve Türk millî kimliğinin inşâsı ile birebir ilintilidir.Bilhassa Türk dilinin saflaştırılması;Arap ve Fars etkisinden kurtarılması hareketi ile başlayan Türk milliyeçiliğinde Araplara ve Arapça diline muazzam bir soğukluk vardır.

Ontolojik olarak kavmiyetçiliğin ve ırkçılığın İslâm'ın doğasına uymadığını söylemek mümkün.Ancak İslâm'ı bir din olarak ele aldığımızda ve onun içeriği açısından toplumun ve toplumsal yaşayışın edimlerine dair bir kurallar manzumesi ortaya koyan sosyolojik boyutunu birlikte düşündüğümüzde bu söylemlerin ve fikirlerin dine rabtedildiğini görüyoruz.Burada gelenekler de etkili olmakla birlikte esas etkiyi oluşturan milliyetçilik.Zirâ,Türk milliyetçiliğinin palazlanmaya başladığı yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden beri gelen bir karakteristik özelliği var.O da Türk milliyetçiliğinin İslâm'dan bağımsız tasavvur edilemeyeceği ve harcında İslâm'ın başat rol oynadığı.

Türk milliyetçiliğinin harcında aslında farklı etnik gruplara dönük bu tür söylemlerin skalası oldukça geniş ve çeşitli.Araplara yönelik ayrımcı söylem daha çok bir medeniyet kavramı üzerinden neşet ediyor.Türklerin medeniyet kurma hasletlerinden bahsediliyor ve aynı hasletin Arap kavminde olmadığı zirâ Arapların medeniyetten nasibini almadıkları söylemi üzerinden bir üstünlük iddiası kuruluyor.Yani medeniyeti ve medeni olmayı tanımlayan bütün kavramlar Türk olmaya özgülenirken ve Türklük bununla özdeleştirilirken Arap olmak bunlara sahip olamamak ve bunlardan nasibini alamamak olarak kodlanıyor.

Bu söylem Türk millî kimliğinin inşâ sürecinde ve sonrasında her zaman etkili bir dinamik olagelmiştir.Türk millî kimliğinin biçimlenmesi ve Türk ulus-devlet oluşum süreci esasında oldukça seküler bir süreçti.Ancak halkın bu kimliği benimsemesi için her zaman dine ihtiyaç vardı.İslâm bu anlamda önemli bir eksikliği giderdi bu kimliği inşâ edenler açısından ve araçsal olarak kullanıldı.Ancak bu yaparken İslâm'ın olabildiğince "seküler" versiyonun benimsediler.Zirâ İslâm Türklüğün sadece destekleyici unsuru olarak görüldü.

Ve âdetâ İslâm'ın millileştirilmiş bir formunu yaratmaya çalıştılar.Dolayısıyla böyle bir kimlik tayahhülünde aynı İslâm anlayışına sahip bir Araplığın yeri olamazdı.Aynı dine ve hattâ mezhebe sahip oldukları Araplardan kendilerini ayrıştırmaları ve âdetâ onları ötekileştirmeleri gerekiyordu.Bu noktada "bizi arkamızdan vurdular" ve "hain Araplar" söylemi önemli ölçüde iş gördü...

*Dr.Ümit Kurt,"Hain Araplar" söylemi,Serbestiyet,22 Aralık 2017.


http://www.serbestiyet.com/yazarlar/umit-kurt/hain-araplar-soylemi-839586

Araplara hakaret etmenin dayanılmaz kolaylığı/Emre Can Dağlıoğlu*

"'Araplar'la ilgili aşağılamaların,'sıkı' ve daimî düşmanlarla ilgili horlayıcı kalıplardan bile daha uluorta,daha coşkun biçimde dillendirildiğini ileri sürebiliriz" der Tanıl Bora(1) Zirâ Osmanlı'nın son yüzyılından itibaren Türk ile Arap arasında kurulan ilişki,içerik değiştirse de,Türkiye'nin entelektüel repertuarında her daim bir üstünlük hissiyatı ve fikriyle yer alır.(2) II. Abdülhamid döneminin Türklüğü merkezde gören İslâmcılık anlayışı(3) ile İttihatçı devrin Araplara yönelik açık bir kolonyal ve aşağılayıcı bakışını içeren Batılılaşma fikriyatının(4) iki ayrı damar olarak Cumhuriyet'e de intikal ettiği yadsınamaz bir gerçektir.

Bu anlamda,bu repertuardaki Arap tasavvuru da âdetâ "istenmeyen"le eş anlamlıdır.Herhangi bir sıfata gerek duymadan "Arap" başlı başına bir hakarettir,"gayri-medeni,aşağı,çirkin ve kötücül" olanı işaret eder.Sıyrılmak istenen "gerilik",geride bırakılmak istenen "geçmiş" ve kamusal alandan silinmek istenen İslâm'ın "bağnazlığı" Arap'a aittir.(5) Şüphesiz ki bu repertuar içinde Arap kavramı İslâm dışında bir dini barındıramaz.Bu sebepten ötürü,Barış Ünlü'nün "belirli bir düşünme,duygulanma,ilgilenme,bilgilenme,görme,duyma ve algılama hâlleri" olarak tarif ettiği Türklük,(6) Arap'ın bu kimlikle zamandaş veya mekândaş olabileceğini sürekli inkâr eder(7) ve bu inkâr,sabitleştirilen bir Arap imajı oluşturur.

Araplar,1980'lerde Türkiye'de turist olarak görünür olana dek,klâsik anlatıda ancak "iktidardan âzâde" uşak/bacı/harem ağası olarak yer alırlar.1980'lerle birlikte Arapların görünürlüğünün özellikle İstanbul'da artmasıyla birlikte bu imaj,çok açık aşağılamalar donatılarak sabitlenir.Arap erkeği,çapkın,kurnâz,"sahte Müslüman",ülkesinde günâh olan her şeyi Türkiye'de yapan ve çok-eşli insanlar olarak karikatürize edilir."Entari",kefiye ve agel olmazsa olmazlarıdır.Bu üçleme âdetâ Türk'le aynı zamanda olmayan Arap'ın dünyasına geçiş portalıdır.Bu kıyafetleri kuşanan kişi,o kapıdan geçiş yaparak Arap âlemine adım atmıştır.Çünkü tüm Araplar envai çeşit farklı tip değil,tek bir kişidir her daim.

Dillerini konuşmak da özel bir bilgi gerektirmez."Şükrân","ehlen" ve "Allah" kelimesinin içinde geçtiği çeşitli cümleler "ağız yamultarak" söylendiği ânda Arapça'yı elde etmiş oluruz.Aynı zamanda kaypak,şehvet düşkünü ve aptaldır.İktidarının tek kaynağı olan parayı da akıllıca yönetemez,kandırılmaya çok meyyaldir ve elbette ki "daha zeki" Türkiyeli'nin birincil hedefidir.Zirâ görgüsüzdür,aslında elindeki iktidar,ona hiç yakışmaz.(8)

Arap kadını ise itaatkâr,özgürlükleri elinden alınmış ve sessizdir.Ne yazık ki,"bu garibânların bir Atatürk'ü ve Atatürk devrimleri olmamıştır."(9) Bu özgürlükten yoksun olmanın en önemli göstergesi kapalı (genelde çarşaf) olmasıdır.Bu bir yandan Arap'ın "anti-modern"liğinin,bir yandan mistikleştirilen Arap kadınına duyulan arzunun,yani Türklüğün erkek bakışının göstergesidir.Zirâ Arap,bu Türk'e bir şekilde hep hayrândır.Çünkü Türk,Arap'ın özlem duyduğu ve onda olmayan bir zamanda ve mekânda yaşar.Türk ise Arap'ın kendisiyle aynı zamanda ve mekânda olmasından hiçbir şekilde hoşnut değildir.Türkiye modernleşmesi karşısında hiç "ileri"ye bakamayan Araplığın payına düşen mizâhın ırkçı hâlleridir.

Bu bağlamda,bu karikatüre verilecek en güncel örnek,Kanal D'de yayınlanan "U.an İstanbul"un 22 Eylül 2014'te yayınlanan bölümüdür.(10) Bu bölümde yer alan Arap karakterler,bazı ufak farklılıklarla yukarıda sıraladığım tipolojiye çok yakın üretilmiştir.Zengin ve elbette "Yağı bol bulduğundan totosuna motosuna sürecek" kadar görgüsüz Arap karakter,geleneksel kıyafetleri giymezken,geleneksel kıyafetleri giyen Türk kahramanımız,hiçbir şekilde benzemediği adam zannedilebilir.Araplar hayrân oldukları Türk dizilerindeki karakterleri gerçek zannedecek kadar "aptal" olduklarından,elbette ki bir anlamda Robin Hood'luk yapan çetemizin kolay hedefi olurlar.Arapların bu Türkiye sevgisine karşın,dizinin esas kahramanları "Her yer bunlarla dolu","Sizinkiler hep Büyükada'da" gibi ifadelerle Arap turistleri ne kadar istemediklerini dillendirirler.

Fakat "U.an İstanbul"u bu klişelerden farklı kılan bir ayrıntı daha var ki,Arapları aşağılamak konusunda Tanıl Bora'nın belirttiği o uluortalığın ve coşkunluğun sınırlarını zorlayacak cinsten.Dizide yer alan Arap karakterin ismi "el-Zeker"."Zeker",Arapça'da "erkek cinsel organı" anlamına gelen bir kelime.Dolayısıyla burada amaç,aşağılamanın da ötesinde ciddi anlamda hakaret etmek ve tam da bu amaçla özellikle seçilmiş bir isim.Buna karşılık,bu diziye onca zaman en ufak bir tepki bile gelmiş olmaması,Araplara gayet açık bir şekilde hakaret edebilmenin ne kadar kolay olduğunun göstergesi.Bu hakaret dışındaki aşağılamaların çok alışıldık olması,belki sessizliğin bir sebebidir diyelim.Ancak bu hakarete karşı,bu konularda duyarlı gürûhun hiç tepki göstermemesi ise şaşırtıcı,fakat şaşırtıcı olduğu kadar alışıldık maalesef.Tepkinin yoksunluğu Arap olana ait aşağılayıcı tavrın küresel kabul görmüşlüğüdür...

Not:
Bu yazının kısa versiyonu Agos gazetesinde 28 Eylül 2014'te "Araplara hakaret etmenin kolaylığı" başlığıyla yayımlanmıştır.(Bkz.http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8120/araplara-hakaret-etmenin-kolayligi)


***

1-
Tanıl Bora,"Ecyad Kalesi'nden Arap Baharı'na Türkiye'de Medyada Arap 'Fikri' Üzerine Gözlemler";(ed.) Yasemin İnceoğlu&Savaş Çoban,Azınlıklar,Ötekiler ve Medya,İstanbul:Ayrıntı Yayınları,2014,s.304.
2-
Cumhuriyet'in ilk yıllarında,Arap olan şair Ahmed Haşim'in girdiği çeşitli "kalem kavgaları"nda Araplığından dem vurulması,bu durumun en kristalize örneklerinden birisidir.Kemalist yönetimin destekçisi olan Yahya Kemal Beyatlı,muhafazakâr yazar Peyami Safa ve komünist şair Nâzım Hikmet'in Haşim'in Araplığına dair benzer aşağılayıcı ifadeler kullanması,Türkiye entelektüel repertuarında bu durumun siyâsî konuma bakılmaksızın çok yaygın olduğunun göstergesidir.Bu kalem kavgaları hakkında daha detaylı bilgi için (bkz.Vivet Kanetti (2010),"Bir Haşim Yarası",Kız Ayakları,İstanbul:Everest Yayınları,s.137-151.)
3-Ussama Makdisi (2007),"Osmanlı Oryantalizmi",Aytaç Yıldız (ed.),Oryantalizm Tartışma Metinleri,Ankara:Doğu Batı Yayınları,s.274.
4-M. Şükrü Hanioğlu (1991),"The Young Turks and the Arabs Before the Revolution of 1908",The Origins of Arab Nationalism içinde,Rashid Khalidi,Lisa Anderson,Muhammad Muslih ve Riva S. Simon (ed.),Columbia University Press,New York,s.31-49.
5-
Bu tür bir anlatının en güncel örneklerinden birini Ot dergisinin Eylül ayı sayısında yer alan Angutyus imzalı "Fatih Hoffman ya da Fatih El Aziz" yazısında görebiliriz.Angutyus'un yazısına göre,kadınlara "namus,giyim tarzı ve yaşam tarzı" alanlarında karışılması,Arap tarzının dayatılması anlamına geliyor,zirâ Araplar,"çöllerde gözleri,gönülleri kör olmuş bir toplum."
6-
Barış Ünlü (2014),"Türklük Sözleşmesi'nin İmzalanışı (1915-1925)",Mülkiye Dergisi,38 (3),s.56.
7-
Ussama Makdisi'ye göre Osmanlı oryantalizmi dediği zihniyetin temelinde bu inkâr yatar.(Bkz.Ussama Makdisi (2007),"Osmanlı Oryantalizmi",Aytaç Yıldız (ed.),Oryantalizm Tartışma Metinleri,Ankara:Doğu Batı Yayınları,s.271-315.)
8-
Bu karikatürün en tipik örneği için Kandemir Konduk'un yazdığı ve Metin Akpınar ile Zeki Alasya'nın oynadığı Yasaklar (1985) kabaresindeki "Dinî Yasaklar" skecine bakabilirsiniz:https://www.youtube.com/watch?v=vAQ4Bu7J0kg
9-
Gülse Birsel'e,bu "ufuk açıcı" tespiti için tekrar şükrânlarımı sunuyorum...(bkz.Gülse Birsel,Arap kadınlarının başına gelen en güzel şey!,Sabah,24 Ağustos 2008. http://arsiv.sabah.com.tr/2008/08/24/pz/haber,8F3F8CF7C2184EEEB715286457168977.html)
10-
Bölümü izlemek için https://www.youtube.com/watch?v=c_uneg9ohMo

*Emre Can Dağlıoğlu,Araplara hakaret etmenin dayanılmaz kolaylığı,Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü,21 Kasım 2015.


http://www.arapenstitu.com/tr/manset/araplara-hakaret-etmenin-dayanilmaz-kolayligi-emre-can-daglioglu.html

19 Kasım 2018 Pazartesi

Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi*

Ümit Kurt'un İletişim Yayınları'ndan çıkan "Antep 1915:Soykırım ve Failler" kitabı Eylül ayında raflardaki yerini aldı.Kudüs'te bulunan Polonsky Academy'de araştırmacı olan Kurt,bu kitabında Ermeni Soykırımı'nın dinamiklerini Antep ölçeğinde ortaya koyarken,Soykırımı burada mümkün kılan üç faile ve onların bu organize kötülüğün parçası ve uygulayıcısı oldukları süreçlere odaklanıyor.Kurt'la Soykırım sürecinin işleyişi ile şiddetin tarihini yazmanın ve Ermeni Soykırımı tarihyazımının sorunları üzerine konuştuk.

-Yeni kitabınızda küçük çaplı aktörlerin Ermeni Soykırımı'nı nasıl mümkün kıldığını Antep özelinde inceliyorsunuz.Kitapta üzerinde durduğunuz üç hikâye çerçevesinde,sıradan insanları faile/katile dönüştüren soykırım mekanizmasının nasıl işlediğini anlatabilir misiniz?


Aslında bunu kolektif/kitlesel şiddet mekanizmalarının işlemesi olarak adlandırmanın sürecin katmanlı ve girift yapısını anlamak açısından daha anlamlı olduğu kanaatindeyim.Bunun şiddet mekanizmalarının art
çı şoklar ve son tahlilde patlamalar şeklinde temâyüz etmesinin payandalarını teşkil eden ortamı yani deyim yerindeyse bir çeşit "şiddet tiyatrosunu" daha net gösterdiğini düşünüyorum.Soykırım ve kitlesel kıyımlar/katliamlar gibi organize kötülük eylemlerine iştirak eden failleri harekete geçiren temel motivasyonlar arasında sözkonusu yıkım gerçekleştikten sonra kurulacak olan iktidar bloğunun onlara sağladıkları siyâsî ve ekonomik ayrıcalıklardan/avantajlardan yararlanmanın yanı sıra kurbanlara ait mâl ve mülkleri ele geçirme amacı da var elbette.Sıradan failler,aşırılıklarla malûl bu eylemlerde sergiledikleri performans ile birlikte,bu eylemleri plânlayan ve organize eden iktidara verdikleri her türden destek ve gösterdikleri rıza ölçüsünde kendi kişisel çıkarlarını tahkim ederler.Esasında burada soykırım ve kitlesel şiddet eylemlerinde aktif bir biçimde yer alan faillerin birçoğunun sıradanlığı ile karşı karşıyayız.Hannah Arendt,Yahudi Soykırımı bağlamında bunu "kötülüğün sıradanlığı" olarak tanımlar.Burada fail ile şiddetin ilişkisi öyle bir noktaya gelir ki,fail gerçekleştirdiği eylemin bir suça iştirak değil,bilakis normal bir görev olduğuna inanır.Zirâ ben de bu kitapta birçok sıradan insanın hangi şartlar altında ve nasıl bir sosyal çevrede ölüm makinelerine dönüşebildiğini veya dönüştürüldüğünü anlatmaya çalıştım.Elbette geniş ölçekli süreçlerin sonucunda meydana gelen soykırımları ve kolektif imhâ eylemlerini ifâ eden aktörler son derece farklı ve çoklu amaçlar ve saiklerle bu süreçlere dâhil olurlar.İlâveten,soykırımsal süreçlerde ve ânlarda/kiplerde sözkonusu motivasyonlar değişebilir.Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta fail açısından soykırımcı bir özne olmanın yarattığı sorumsuzluk hâlidir.Sıradan failler dâhil oldukları eylemlerin bir suç teşkil ettiğini veya ahlâkî bakımlardan yanlış olduğunu duyumsamazlar çünkü onların nezdinde bu eylemler doğru ve haklıdır.İşte bu durum açıklanması elzem olan nokta.Sözkonusu kişileri sadist,psikopat ve anormal olarak nitelemek,geçmişlerinde yaşadıkları travmalar nedeniyle bu hâle geldiklerini iddia etmek bu sıradan insanların nasıl bir kitlesel katliam failine dönüşebildiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor.

-Bu minvalde,kitapta bahsettiğiniz Ali Cenani,Ahmet Faik ve Yasin Kutluğ'u nasıl tanımlarsınız?


En başta bir noktanın altını çizeyim:Soykırım gibi kitlesel bir suç eyleminin faili olmak yalnızca bu üç kişiye içkin bir durum değil.Bu minvalde gerek failler,gerekse de motivasyonları arasında geçişkenlikler ve esneklikler bakidir.Ne Ali Cenani,ne Ahmet Faik ne de Yasin Kutluğ bu dünyaya bir fail olarak gelmiştir.Bu minvalde çalışmamda duruma,kişiye ve konjonktüre göre pozisyon alan oportünist-konformist bir fail olarak Ali Cenani'nin;İttihatçı ideolojiye ve fikriyata göbekten bağlı bir fail olarak Ahmet Faik Erner'in;basit bir askerî sevkiyat memurluğundan mebusluğa ve İstiklâl Mahkemesi üyeliğine kadar devletin üst kademelerine yükselme arzusuyla yanıp tutuşan kariyerist bir fail olarak Mehmet Yasin Sani Kutluğ'un hayat hikâyeleri üzerinden bir insanlık durumu ve deneyimi olarak soykırım failliğini sorunsallaştırıyorum.Soykırım eylemini organize bir kötülük olarak tarif etmek mümkün olsa bile her üç failin de böyle bir kötülükle donanımlı olduğu iddiasında değilim.Esasında bu durum soykırım gibi kitlesel şiddet edimlerini gerçekleştirenlerin yaptıkları eylemi neden sıradan gördüklerinin de bir cevabı.Antep yerel düzlemde Ermeni Soykırımı'nı biçimlendiren bu dinamiklerin ete kemiğe büründürüldüğü bir yerdi.Antep Ermenilerinin imhâsı sürecinde yerel elitlerin ve eşrafın aktif katılımının altında yatan en önemli etmen Ermenilere ait mâl,mülk ve zenginliği elde etme motivasyonu idi.Daha da önemlisi,bu motivasyon bu süreçten çıkar elde edenleri birbirlerine ve İttihatçı rejime daha da bağ(ım)lı hâle getirdi.Ermenilere yönelik imhâ politikalarını gerçekleştirmek için İttihat ve Terakki tavizlerde bulunmak durumunda kalmıştır.Dolayısıyla,Antep'teki Müslüman elitleri İttihat ve Terakki iktidarına ve onun imhâ siyâsalarına dâhil eden motivasyon ortak bir ideolojik prensipten ziyade bu faillerin kendi kişisel çıkarlarıdır.Bu tutum karşılığında İttihat ve Terakki,suç ortaklığının ölçeğini büyük ölçüde genişletmiş ve bir anlamda aslında suçu tabana yaymıştır.Burada suç ortaklığından kasıt yalnızca Soykırım başladıktan sonra faillerin veya bu süreçten nemalananların dâhli değildir;aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinin evvelemirde Ermenilerin imhâsını desteklemesi ve buna rıza göstermesidir.Bu destek ve rıza rejime ve onun ideallerine olan bağlılıklarının test edildiği âdetâ bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.


-Son dönemde giderek gelişen Ermeni Soykırımı tarihyazımı hem kullanılan kaynaklar hem de odaklanılan coğrafya açısından farklı bir yöne evriliyor.Son kitabınızı bu tarihyazımındaki yeri itibariyle nasıl değerlendirirsiniz?


Son derece doğru bir tespit.Benim bütün meramım bu olayın gerçekleştiği mahallere odaklanmak.Esas itibariyle şiddetin patlama anının ve müteakip sürecin ete kemiğe büründüğü yerlere bakmak.Soykırım dediğimiz bu devasa şiddetin boyutlarının bu mahallerde nasıl kuvveden fiile çıktığını görmek.Bunun içinde Tehcir başta olmak üzere,fiziksel şiddet,zorla din değiştirme,servetin talanı vb. gibi süreçler var.Şiddet ânlarında fail ve kurban arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayabilmek,her iki aktörün de aldığı pozisyonları ve durumsallıkları görebilmek önemli.Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım,Ziya Gökalp,Dr. Reşid gibi İttihat ve Terakki hiyerarşisinin tepesinde/çekirdeğinde yer alan ve katliamları organize eden failler "ideolojik elitler" olarak temâyüz etmiştir.Kompleks olmasına ve çeşitlilik arz etmesine karşın ideolojik bağlılık sözkonusu failler arasında son derece önemli bir ikili fonksiyonu yerine getiriyor.İdeoloji,faillere motivasyon ve bu sayede birbiriyle çatışan çeşitli çıkarlara sahip aktörlere ortak bir yönelim sağlıyor.İttihat ve Terakki'nin Soykırımı koordine ettiği zemin ve ortam da bu çeşitlilikle malûl.Kitlesel katliamlara katılan bir faili harekete geçiren temel motivasyonları intikam duygusu,kariyerizm,açgözlülük,talan ve sürüyle ortak hareket etme olarak sıralamak mümkün.Faillerin çoğu kurbanları kişisel olarak tanır zirâ önceleri onlarla komşuluk ilişkileri çerçevesinde veya iş arkadaşı olarak göreceli de olsa uyum içinde yaşamıştır.

Kitabımda,toplu katliamların gerçek dinamiklerini anlamak için odak noktasını gayri-şahsi kurum ve soyut yapılardan,bu katliamları gerçekleştiren kanlı canlı aktörlere kaydırmaya çalışıyorum.Holokost özelinde sıradan faillere ilişkin önemli çalışmaları bulunan Christopher Browning'in vurguladığı üzere,eğer sıradan Sırplar,Hırvatlar,Türkler,Kamboçyalılar ve Çinliler soykırım failleri olabiliyorlarsa,burada dikkat edilmesi gereken nokta,sıradan Almanların bilişselliğini ve kültürünü aşan insan doğasının evrensel veçheleridir.Browning'e göre,soykırım failliği insan deneyiminin bir parçasıdır ve dolayısıyla insana dair kavramlarla açıklanmalıdır.Ermeni Soykırımı özelinde sıradan faillerin edimlerine ve biyografilerine yoğunlaşan bu çalışmamın tam da bu özelliğiyle bir ilk olma iddiasını taşıdığını rahatlıkla ifade edebilirim.Aslında bir anlamda bu faillerin Soykırım sürecindeki gündelik hayat pratiklerine de ilk defa odaklanıyoruz.Bir noktanın altını çizmekte fayda var:Ermeni Soykırımı literatüründe dört başı mamûr bir "fail çalışmaları" oluşturmak için atılması gereken ilk adım zulüm siyâsetinin dinamikleri,kırımın bürokrasisi,İttihat ve Terakki liderliğinin altındaki faillerin biyografileri,deliliğin ötesinde kitlesel katliamlara iştirak eden faillerin motivasyonları ile ırkçı nefret,öldürme eylemi ve mekânı arasındaki etkileşime odaklanmak.Pek tabiî,mevcut kaynakların yetersizliği ve kıtlığından dolayı Yahudi Soykırımı,Kamboçya,Ruanda,Bangladeş ve Bosna örnekleri ile karşılaştırıldığında Ermeni Soykırımı özelinde faillerin motivasyonlarına dair yapabileceğimiz analizlerin kapsamı sınırlı.Ve ayrıca soykırım faillerinin davranışlarının anlaşılması ve açıklanmasına ilişkin araştırmacılar arasında bir konsensüs yok.Bir grup araştırmacı bu davranışları anormal olarak betimliyor ve buna neden olan kültürel,ideolojik ve psikolojik faktörler üzerine yoğunlaşıyor.Zirâ bu fikriyata göre bu tür katliamlara iştirak edenler normal olandan sapmış kişilerdir,zaten toplumların çoğu soykırım suçu işlemezler ve hâkezâ bu toplumlara ait insanların birçoğu da soykırım faili değildir.Bunlar "olağanüstü kötülük"ten doğan eylemlerdir ve anormal dönemlerde vuku bulur.Bu çalışma sözkonusu yaklaşıma itiraz ediyor ve etnik temizlik ve soykırım gibi kitlesel katliamların "sıradan" ve "normal" insanlar tarafından da işlenebileceği iddiasını taşıyor.Burada sözkonusu kişilerin sıradanlığından kasıt işledikleri ve ortağı oldukları suçun niteliğini algılama biçimleri ve buna yönelik tavır alışları.

-Ermeni Soykırımı'nın tarihyazımı açısından merkeze odaklanan genel bir anlatımın olanakları ve sınırları nelerdir?


Ermenilerin topyekûn imhâsı modern tarihte ilk defa bir hükûmetin vatandaşı olan belirli bir grubu siyâsî bir problem olarak mülâhaza etmesi ve bu problemin sözkonusu grubun ortadan kaldırılmasıyla çözüme kavuşacağına inanmasıdır.Bu pek tabiî sözkonusu iktidarı elinde tutan aktörlerin yaptığı bir seçimdir,tercihtir.Bu noktada hükûmetten ne kastettiğimizi somutlaştırmakta fayda var.Ermeni Soykırımı dendiğinde Osmanlı hükûmeti ifadesi yalnızca o dönem merkezî otoriteyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Fırkası'nı,onun mensuplarını veya bu partinin teşkil ettiği iktidar bloğunu kapsamamakta.Sözkonusu merkezî otoritenin vilâyetlerdeki,sancaklardaki,mutasarrıflıklardaki ve kasabalardaki sivil ve askerî bürokratları ile buralardaki eşrafın temsil ettiği yerel elitlerden müteşekkil başka bir iktidar bloğu da bulunmakta.Esas itibariyle yerel düzlemde iktidarı elinde tutan ve merkezî otoritenin siyâsalarına yön veren bu aktörlerdi.Ermeni Soykırımı'nın gerçekleşmesi sürecinde bu unsurların rolü çoğu zaman merkezî otoriteden daha aktif,etkin ve işlevsel olmuştur.

Ermeni Soykırımı'nı merkezî hükûmetin veya merkezden hareket eden bir güç odağının verdiği kararın pürüzsüz ve kusursuz bir biçimde uygulanması olarak değerlendiren yaklaşımlar bu olayın yerel inisiyatiflerin hayâtî derecede rol oynadığı son derece karmaşık,birbiriyle tutarsız eylem repertuarlarından müteşekkil bir süreç olduğu gerçeğini gözden kaçırıyorlar.Bu dönemi çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların Ermenilerin imhâ edilmesi gibi oldukça girift bir tarihsel sürecin farklı aşamalarında yer alan faillerin davranışlarının karmaşık ve ihtilâflı boyutlarına odaklanmaları gerekiyor.Bunu yaparken,kurbanlar ve failler arasındaki Primo Levi'nin imlediği "gri bölge" Ermeni Soykırımı özelinde de ihmâl edilmemesi gereken önemli bir nokta.Ermeni Soykırımı yelpazesi geniş bir failler grubu tarafından gerçekleştirilmiş kitlesel bir katliamdır.Bu kolektif suça dâhil olan bireyler koşullar ne olursa olsun kendi kararları doğrultusunda bu cinâî eylemlere iştirak etmişlerdir.Bu nedenle bu noktada bireysel sorumluluk esastır.Bu kırımın yalnızca İttihat ve Terakki'nin başını çektiği bir grup tarafından gerçekleştirildiğini iddia etmek her şeyden önce olayın kitlesel boyutunu ve bu suçlara kendi iradeleriyle katılmış insanların bireysel ve kolektif sorumluluklarını göz ardı etmemize neden olur.Bu minvalde,odak noktamızı İttihat ve Terakki elitlerinden sıradan faillere doğru değiştirerek yeni bir paradigma geliştirmek gerekiyor.Zirâ bu Soykırım'ın sorumluluğu sadece merkezî hükûmet ve İttihat ve Terakki elitleri ile sınırlandırılamaz.Ermeni Soykırımı irrasyonel bir ırkçı nefret motivasyonuyla değil;oldukça kompleks ideolojik,politik ve ekonomik saiklerle gerçekleştirilmiştir.

-İttihat ve Terakki elitleri derken de aynı amaca aynı yöntemlere ulaşmayı hedefleyen bir insan grubundan mı bahsediyoruz?


Gerek İttihat ve Terakki Partisi'ni teşkil eden unsurların,gerekse partinin Merkez Komitesi üyelerinin 1915-1917 süreci başta olmak üzere İmparatorluğun kaderine dair farklı gündemleri ve pozisyonları olduğunu düşünüyorum.Zaten olması gereken de budur.Son derece farklı politik,kültürel ve etnik arka plânları olan bu aktörleri "merkezî iktidar" gibi monolitik ve durağan bir kalıba sokmak soykırım gibi bir şiddet olayını anlamamızı ve geçmişte olmuş bir vak'ayı yeniden kurgulamamızı ve yorumlamamızı zaten zorlaştırıyor.Soykırım sözkonusu karar alıcı aktörler için masada duran siyâsalardan sadece bir tanesiydi.Bunu tercih etmeyebilirlerdi.Ancak savaş başta olmak üzere birçok farklı dinamik onlara bu yönde bir karar alma,böyle bir seçim yapma alternatifini sundu.Buradaki temel mesele aksiyonun kendisidir.Sözkonusu aksiyonun adı,varlığınıza tehdit olarak gördüğünüz bir grubu sizin için etkisiz ve tehdit teşkil etmeyecek bir duruma getirmek yani imhâdır.İmhânın soykırımcı bir nitelik kazanması,ilgili şiddet aksiyonlarının radikalleşmesi ve dozajını artırmasıdır.Bu aksiyonu gerçekleştirenleri,bu edimleri yerine getirenleri merkezî de olsa yerel de olsa aynı kalıbın içinde koyarak değerlendiremezsiniz.Bunun yanında bir de mağdur/kurban olan grubun siyâsî temsilcileri ve karar alıcılarının da pozisyonlarını,stratejilerini,tavırlarını ve bunlar arasındaki güç ilişkilerini göz önünde bulundurmanız gerekiyor.Fail ve kurban grupları arasındaki etkileşimleri,huzursuzlukları,anlaşmazlıkları ve bütün bunların sonucunda almış oldukları kararların niteliğini ve onları bu kararları almaya iten süreçleri dikkatli tarihsel okumalara tâbi tutmamız lâzım.Aksi takdirde Ermeni Soykırımı'nı mümkün kılan dinamikleri anlamamız hakikaten zorlaşır.Zirâ karşımızda başta Holokost,Kamboçya ve Ruanda olmak üzere bunlarla karşılaştırıldığında gerçekleşebilme ihtimâli ve beklentisi en düşük olan bir soykırım vak'ası bulunmakta.

Merkezden birçok vilâyete açık ve net bir imhâ emri gönderilmiş bile olsa bir tarihçi olarak benim açımdan esas olan bu emrin ilgili kişi,kurum ve gruplar tarafında nasıl karşılandığı,buna nasıl tepki verildiği ve buna göre nasıl bir pozisyon alındığıdır.Bunu anlayabilmenin tek yolu olay mahalline inmek yani yerele odaklanıp,buradaki aktörlerin birbirleriyle olan iletişim ve etkileşimlerine,her bir grubun siyâsî gündemine göz atmaktır.Bizim işimiz soykırımın olup olmadığını göstermek,bunu ispat etmek olmamalı.Tarihçi olarak tek görevimiz,olmuş olanı bütün değişkenleri,mevcut bütün anlatıları ve kaynakları dikkate alarak ortaya koymak olmalı.

-Daha geniş bir perspektiften bakarsak,Ermeni Soykırımı çalışmaları şiddet ve diğer soykırım literatüründe nerede duruyor?

Diğer soykırım olaylarıyla karşılaştırıldığında,Ermeni Soykırımı'nın mikro ölçekte yeterince çalışılmadığını düşünüyorum.Yani olayın gerçekleştiği mahallerde nasıl husule geldiği,soykırıma cevaz veren,onu mümkün kılan unsurların nasıl temâyüz ettiği,soykırım yapmaya karar verenleri bu noktaya getiren motivasyonların ve süreçlerin neler olduğu ve Osmanlı Ermenilerinin başına bunlar gelirken Rus Çarlığı'nda ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorlukların bünyesinde bulunan farklı etnik gruplara karşı uygulanan şiddet politikalarının aynı iklimden beslenip beslenmediğinin karşılaştırmalı bir gözle analizi gibi çeşitli konular hâlâ araştırılmayı bekliyor.Şöyle bir örnek vereyim:Birinci Dünya Savaşı'nda Rus Çarlığı Alman,Yahudi ve Müslümanlar başta olmak üzere etnik olarak Rus olmayan kendi vatandaşlarını "düşman/yabancı vatandaş" kategorisi altında değerlendirip âdetâ bir etnisite rejimi uygular.Bu rejim tamamıyla ayrımcı,ayrıştırıcı ve yıkıcı şiddet içeren politikaları haizdir.Ancak yalnızca Osmanlı İmparatorluğu bu yıkım dinamiğini soykırıma kadar götürmüştür.Bunun yanında Avusturya-Macaristan Devleti askerî güvenlik bahanesiyle birçok cinâyetler gerçekleştirmiştir ancak bunlar hiçbir zaman soykırımsal sonuçlar doğurmamıştır.Bunun gibi karşılaştırmalı analizlerin yeni araştırma konularına kapı açacağına inanıyorum.

Tabiî buradaki önemli handikaplardan bir tanesi Ermenice bilen araştırmacıların sayısının az olması,Osmanlı ve Genelkurmay arşivlerinde örneğin emval-i metruke başta olmak üzere Tehcir'e ilişkin bazı kataloglarda yer alan belgelere erişimin olmaması.Bunun yanında benim gördüğüm önemli dezavantajlardan bir tanesi Holokost,Kamboçya,Ruanda ve Bosna gibi örneklerle karşılaştırıldığında Ermeni Soykırımı'nda tanıklıkların son derece sınırlı ve faillerin neredeyse tamamının ölmüş olması.Bu durum bizim bilhassa Soykırım sürecine iştirak edenleri harekete geçiren itkileri tespit etmemizi zorlaştırıyor.İlâveten,Ermeni meselesini çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların özellikle geç dönem Osmanlı tarihçilerinin sürekli bir belge yığını üzerinden bu konuyu ele almaya çalışıp meselenin kolektif şiddet veçhesini dikkate almamaları gibi bir durum da sözkonusu.Kitlesel şiddet literatürünü işin içine katmadan ne 1894-1897 Katliamları'nı,ne 1909 Adana Pogromu'nu ne de 1915'i bütünüyle değerlendirebilirsiniz.Şiddetin gündelik hayatımızın bir parçası olduğu gerçeğini akılda tutmamız gerekiyor.Kolektif şiddet meselesinin sosyal ve politik gündelik hayatın tarihi gibi alanlardan soyutlanması,hattâ bazı çalışmalarda sadece belgeler üzerinden hareket edip,olayın toplumsal mekanizmalarının açıklanmaması Ermeni Soykırımı çalışmalarının temel eksikliklerinden.

Son olarak bir de işin psikolojik tarafı bana göre hep gözden kaçırılıyor.Ne demek istiyorum bir örnekle ifade edeyim:Osmanlı Balkan Harbi'nden yenik çıktığında,Bulgarlara ve Yunanlara esir düşmüş çok sayıda İttihatçı vardı.Bahaeddin Şakir de Bulgar zindanlarında çok ağır işkencelerden geçmiş ve burada esir hayatı yaşamıştır.Mayıs 1913'te serbest bırakıldığında onun için artık hiçbir Hristiyan unsurun Osmanlı topraklarında yaşamaya hakkı yoktur.Ermenilerin imhâsı sürecinde belki sahada en aktif rolü oynayan bu failin neden birer acımasız katile dönüştüğünü açıklamaya çalışırken bu tür psikolojik faktörlerin üzerine de kafa yormamız gerekir diye düşünüyorum.

-Failler üzerine yapılan çalışmalara bakınca akla gelen ilk örnek tabiî ki Holokost literatürü.Ancak faillerle hâlen konuşulabilen ve böyle çalışmaların yapıldığı Ruanda,Bosna ve Endonezya gibi örnekler de bu anlamda önemli.Sizce bu soykırımlara dair çalışmalar bize Ermeni Soykırımı'na dair neler öğretiyor?


Bu örnekler bize yerel dinamiklerin ne kadar önemli olduğunu;şiddetin dalgalar hâlinde nasıl tabana yayıldığını;sosyo-politik koşulların yıkıcı bir şiddet ortamının koşullarını nasıl hazırladığını;şiddet uygulayan aktörlerin/faillerin çeşitliliğini,normalliğini,sıradanlığını;birbirini tanıyan,birbirine akrabalık ve komşuluk bağlarıyla bağlı olan sıradan ve normal insanların nasıl birbirini imhâ edecek noktaya gelebileceğini hem makro hem mikro ölçeklerde ortaya koyuyor.Bu bağlamda Ermeni Soykırımı'nın daha iyi anlaşılması ve açıklanması açısından bu örneklerin turnusol kâğıdı işlevi görebileceğini ileri sürmek mümkün.Aslında cevabını aradığımız sorular oldukça basit:Soykırım neden ve nasıl olur?Ancak meseleyi bu noktada karmaşıklaştıran şiddetin kompleks doğası ve içeriğidir.Soykırımı Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım vb. gibi aktörlerin gerçekleştirdiği bir olay olarak ele alan;bunu bir toplumsal mühendislik ve Türkleştirme-İslâmlaştırma süreci çerçevesinde gören;sürekli belgeler üzerinde bir yıkım olayını kanıtlamaya girişen çalışmaların miadını doldurduğunu düşünüyorum.Dolayısıyla bahsi geçen örneklerle Ermeni Soykırımı literatürünün kurabileceği her diyalog ve iletişim sözkonusu şiddetin karmaşık içeriğini gösterebilmek açısında son derece önemli.


-Son olarak,Ermeni Soykırımı'nın gelişen literatürünün Osmanlı,Cumhuriyet ve Ortadoğu tarihçiliğinin gündemini ve seyrini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?


Osmanlı-Türkiye tarihi açısından 1912-1922 dönemini kolektif/yıkıcı şiddet sarmalının en uzun on yılı olarak tanımlıyorum.Avrupa'daki topraklarının neredeyse tamamını kaybeden ve parçalanmaya başlayan bir İmparatorluk,bu İmparatorluğun Lozan'dan beri hukukî plânda azınlık olarak nitelendirilen unsurlarının zorla yurtlarından edilmesi ve büyük ölçüde yıkımı,İttihatçı kadroların Anadolu'nun bütün sathına yaydığı ve yereldeki aktörlerin desteği ve yardımıyla gerçekleştirdiği kitlesel şiddet eylemleri ve bu topyekûn kırım ve yıkım üzerinden yükselen bu şiddet sarmalını mirâs alan yeni ulus-devlet.Bugün klâsik anlamda Amerika ve Avrupa'da Ortadoğu tarihine giriş dersi veren tarihçilerin okuma listesine baktığınızda Osmanlı'yı saran şiddet dalgasının ürünü olan bu olayları içermeyen bir liste bulmamanız mümkün değil.Klişe bir söylem olacak biliyorum ancak yine de altını çizmekte fayda var:Ortadoğu'nun şekillenmesi,bu coğrafyada yaşayan toplulukların ulus-devlet olma süreçleri,devlet-vatandaş ilişkileri,merkezî ve yerel siyâsî elitlerin şekillenmesi gibi bütün süreçler Ermeni Soykırımı,Süryanilerin imhâsı,Osmanlı Rumlarının kovulması,bunun yanında Balkanlar'da ve Kafkasya'daki Müslümanların marûz kaldığı şiddet olayları da dâhil olmak üzere Ortadoğu'nun her anlamda kaderini belirlemiştir.Bugün bu mecrada çalışan tarihçiler tam da bu saiklerle Osmanlı'da kitlesel şiddet meselesini ciddi şekilde,farklı kaynakları kullanarak karşılaştırmalı bir perspektifle çalışmaktadır.Bunun Osmanlı,Çarlık Rusya,Avusturya-Macaristan gibi çok-uluslu ve çok-dinli yapıların bilhassa imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde arka bahçelerinde nasıl şiddet tarlaları ektiğini anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.Bugün Ortadoğu, post-Ottoman yani Osmanlı-sonrası bir tarihsel izleğin parçası olmakla birlikte aynı zamanda post-genocide yani soykırım-sonrası bir tarihsel bağlamın da önemli bir dinamiğidir,bu sürecin ayrılamaz bir bütünüdür.Bana göre en azından bütüncül ve global tarih bağlamında Ortadoğu'yu anlamak isteyen tarihçilerin bunu göz önünde bulundurması esastır.Geldiğimiz noktada Ortadoğu'da ISİD olgusunu,Ezidi Soykırımı'nın tarihsel öncellerini indirgemeciliğe kaçmadan anlamak ve açıklamak için Osmanlı'daki şiddet sarmalına ve bunun ortamını hazırlayan süreçlere,mekanizmalara,karar alıcı aktörlere ve dinamiklere göz atmak önemli bir tarihsel metodolojidir.Cumhuriyet tarihi açısından da bu böyledir.İmparatorluk ve Cumhuriyet arasındaki süreklilikler ve kopuşlar tarihçilerin malûmu.Ancak bence burada dikkat etmemiz gereken nokta bu iki sürecin kendi içinde barındırdığı mikro anlatılar ve mikro tarihlerdir.Bilhassa Cumhuriyet tarihi özelinde gündelik hayatın farklı veçhelerini odağına alarak global,ulusal ve yerel tarih anlatıları arasında diyalog kurabilen çalışmaların önemli olduğunu düşünüyorum.Ermeni Soykırımı'nın bu anlamda bu tür anlatılara kapı aralayan boyutları olduğu kanaatindeyim...

*
Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi,Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Toplumsal Tarih,Sayı:299,Kasım 2018,s.50-55.

"Andımız tartışması eski rejim taraftarlarının Erdoğan'a elense çekmesiydi"/Sevan Nişanyan*

Türkiye,Andımız tartışmalarıyla gittiği 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk anmasını geride bıraktı.Yaşanılan tartışmaların köklerinin ise yakın tarihe uzandığı kuşku götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor.Bu tartışmaların belki de en kilit noktası "rövanş" konusudur.

Rövanş tartışmalarının temelini ise hiç kuşkusuz;16 Nisan 2017'de halk oylamasıyla kabul edilen ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle birlikte resmen yürürlüğe giren yeni cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi veya başkanlık sistemi oluşturuyor.Yürürlükteki parlamenter sistemin kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesini,başbakanlık makamının kaldırılmasını,Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)'nun yapısında değişiklikleri içeren bu yeni sisteme müteakip yükselen itirazlar tüm muhalefet partilerinin kullandığı "tek adam rejimi" ifadesi altında toplanıyor.

Ancak her iki dönemin,her iki liderin arasındaki benzerlikler tartışması da gözardı edilemiyor."Ebedî şef" olarak adlandırılan Mustafa Kemal'in kurucusu olduğu Cumhuriyet'in de bir "tek adam rejimi" olduğunu ifade edenler de oluyor.Bunlardan biri de dilbilimci ve araştırmacı yazar Sevan Nişanyan.

"Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlandırılması" taleplerinin cılız kaldığı bu iki kutuplu tartışmalardan hareketle;Atatürk milliyetçiliği ile İslâmcılığın,Mustafa Kemal ile Erdoğan dönemindeki yönetim anlayışının,Osmanlı ile Cumhuriyet'in,lâiklik ile din ilişkisinin benzerlikleri ve farklılıkları üzerine sorularımızı Sevan Nişanyan'a yönelttik.

Nişanyan'ın,tanrılar ve dinler üzerine bir tartışmayı içeren yeni kitabı "Halim ile Selim" okuyucusuyla buluştu.Türkiye'de tartışılması ve dokunulması güç konulardan biri olan dinler ve Tanrı inancına ilişkin soğukkanlı ve akılcı bir tartışmayı içeren bu yeni kitabını fırsat bilerek,Nişanyan'la genişleterek tekrar yayımladığı Türkçe kelimelerin etimolojisi hakkında başvuru kaynağı olarak tanımlanabilecek "Nişayan Sözlüğe",oradan da "Yanlış Cumhuriyet" kitabına uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hemen her sözü tartışma yaratan Nişanyan'ın feministlerle sıklıkla yaşadığı tartışmalardan hareketle Sıla ve Ahmet Kural konusundaki görüşlerini de almamak olmazdı.

Söz Sevan Nişanyan'da...

-"Nişanyan Sözlüğü" genişleterek tekrar yayımladınız.Bu çalışmanıza yönelik sosyal medyada,"Ermeni'nin yaptığından sözlük mü olur?" gibi yorumlar yapıldı.Bunların dışında nasıl tepkiler aldınız?Bunlar beklediğiniz tepkiler miydi?


Herhangi bir şekilde dille veya bilimle yahut akılla işi olan kesim "Nişanyan Sözlüğü" yıllardan beridir büyük bir takdir ve sevgiyle kullanıyor.Özellikle,yeni biçiminin uzun bir aradan sonra yayımlanması çok büyük bir takdir ve sevgiyle karşılandı.Maalesef,sosyal medyada çok câhil ve önyargılı bir kesim var,onlara ulaşmak da imkânsız.Bu sözlük,onlara hitap eden bir eser değil.Dolayısıyla okuması gerekenlerden fazlasıyla takdir alıyor.

Bu sözlük,Türkçe'de,bu anlamda yapılmış en büyük çalışmadır.Gerek kapsam olarak,gerek içerik olarak son yüzyıl içinde Türkiye'de bir benzeri daha yayımlanmamıştır.O açıdan ben müsterihim.

Sözlüğün ilk baskılarına yönelik çeşitli eleştiriler vardı.Bunların bir kısmı haklı eleştirilerdi.Sonuçta bir kurumun yapması gereken bir işi ben tek başıma ve kısıtlı imkânlarla yapmaya çalışıyorum.Eksikleri vardı.Özellikle eski Türk dilleri,Türkoloji konusunda zayıflıkları vardı.Yeni baskıda böyle bir zayıflık bulabileceklerini zannetmiyorum.

-Daha önce yapılan sözlük çalışmalarına baktım ve gördüm ki Türk dilinin ilk etimoloji sözlüğünün yazarı da Bedros Keresteciyan,daha sonrasında da Agop Dilâçar geliyor ve bugün de siz.Açıkçası çok merak ettim;Ermenilerin Türk diline olan bu özel merakı nereden geliyor?


Sadece bu üç isimden ibaret değil.Türk sözlükçülüğü,ondokuzuncu yüzyıl başlarından itibaren Ermenilerin çok emeği geçen bir konudur.Hindoğlu'ndan başlar,ilk Fransızca-Türkçe Istılahat sözlüğünü yapan Krikor Sinapyan ve Antuan Tıngır'dan,Pars Tuğlacı'ya kadar uzanır.Bu konuda çalışma yapan isimler çoktur.Ermenilerin özel bir konumu var burada;çünkü en azından Ermenilerin çok büyük bir bölümünün Anadolu'da esas kullandıkları başlıca dil Türkçe'ydi.

-Öyle mi?


Tabiî ki.Sonuç olarak Osmanlı dünyasında yaşayan insanlardı.Dolayısıyla Türkçe,Türk dili sadece Türklerin mâlı değildir.Bizim de mâlımızdır.Bizim de kullandığımız,geliştirdiğimiz,bu dilde eser yazdığımız bir dildir.Dolayısıyla Ermenilerin Türk diline ilgi,merak duymaları son derece doğal bir şeydir.Belki de birtakım millî önyargılardan arınmış olarak baktıkları zaman daha objektif,daha mesafeli bir bakış açısı tutturabiliyorlar.Araya mesafe koyabilmek,mesafe koyarak bakabilmek biliyorsun,bilimsel bakışın ilk adımıdır.O açıdan belki küçük de olsa bir avantajımız vardır.


-Peki,bu durum hem Ermeni entelijensiyası hem de Türk entelijensiyası hakkında bize ne söylüyor?Bir de,Türk aydınlarının sizce Türkçe'yle ilişkisi nasıl?

Türkiye'de kültür hayatı çok uzun zamandır maalesef birtakım önyargıların,birtakım siyâsî yönlendirmelerin ve ideolojik saplantıların esiri olmuştur.Bundan kendisini kurtarabilen insan hiç şüphesiz var.Son derece değerli bilim insanları yetişmiştir.Sayıları çok azdır.80 milyondan eser verebilecek nitelikte bu kadar az insan çıkmamalıydı.Bu millî ve hamasi,dinî önyargılardan mustarip olmayan kişiler,elleri daha serbest olduğu için başaralı ürünler verebiliyorlar.

Kendimi hiçbir zaman Ermeni çerçevesi içinde görmedim.Birçok ulusal kimliği aynı anda taşıyabilen bir insanım.Sonuç olarak,hayatımın neredeyse tamamı Türkiye'de geçmiştir.Türk kamuoyu ile diyalog içinde geçmiştir.Türk çevresi içinde yaşadım.Dolayısıyla böyle Ermeni diye nitelendirilmek bana çok anlamlı gelmiyor.

-Yeni kitabınız "Halim ile Selim" de yayımlandı.Öncelikle hayırlı olsun diyelim.Bu kitabınızda da Türkiye'de dokunulması,tartışılması zor konulardan birini ele almışsınız.Tanrılar ve dinler üzerine bir tartışma yapıyorsunuz.Sizce Türkiye'deki lâikliğin din ile nasıl bir ilişkisi var?Ve bugün Türkiye'de nasıl bir din anlayışı hâkim?


Teşekkür ederim.Her şeyden önce kitapta olabildiğince akılcı,olabildiğince sakin,rasyonel bir tartışma zemini oluşturmaya çalıştım.Din ile ilgili,gerek metafizik,gerek mantıkî,gerek kültürel ve toplumsal boyutuyla çeşitli soru işaretlerini cevaplandırmaya çalışan geniş bir tartışma oluşturmaya çalıştım.Gerek dindar kesimde,gerek bunun karşıtı olan kesimde,daha ziyade bağırış çağırış,haykırma,lânetleme ve susturma eğilimleri güçlüdür.Bu ikisinden de uzak durmaya çalıştım.Klâsik Türk lâisizmi pozisyonunda değilim.Daha farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışıyorum.Doğal olarak dindar,dinî inancı olan bir insan da değilim.

Hele hele İslâmî bir dinî duyarlılığı olan bir insan hiç değilim.Az önce sözlükle ilgili söylediklerimi tekrarlamak lâzım.Biraz mesafeli,biraz uzakta durup,soğukkanlı bir şekilde olayları anlamaya çalışıyorum.Bunun da memlekete yapılacak önemli bir hizmet olduğunu düşünüyorum.Çünkü çok az insan bunu yapıyor.Gerçekten Türkiye'de objektif bir bakış açısıyla,duygularından olabildiğince arınarak olaylara bakmak pek başarılamıyor.Onu yapmaya çalışıyorum.Ne kadar başarılı olurum,onu takdir etmek pek bana düşmez.

Lâiklik ve dindarlık konusunda ne diyebilirim;maalesef her iki cephede de bir kör dövüşü sözkonusudur.Bunu acı verici ve üzücü buluyorum.İnsanların bu derece anlamsız bir öfke ve nefret denizinde boğulmasını biraz rahatsız edici buluyorum.

-Peki,Osmanlı ve Cumhuriyet dönemini kıyaslarsanız,Cumhuriyet'in nasıl bir din anlayışı var?Ve bir önceki sorumu tekrar etmeliyim;bugün Türkiye'de nasıl bir din anlayışı hâkim?


Türkiye,kendi taassup geçmişiyle yüzleşme konusunda en büyük deneyi Tanzimat döneminde yapmıştır.Osmanlı'nın son altmış-yetmiş yılında çok radikal adımlar atılmıştır.Türk toplumuna din üstü,din-dışı kimlik kazandırma yönünde ciddi bir çaba gösterilmiştir ve bu çaba başarısızlıkla,büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.Oluk oluk kan akmıştır.Türkiye,yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde büyük bir felâketle karşılaşmıştır.Bu felâketin üzerine kurulan Cumhuriyet,doğal olarak belki bir tepki içinde olmuştur.Bir yandan geleneksel İslâmî taassubu bastırmak,yok etmek ve yasaklamak yoluna giderken,bir yandan da lâikliğin doğal tamamlayıcısı,doğal unsuru olan fikir ve inanç özgürlüğü konusunda eskisinden de beter bir taassubun yoluna girmiştir.Sonuç bir kör döğüşü olmuştur.

Altmış-yetmiş yıl boyunca bu ülkede İslâm'ın siyâsî ifadeleri yasaklandı,ayıplandı,lânetlendi.Sonucunu bugün görüyoruz;tam tersi bir tepki doğurmuştur.Felâket bir durumla karşı karşıyayız.Türkiye,bugünkü hükûmetimizin önderliğinde,âdetâ Ortaçağ bile diyemeyeceğim bir cehâlet,bir taş devri dönemine dönme çabasına girmiştir.Bunu da yine acı verici bir durum olarak görüyorum.Türkiye,buna lâyık bir ülke değil.Bu kadar kötü bir ülke değil.Tamam,bir dünya cenneti değil ama bu kadar da berbat bir yer olmak zorunda değil.

-Buradaki en temel sorun sizce nedir?


Cehâlet.Bu Türkiye'de dindar olan kesimde de çok şiddetli boyutlardadır,kendisini ondan üstün sayan hattâ kendisine "beyaz Türk" gibi birtakım saçma yakıştırmalar yapan yarı okumuş kesimde de feci boyuttadır.Bu karşılıklı cehâlet ancak bir kör döğüşü doğuruyor.Bu bir gerçektir.Bunun dışında tabiî cehâletin bu kadar hüküm sürdüğü bir yerde,ülkeyi yönetmek de çok zor zanaattır.Türkiye,yönetilmesi kolay bir ülke değil.Dolayısıyla Türkiye'yi yönetenler,"bu millet sopadan başka bir şey anlamaz" zihniyetiyle yönetme yoluna gidiyorlar.Bu da işleri büsbütün çıkmaza sokuyor.


-Sizin "Yanlış Cumhuriyet" kitabınız da yine ezber bozucu bir Cumhuriyet tartışmasını içeriyordu.Hâlen güncel bir tartışma.Buradan hareketle Atatürk milliyetçiliği ile İslâmcılığı kıyaslamanızı istesem ne dersiniz?Nasıl tanımlarsınız?


Doğrusunu isterseniz,Atatürk milliyetçiliğinin ne olduğunu bilmiyorum.Yüz senedir bunu kafamıza kakmaya çalışıyorlar.Atatürk milliyetçiliğinin içeriğinin ne olduğu konusunda kafamda şüpheler var.

-Nelerdir bunlar?


Mustafa Kemal'in kurduğu rejiminin milliyetçilik anlayışı birkaç aşamadan geçmiştir.Millî Mücadele yıllarında tamamıyla İslâmî bir anlayıştır.Yani Anadolu'nun İslâm unsurlarını,gayrimüslim unsurlarına karşı savaş içine sokmuşlardır.Ve sonuç olarak,gerçekten objektif baktığımızda Cumhuriyet'in en büyük başarısı;daha önce çok-dinli,çok-etnik kimlikli bir toplum olan Anadolu,Türkiye toplumunu yüzde 99'unu Müslüman olan bir ülkeye dönüştürmek olmuştur.Palavrayı arındırıp özüne baktığımız zaman,Cumhuriyet'in en büyük kazanımı Türkiye'den Rumları ve Ermenileri temizlemek olmuştur.Dolayısıyla bir kere işin bu yönü var.Ondan sonra bir müddet 1920'lerde o zamanın modası olan bir siyâsî kimlik,siyâsî birlik üzerinden bir ulus tanımlamasına gitmişlerdir.Çok kısa zamanda bu iflas etmiştir.Onun yerine Türk ırkçılığı teorisini getirmişlerdir.Ki bu tarihin sayılı absürt fikirlerinden biridir.Dolayısıyla Atatürk milliyetçiliği deyince böyle bir tane şey değil,birçok şey anlaşılıyor.

Günümüzde ise,2018 senesinde,Atatürk milliyetçiliği deyince benim aklıma gelen tek şey Kürt düşmanlığıdır.Atatürk milliyetçiliği budur.Kürt düşmanlığıdır.Başka da bir içeriği yoktur.Eski kökeni gâvur düşmanlığıdır,yabancı ve Batı düşmanlığıdır.

İslâm dininin klâsik formlarına,entelektüel,üst düzey İslâm'a benim saygım vardır.Ama bugünkü Türkiye'de İslâm dininin tek bir içeriği var;o da gâvur düşmanlığıdır.Dolayısıyla son yıllarda da gördüğümüz gibi Kemalizm yani Atatürkçülük ile İslâmcılık aynı noktada pekâlâ buluşabiliyorlar.Aralarındaki husumet yüzeysel,şekil husumetidir.Özünde ikisi de aynı noktada buluşuyorlar.Bu da talihsiz,üzücü bir noktadır.

-Atatürk milliyetçiliğinin Batı düşmanlığı olduğunu söylediniz fakat Anadolu'yu,Türkiye'yi Batılılaştırma adına devrimlerini gerçekleştirdiğini biliyoruz.Birçok yasayı,örneğin;kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan yasayı,Batı'dan alması bir örnek olabilir belki.Sizin Batı düşmanı ifadeniz bir soru işareti oldu...


Her rejim,özellikle yeni kurulmuş olan rejimler kendisini meşrûlaştırmak için çeşitli söylemlere başvurur.Toplumun çeşitli kesimlerine hitap ederken farklı söylemler de kullanabilir.Türkiye'de kurulan Cumhuriyet rejiminin aslî söylemi bu dediğiniz değil,"memleketi gâvurdan kurtardı" söylemidir.Bütünüyle Millî Mücadele mitolojisi üzerine kurulmuş bir rejim sözkonusudur.Bu mitolojinin aslî öğesi de düşman adını verdiği gâvurları denize dökmüş olmaktır.Onların mâlına,mülküne el koymuş olmaktır.

Yanı sıra Cumhuriyet rejiminin İstanbul ve İzmir'in elit kesimlerini de kazanmak gibi bir derdi vardı.Dolayısıyla Osmanlı'nın yüz seneden beri çabası olan Batılılaşma ve reform söylemini aynı şekilde kullandı.Birtakım göstermelik reformlarla da İstanbullu ve İzmirli burjuvaziyi kendi yanına çekti.

Yoksa Türkiye Cumhuriyeti'nin Batılılaşması bir kıyafet devrimidir.Fazla ciddi bir içeriği yoktur.

-Türkiye'de Cumhuriyet hiç olmadığı kadar yoğun tartışılır oldu.Özellikle bu 29 Ekim'de kutlanılacak yer dâhil sert tartışmalara neden oldu.Bunun yanı sıra bir de Andımız tartışması var.Andımızın ırkçılık olup olmadığı temelinde süren bir tartışma sözkonusu.Andımızın Türk ırkçılığı olmadığını iddia eden MHP lideri Devlet Bahçeli'ye karşı ırkçılık olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı var karşımızda.Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Birincisinden başlayalım.Kendimi bildim bileli her sene Cumhuriyet Bayramı'na gelindiğinde Cumhuriyet tartışılır.Havanda su döver gibi aynı konular döne döne tekrarlanır.1960'larda,1970'lerde,1980'lerde de böyleydi,hep böyledir.Bu seneki tartışmalarda yeni olan hiçbir şey duymadım.Yine aynı şeyler.Bıktırıcı bir teranedir bu Cumhuriyet tartışması.

Andımıza gelince;düşünün ki bu insanlar bağnazlığa,Ortaçağ zihniyetine,totaliter anlayış,dinci gericiliğe karşı çıkıyor da savundukları şey özgürlük müdür?Çağdaşlık mıdır?Kültür müdür?Hayır,değildir.Savundukları şey;Andımız dedikleri totaliter bir rejim amentüsüdür.Bir amentü yerine başka bir amentü koymaya çalışıyorlar.Gülünç bir şeydir.

Bu konudaki tartışma üstü örtülü bir başka tartışmadır.Rejimin şu anda gördüğüm kadarıyla iki kutbu,iki sahibi var.Bir taraf Atatürkçü diye bilenen eski düzen taraftarları,diğer tarafta ise İslâmcı bir kisveyle buna karşı bir popülizmi sürdürmeye çalışan Cumhurbaşkanı'nın taraftarları var.Bu ikisi bir süredir,2016 Temmuz'undan beri birbirleriyle barışmış görünüyorlardı ama anladığım kadarıyla ufak ufak birbirlerine diş gösteriyorlar.Allah yollarını açık etsin,ne diyelim.

-Peki,sizce niçin şimdi birbirlerine diş gösteriyorlar?


Bir güç mücadelesi var.Zannediyorum,bu ekonomik kriz nedeniyle Sn. Erdoğan'ın siyâsî açıdan birazcık zayıfladığını hissediyorlar.Dolayısıyla bir yokluyorlar;"acaba bunu nereye kadar taşıyacağız,nereye kadar yollarımız birlikte sürecek,nerede yolumuzu ayıracağız." Bunun pazarlığını veya fikir jimnastiğini yapıyor birileri.Ufak ufak birbirlerine el ense çekiyorlar.Zayıf yeri nedir,nereden vururuz hesaplarını yapıyorlar.Benim gördüğüm budur.


-Peki,bir yandan da rövanş konusu sıklıkla tartışılıyor."Millî egemenlik" bugün "millî irade" olarak ifade ediliyor.Bu gibi pek çok "dönüşüm" rövanş başlığında tartışılıyor.Sizce bugün bir rövanş sözkonusu mudur?


Bunlar kamuflajlı tartışmalardır.Türkiye'de,aslına bakarsanız bütün dünyada,siyâsî mücadele fikirler ve kavramlar üzerinden verilmez.Siyâsî mücadelenin konusu güç mücadelesidir.Kadro ve ekip mücadelesidir.Biz mi,siz mi meselesidir.Bunların böyle birtakım süslü kelimelerle veya ideolojik kavramlarla üstleri örtülür.Fakat işin özünde,kanlı bir güç mücadelesi vardır.Türkiye'de eski düzenin sahibi olan zümreler,2013'ten sonra bir zafer kazandılar.Daha önce bunlara muhalif,bir rakip olarak ortaya çıkan Adâlet ve Kalkınma Partisi hareketi ve Sn. Erdoğan 2013'te onlarla uzlaşmaya,onlarla birlikte ortak bir iktidar yapısı oluşturmaya mecbur kaldı.

Benim bildiğim üç-beş senedir aralarındaki kavgayı gömmüş görünüyorlardı.Ortak bir söylemde buluşmuş gibi duruyorlardı.Fakat bu yanıltıcıdır.Bunlar eninde sonunda birbirleriyle kavga edecekler diye tahmin ediyordum.O kavga şimdi başladı mı,yoksa sadece bir test sürüşü müdür bu çok emin değilim.Henüz kavganın ciddi boyutlara ulaşacağını tahmin etmiyorum.

-Mecbur kaldı diye bir ifadeniz oldu.Cumhurbaşkanı Erdoğan,niçin mecbur kalsın?Niçin böyle bir ifade kullandınız?


2013 yılında Gezi ve 17-25 Aralık olaylarından sonra Erdoğan hükûmeti herhangi bir başka ülkede,herhangi bir başka demokratik rejimde olsaydı devrilirdi.Devrilmek üzereydi.Çok riskli bir yerden geçti.Belki uçuruma düşmemek için birtakım tavizler vermek ve birtakım konularda düzen güçleriyle uzlaşmak zorunda kaldı.Uzlaşmanın,en bariz görünen boyutu,Kürt barışı projesinin terkedilmesiydi.İkincisi,Ergenekon ve Balyoz davalarında mahkûm olmuş olan kişilerin serbest bırakılmasıydı.Üçüncüsü,belki de,Türk Silâhlı Kuvvetleri içerisinde bir kesimin istediği büyük tasfiyeye yeşil ışık yakılmasıydı.

Bunlar,Erdoğan açısından daha önceki siyâsî pozisyonlarından geri adım atmak anlamında olan hamlelerdi.Bu anlamda Erdoğan için bir yenilgiydi.Fakat Erdoğan,çok başarılı bir politikacı,gerçekten çok takdir edilesi bir siyâsî lider olduğu için bu yenilgiyi kendisi açısından,en azından şimdilik,siyâsî bir başarıya dönüştürmeyi becerdi diyeceğim.İlgiyle izliyoruz.

-Takdir edilesi diyorsunuz da bugün Türkiye'nin kanun hükmünde kararnâmelerle yönetildiği,pek çok gazetecinin,milletvekillerinin hapiste olduğu,Anayasa Mahkemesi'nin kararının dahi uygulanmadığını gördüğümüz bir yönetim var...


Hiç şüphesiz ülkenin içinde bulunduğu durum içler acısı bir durumdur.Ortada bir diktatörlük manzarası vardır.Hukuk alaşağı edilmiştir.Fikir özgürlüğü ortadan kalkmıştır.Basın ortadan kalkmıştır.Bunlar çok acıklı şeylerdir.Takdir ederim derken,bir stratejist,bir mücadele adamı olarak takdir ettiğimi söyledim.Yoksa ülkeye yaptıklarının,verdiği zararın bilincindeyim.Erdoğan'ı hiçbir şekilde tasvip ettiğim söylenemez.Takdir etmek başka,tasvip etmek başka şeydir.2013'ten önce Erdoğan'ın en azından nispi olarak,yani diğerlerine oranla daha doğru yolda olduğunu düşünüyordum.2013'ten bu yana Türkiye'nin hâli bir felâket manzarasıdır.Korkunç bir durumdayız.Takdir ederim derken,becerisini takdir ediyorum demek istedim.Çünkü iyi,parlak bir politikacı.


-Mustafa Kemal dönemi bir tek parti dönemiydi.Sizce bugün de bir tek parti yönetimi var mı?O zaman ki cumhurreisliği ile bugünkü başkanlığı kıyaslarsanız ne dersiniz?


Çok benzeşiyorlar.Gerek yapı olarak,gerek kişilik olarak,ayıptır söylemesi,çok benzeşiyorlar.İzlediği rota,evrimi de çok benziyor.Doğrusunu isterseniz,biri çıkıp da Türkiye'nin son yüzyıldaki,120 yılındaki üç büyük liderini;Abdülhamid,Mustafa Kemal ve Recep Tayyip Erdoğan'ı kıyaslayan ciddi bir çalışma yapsa ne kadar ilginç olur.Çünkü çok büyük benzerlikler var.Kurulan rejimin niteliği açısından da çok büyük benzerlikler var.

-Meselâ?


Türkiye'de dönem dönem bir gevşeme,bir demokrasi,bir özgürlük,bir çok-seslilik illüzyonu sarar ortalığı.Sonra güçlü bir lider gelir,yumruğu çakar ve susturur.Susturmaktan başka bir çare bulamaz.Her üç vak'ada da bunu çok net görüyoruz.Öyle anlaşılıyor ki,bu ülke başka türlü yönetilemiyor.Doğrusunu isterseniz her üçünde de ciddi herhangi bir siyâsî inancın veya ideolojik tutarlılığın izini göremiyoruz.Üçü de tamamen pragmatik politikacılardır.Güç neyi gerektiriyorsa onu yapmış insanlardır.Kullandıkları retorik,kullandıkları söylem birbirlerine çok benziyor.O açıdan benzerlikler görüyorum.


-Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği rüzgârı esiyordu.Bu toplumda da ciddi bir karşılık buluyordu.Avrupa Birliği üyeliği talebi var ancak bir türlü de üyelik seviyesine ulaşamadık.Sizce buradaki temel sorun nedir?


Avrupa Birliği diye bir şey kalmadı.Bir dönem Türkiye'nin bir Avrupa Birliği rüyası vardı.Olabilecek bir şey değildi.Fakat bu rüzgâr Türkiye'de bir sürü olumlu şeyin olmasını sağladı.İyi bir rüzgârdı.Kısa bir süre zarfında,2006'dan,2007'den itibaren ortaya çıktı ki,aslında bu ham hayaldir.Türkiye,Avrupa Birliği'ne katılmayacak,Avrupa Birliği de Türkiye'yi almaz,alamaz.Şu ânda Avrupa Birliği'nin kendisi himmete muhtaç ki,nerede kaldı Türkiye'yi almak.Mümkün değil.Siyâsî olarak öyle bir ihtimâl yok.Bugün Avrupa'nın herhangi bir ülkesinde bu konu referanduma sunulsa Türkiye yüzde 5 alır,daha fazla almaz.Dolayısıyla Türkiye,o hayalinden vazgeçmek zorunda kaldı.Başka da bir çaresi yoktu.

Şu ânda Türkiye,sanıyorum,yeni bir dış politika çizgisi arama mecburiyeti altındadır.Ve arıyor.Belki de buluyordur,bilemiyorum.Türkiye'nin dış politikasını öyle zannedildiği kadar başarısız bulmuyorum.Kendi koşulları ve imkânları çerçevesinde,Türkiye ciddi bir mücadele veriyor.Gol yediği kadar,gol atıyor da.

-Bugün daha çok Avrasya yönünde bir dış politika görünümü var.Öte yandan Suriye politikası da çok eleştiriliyor.Siz bu politikaları nasıl yorumluyorsunuz?


Size şöyle sorayım;siz ülkeyi yönetiyorsunuz diyelim.Türkiye'nin geleneksel dış politikası Avrupa ve ABD eksenindedir.Avrupa batıyor.Avrupa'nın dünya çapında neredeyse söyleyecek bir sözü kalmadı.Ekonomisi çok ciddi sıkıntı içindedir.Kendi aralarındaki ihtilâflar artık bastırılamayacak boyuta geldi.İngiltere ayrılıyor.ABD'nin Ortadoğu'da ne yapmaya çalıştığı belli değil.Çok acayip şeyler yapıyor.Irak ve Suriye'de ve bariz bir şekilde Ortadoğu'daki gücünü kaybetme sürecinde.Siz bu durumda Türkiye'yi yöneten olsaydınız ne yapardınız?Böyle belâlı bir dünyada yaşıyorsunuz,ne yaparsınız?Soruyu bu şekilde sorduğunuz zaman daha mantıklı cevaplar bulma imkânı oluşuyor.Bu açıdan baktığınız zaman pek çok yanlışlık,çirkinlik olmakla birlikte hepsi de yanlıştır diyemiyoruz.Haksızlık olur.Sonuçta İstanbul'da siz eğer Suriye'deki problemin çözümü için Almanya'nın,Fransa'nın,Rusya'nın devlet başkanlarını toplayıp ortak kararlar alıyorsanız ve buna ABD'ni davet etmemek gibi cüretkâr bir boyut da ekleyip yapıyorsanız,ee bir şeyler yapıyorsunuz demektir.Durup dururken olmaz böyle şeyler.


-Peki,son olarak tutuklu yargılamaları devam süren Ahmet Altan,Osman Kavala,milletvekilleri ile ilgili görüşlerinizi almak isterim.Osman Kavala'nın iddianamesiz tutukluluğu bir yılını doldurdu.Önce bununla başlamak isterim.Siz iddianamesiz bir yıldır tutuklu olmasını nasıl açıklarsınız?Bunu nasıl yorumlamak doğru olur?


Türkiye'de gerçek herhangi bir kişisel ve entelektüel değeri olan herkes son dönemde hapse atıldı,eziyet gördü veya susturuldu.Ahmet Altan,benim bildiğim,Türkiye'nin son seksen yılda yetiştirdiği en değerli iki-üç isimden biridir.Gerçekten onurlu,akıllı,kültürlü ve düzgün bir insandır.Düzgün kelimesini özellikle vurguluyorum.


-Ahmet Altan'ın davasını ayrıca soracaktım size...


Önce Ahmet Altan'dan söz edeyim istedim.İkincisi Osman Kavala.Osman Kavala,benim çok genç yaştan beri yakın arkadaşımdır.Son derece değerli bir insandır.Türkiye'de gerçekten temiz diyebileceğiniz,kelimenin en kuvvetli anlamıyla temiz ve düzgün on tane insan bul deseniz,bunlardan bir tanesi Osman Kavala olur.Bu her iki isim de uydurma suçlamalarla,alçakça bir intikam duygusuyla hapse atılmışlardır.Bu insanların hapiste olduğu bir ülkeden medeni bir ülke diye söz etmek mümkün değildir.Hukuk devleti diye söz etmek mümkün değildir.Bir kepazeliktir ortada olan.Bu kişileri hapse atan kimdir,hangi güçtür sorusunun cevabına gelince,o sorunun cevabını bilmiyorum diyeyim,siz de daha fazla deşmeyin.Ama ilk aklınıza gelen isim olmayabilir.

-Erdoğan değil diyorsunuz...


Başka bir şey demiyorum,evet.Görünenlerin biraz ardını deşmekte fayda vardır.Görünenler her zaman hakikatin bütünü olmayabilir.


-Sizin gördüğünüz ne deyip deşeyim Sevan Bey...


Biz yıllarca Türkiye'de kurumsal diktatörlük olduğunu ileri sürdük.Bunların ideolojik açıdan olsun,örgütsel açıdan olsun,çürümüş bir kadro olduğunu söyledik.Bunun değişmesi gerektiğini,Türkiye'nin derin tümörlerine neşter atılması gerektiğini savunduk.Ve bunu yapabileceğine az da olsa bir umudumuz vardı.Bu nedenle Tayyip Erdoğan ve kadrosuna şartlı ve kısıtlı da olsa bir destek verdik.Maalesef zaman bizi haksız çıkardı.Tayyip Erdoğan'ın bu yöndeki çabalarının yetersiz olduğu ortaya çıktı.Ve eski kadro,eskisinden de daha güçlü bir şekilde iktidara geri döndü.Şu ânda yaşadığımız budur.


-Peki,bunun üzerine şunu sorayım;siz en çok bilinen "yetmez ama evet"çilerden biriydiniz.Şimdi geriye dönüp baktığınızda tekrar aynı tercihte bulunur muydunuz?

Hiç şüphesiz.


-Neden?

Sonucun böyle olacağını bilmiyorduk.Kimsenin de bilmesine imkân yoktu.Prensipler bazında düşündüğünüz zaman yaptığımız,söylediğimiz şey doğruydu.Ve doğrusunu isterseniz,gerek o zaman,gerek bugün "yetmez ama evet" diyerek birtakım seviyesiz eleştiriler yöneltenlerin ciddiye alınır insanlar olduklarını düşünmüyorum.Çünkü Türkiye'de medeniyetle ve adâletle alâkası olmayan çürümüş,yozlaşmış bir zorbalık rejimi sözkonusuydu.Binlerce insan sorgusuz sualsiz infaz edilmiş,öldürülmüştü.Bankalar soyulmuştu.Ve bunların arkasındaki güç,"Türkiye'nin sahibi biziz,bizden başkasının konuşma hakkı yoktur" diye özetlenebilecek bir bakış açısına sahipti.

Bunu kıracağını va'deden bir hükûmet elbette ki desteklenir.Kırabilir miydi,kıracak gücü ve iradesi var mıydı belli değil.Sonuç olarak,benim öyle bir gücüm yok.Sizin de yok.Bizim dostlarımızın da yok.Biz ancak lâf düzeyinde müdâhil olabilecek insanlarız.Elinde siyâsî iktidar olan birisi çıkıp,"bu düzeni değiştireceğim" derse ona "eyvallah birader,buyur yürü,arkandayız" denir.Aklı başında ve vicdânı olan herkesin söyleyeceği şey de budur.Sonuçta yapamadı veya yapmadı veya zaten kötü niyetliydi,böyle bir niyeti yoktu,bu onun bileceği şeydir.Bizim bileceğimiz şey değildir.Yetmez ama evet,2010 yılında doğru yaklaşımdı,bugün de aynı yaklaşımı sonuna kadar savunurum.

-Peki,seçimlere ilişkin yorumlarınızı almak isterim.24 Haziran seçim sonuçlarının ardından sosyal medyada,"HDP ve Demirtaş'tan daha başarılı bir performans bekliyorduk.Bu kadarmış" diyerek HDP'ni eleştirmişsiniz.Adayı hapiste olan bir partinin ve hapisteki adayın nasıl bir performans sergilemesini ummuştunuz?Sizce adil bir seçim miydi?Kayyum atanan belediyeler meselesi de varken yapılacak yerel seçimlere ilişkin değerlendirmeniz ne olur?

Birincisi,HDP'ni eleştirmedim.Bu dediğiniz doğru değil.Sadece "gücü bu kadarmış" dedim.Daha iyi bir sonuç bekliyordum,evet.Fakat bu daha ziyade gönülle ilgili bir şey,akılla ilgili bir şey değil.Çünkü adil bir seçim olmadığı belliydi.Bütün kadroları hapse atılmış,devletin tüm kurumlarıyla zulmüne uğramış bir partiden söz ediyorsunuz.Şehirleri yıkılmış,havadan bombalanmış,insanları hapse atılmış bir hareketten söz ediyorsunuz.Elbette ki bir şey yapamadılar.Yeterli bir performans gösteremediler.2014'te HDP'nin büyüyebileceğine ve ulusal çapta bir muhalefet partisi olabileceğine dair büyük umutlar vardı.Bu sistemli olarak baltalandı ve çökertildi.Sonuç olarak bu yenilgidir ve bu arkadaşlar yenildiler.Üzülmekten başka bir şey gelmez elimizden.Eleştiri orada yanlış kelimedir.Onları eleştirmedim.Sadece,"bu kadarmış,üzgünüz" dedim.Üzüntümü belirttim.

Bugün için Türkiye'de ciddi bir demokratik seçimden söz etmek mümkün değildir.CHP'ni herhangi bir şekilde sözü edilmeye değer bir parti olarak görmüyorum.Şu ânda,belki de önümüzdeki tek seçim,aşırı sağın iki versiyonu;İslâmcı sağ ile milliyetçi denilen sağ arasındaki bir rekabet,bir hesaplaşma sözkonusu.Doğrusunu isterseniz,üzerine düşünmek istemediğim bir konu.Çirkin bir konu.

-Türkiye'de belki HDP'nden veya sivil toplum kuruluşları üzerinden yeni bir oluşum çıkabilme ihtimâline ne dersiniz?Olabilir mi böyle bir şey?


Şu ânda Türkiye'de ciddi bir demokratik mücadelenin koşullarının olduğunu zannetmiyorum.Bir müddet beklemekten başka çare yok.


-Son soru.Siz,feminist olarak nitelendireceğimiz kesimle yaşadığınız tartışmalarla da sıklıkla gündeme geliyorsunuz.En son yine böyle bir tartışma yaşadınız ve Ermeni kimliğinizi öne çıkarmakla suçlandınız.Sizi kadın düşmanı olarak nitelendiriyorlar.Peki,sizin,en son gündeme gelen Sıla Gençoğlu ile Ahmet Kural meselesine dair yorumunuz nedir?


Konuyu izlemedim,sadece duydum.Türk gazeteleri ve Türk televizyonları izlemiyorum.Sosyal medyadan kulağıma çalınan dışında bir bilgim yok.Konunun iç yüzünü bilmiyorum.Dolayısıyla da şahısların özel hayatına ilişkin medyada yaratılan linç kampanyalarına her zaman için kuşkuyla bakma taraftarıyım.İşin iç yüzünü bilmedikçe bu konularda birini suçlayıcı veya birini yüceltici tavırların doğru olduğuna inanmıyorum.

Türkiye'de inanılmaz bir linç iştahı var.Toplumun her kesiminde;her siyâsî görüşten,her sınıftan insanda bir linç çılgınlığı var.Bu çeşitli isimler,çeşitli kisveler altında;kiminde İslâmcılık,kiminde milliyetçilik,hattâ kiminde feminizm ve sosyalizm kisvesi altında dışa vuruluyor.Bu bir ahlâkî çöküş durumudur.Toplum sathına yayılmış bir namussuzluk hadisesidir.Bu tür linç histerilerini hep kuşkuyla karşılamak,mesafeyle bakmak,uzak durmak lâzımdır.

-Pardon Sevan Bey,lâfınızı keseceğim ama 45 dakika boyunca birlikte olduğu kadına şiddet uygulandığı bir durumdan bahsediyoruz...


Elbette korkunç bir şeydir.Elbette ki utanç verici bir şeydir.Kepazeliktir.Namussuzluktur.Bu konuda en ufak bir kuşkum yok.Sadece bunu vesile ederek herhangi birine,herhangi bir şekilde,medya yoluyla bir linç kampanyası düzenlenmesini ahlâken son derece sakıncalı,son derece tehlikeli buluyorum.Bu konuda linç oluşturmak,topluma,bir kadının dövülmesinden daha büyük bir zarardır.


-Tepkilerin bu kadar yaygın olmasını linç olarak değil de kadına şiddete karşı bir duyarlılık geliştirilmesi olarak değerli bulunamaz mı?


En büyük şiddet,şiddete karşı olduğunu söyleyen ve şiddeti lânetleyen kesimlerden kaynaklanmıştır.Tarihin her çağında,her zaman böyledir."Biz çok haklıyız,kahrolsun düşmânlar" diye özetlenebilecek tüm yaklaşımlar sonunda hüsranla,kötülükle sonuçlanır.Kadına veya erkeğe veya herhangi birine şiddeti ahlâken savunulamaz bir şey olarak görüyorum.Her zaman da böyle görmüşümdür.Eğer söylenildiği gibiyse -hakikatten bilmiyorum Sıla Gençoğlu meselesini- son derece çirkin bir şeydir.Kesinlikle yasalar neyse o çerçevede cezalandırılması gerekir.Ancak linç anlamına gelen her türlü hareketin bir kişiyi dövmekten daha kötü bir sonucu doğurduğunu düşünüyorum,anlıyor musunuz?


-Anlıyorum ve linç olarak değil,kadına şiddete karşı farkındalığın geliştirilmesi olarak yorumlamak neden mümkün değil,onu soruyorum...


Bakın,bunun bahanesi bin türlü bulunur."Yurdumuza tecavüz ettiler" diye de girebilirsin,"Atamızın heykeline şiddet uyguladılar" diye de,"Peygamberimize şiddet uyguladılar" diye de girebilirsin.Lincin bahanesi çok kolay bulunur.Her türlü bulunur.80 milyonluk bir toplumdan söz ettiğiniz zaman milyonlarca ve milyonlarca şiddet olayı,milyonlarca haksızlık,namussuzluk,edepsizlik,aşağılık davranış bulabilirsin.Bunların sayısı çok fazladır.Bunun herhangi birini alıp,ön plâna çıkarıp bir linç kampanyası başlattığın zaman inan bana,kadını 45 dakika dövmekten daha pis bir iş yapıyorsun.Daha çirkin bir iş yapıyorsun.O da çirkindir bu daha da çirkindir.Sadece bunu söylemeye çalışıyorum.Sakin olmak daha iyidir.


-Peki,son olarak sizce şu ân Türkiye toplumunun nasıl bir adâlet anlayışı var?Oradan nasıl görünüyor?


Sıfırlanmış,kaybedilmiş görünüyor.Büyük bir nefret ve öfke birikimi var ülkede.İnsanlar her vesileyle,herhangi bir yerde düşmân bulup ona saldırmayı marifet zannediyorlar.Bunu hayatlarının amacı hâline getirmiş bulunuyorlar.Suriyeliye,AK Partililere,başörtülülere,Atatürkçülere,gâvurlara,Amerikalılara,Sevan Nişanyan'a,Sıla Gençoğlu'na,Sıla Gençoğlu'nun sevgilisine saldırıyorlar.Kim olursa olsun,birini bulup saldırıyorlar.Burada bir ahlâkî çöküntü,bir çürümüşlük sözkonusudur.Buna işaret etmeye çalışıyorum.Sevan Nişanyan'ı linç edenlerle Ahmet Kural'ı veya Barbaros Şansal'ı linç edenler aynı zihniyetin ürünleridir."Bir düşmân bulalım ve bunun ağzını,burnunu dağıtalım" diye düşünüyor insanlar.Sıla Hanım'ın sevgilisi de belli ki böyle düşünmüş,onu linç edenler de böyle düşünüyor.Aynı zihniyetin ürünü bunlar.Bunu vurgulamak istiyorum.Feminist diye geçinenler de aynı zihniyetin ürünleri.Nefretle dolular."Bir fırsat olsa da birinin ağzını,burnunu dağıtsak" çabası içindeler.Çok namussuzca bir şey bu ya!Çok çirkin bir şey.


-Peki,buradan nasıl çıkar Türkiye?


Çok güzel bir soru.Bunun cevabını bilmiyorum.Keşke bilseydim,keşke...

*Sevan Nişanyan,""Andımız tartışması eski rejim taraftarlarının Erdoğan'a elense çekmesiydi",Röportaj:Eylem Yılmaz,Ahval,16 Kasım 2018.


https://ahvalnews.com/tr/guncel/sevan-nisanyan-andimiz-tartismasi-eski-rejim-taraftarlarinin-erdogana-elense-cekmesiydi