30 Eylül 2017 Cumartesi

Antep'in gayri resmî tarihi/Dr.Ümit Kurt*

Farklı bölgelerden sürgün edilen Ermeniler için bir çeşit transit bölge olagelen Antep'te tehcir Anadolu'nun diğer vilâyetlerindekine göre oldukça geç bir tarihte başladı.Bunda,Antep Mutasarrıfı Şükrü Bey ve kazanın askerî komutanı Hilmi Bey'in tehcir kararına karşı olmasının payı vardı.Öte yandan,idarecilerin bu tutumuna rağmen,özellikle şehrin ileri gelenlerinden Ali Cenani ve Fadıl beyler Ermeniler aleyhine çalışmalar yaparak,merkezi sürgün konusunda ikna etmeye yönelik büyük çaba sarfetmişti.

Antep Ermenilerinin tehcir edilmesi süreci Anadolu'nun diğer vilâyetlerinde yaşayan Ermenilere göre oldukça geç bir tarihte başlar:30 Temmuz-1 Ağustos 1915.(1) Ama Antep,bu tarihe kadar bilhassa Zeytun,Maraş,Sivas,Elbistan,Gürün ve Furnuz gibi bölgelerden sürgün edilen Ermeniler için bir çeşit transit bölge olagelmiştir.Ermeniler burada bulunan Akçakoyun ve Katma tren istasyonlarından Halep'e gönderilir;dolayısıyla Antepli Ermenilerin yaşanacaklardan haberi vardır.Zaten 3 Mayıs 1915 tarihinde şehre 300 kişilik bir Ermeni sürgün konvoyu gelir.Tamamı kadın ve çocuklardan oluşan ve Zeytun'dan gelen bu sürgünler,Antep'ten onbeş dakika uzaklıkta bulunan ve Kavaklık olarak bilinen bir alanda bekletilirler.Sürgünlerin şehre doğru yaklaşabilmesi veya onlara yardım etmek için jandarmalara rüşvet ödemek gereklidir.Gece olduğunda burada bekletilen sürgünler saldırılara maruz kalır ve sahip oldukları varlıklar talan edilir;soyulurlar.Temmuz ayının son haftasına kadar gelmeye devam eden bu konvoylara yönelik saldırıları Nisan 1915'in sonunda şehre gelen Teşkilât-ı Mahsusa'nın gedikli,rütbeli üyelerinden ve çete başlarından Ali Bey organize eder.(2)


Antep'in Temmuz sonuna kadar tehcir edilecek bölgelere dâhil olmamasında,Antep Mutasarrıfı Şükrü Bey ve kazanın askerî komutanı Hilmi Bey'in bu karara karşı olmasının payı vardır.(3) Zaten bu tablo da bize,soykırım sürecinde merkez ile yerel idareciler arasında mutlak bir uyum olmadığını açıkça gösterir.İdarecilerin bu tutumuna rağmen,özellikle şehrin ileri gelenlerinden Ali Cenani ve Fadıl beylerin Mart 1915'ten itibaren Ermeniler aleyhine çalışmalar yapmaya ve merkezi sürgün konusunda ikna etmeye yönelik büyük çabaları vardır.(4) Hükümete,"Ermenilerin burada camilere saldırmak,Türkleri öldürmek,kadınlara tecavüz etmek ve Türklere ait evleri yakıp yıkıp,talan etmek için hazırlıklar" yaptıklarına dair telgraflar çekerler.Bunun üzerine Bahriye Nâzırı Cemal Paşa,yardımcısı Fahri Paşa'yı durumu yerinde tetkik etmesi için bölgeye gönderir.Fahri Paşa ise telgraflarda geçen olayları doğrulayacak hiçbir delile rastlanmadığı raporunu verir.(5)


Temmuz ayının sonuna doğru İttihat ve Terakki'nin Halep Kâtib-i Mesulü Cemal Bey,Antep'e gelir.Zaten gönderilmesindeki amaç da şehrin tanınmış ve muteber kişilerini İstanbul'un Antep'teki Ermenilerin sürgün emrini alması için rica etmeleri hususunda ikna etmektir.Bu çabalar sonuç verir ve 29 Temmuz'da İstanbul tehcir emrini alır.Şehirde toplanan İttihatçılar,hemen Antep'ten gönderilecek ilk Ermenilerin listesini hazırlar.Bu sırada,Antep Ermenilerinin tehcir edilmesine direnen Mutasarrıf Şükrü Bey ve askerî komutan Hilmi Bey istifa eder.30 Temmuz'da sürgün emri "kazanın tellalı" tarafından duyurulur.1,4,8,11,13 Ağustos 1915'te içinde büyük ölçüde Antepli Gregoryen Ermenilerin bulunduğu toplam altı konvoy sürgün edilir.(6) Bunları Eylül 1915'te Katolik Ermeniler ve Aralık 1915'te de Protestan Ermenilerin tehciri takip eder.(7) Antep'te yereldeki idarî,siyasî ve sivil aktörler Ermenilerin sürgün edilmesi adına merkezî idareden çok daha cevval ve işgüzar bir biçimde hareket ederler.Burada bilhassa iki yerel aktörden bahsetmek gerekir:Bunlardan biri Antep Mebusu ve Antep İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucusu,üyesi ve reisi olan Ali Cenani,bir diğeri ise Ermenilerin tehcir edilmesine her daim karşı çıkan ve karar alındıktan sonra istifasını veren Antep mutasarrıfı Şükrü Bey'in yerine atanan Ahmed Bey'dir.

Ali Cenani ve Ahmed Bey,hem Antep Ermenilerinin topyekûn tehcir edilmesi sürecinde aktif rol alır,hem de toplumun büyük bir kesimini bu sürece dâhil eder ve bölgedeki yerel unsurları da harekete geçirirler.Antep Ermenilerinin sürgün edilmesinden sonra da,geride bırakmak zorunda kaldıkları mal,mülk ve bütün servetin el değiştirmesi ve talan edilmesi sürecinde de en önde yer alırlar.Özellikle Ahmed Bey,yerel aktörleri Ermenilerden kalan malların ve mülklerin kendilerinin olacağı garantisiyle bu sürece dâhil eder.15.000'e yakın Ermeninin mallarına el koymak amacıyla bir yürütme komitesi bile oluşturulur.Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Debbağ Kimazade,Nuribeyoğlu Kadir ve Hacıhalilzade Zeki,Der Zor'a giderler.(8) Mallarına konmak istedikleri Antep Ermenilerinin içinde bulundukları koşulların onların Antep'e geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi gözleriyle görüp emin olmak isterler.Der Zor'dan döndükten sonra ise mal paylaşımını hızlandırırlar.


Aralık 1918 ve Ocak 1919 itibariyle sürgünden sağ kurtulabilen Antep Ermenileri bölgeye geri dönmeye başlar;ancak dönmeyenler de vardır.Antep'e dönenler arasında Antepli olmayan Ermeniler de mevcuttur.Bilhassa Sivas,Kayseri ve Erzurum Ermenileri de daha güvenli buldukları bu şehre yerleşirler.(9) "Millî Mücadele" döneminde Antep ilk önce Halep'te General Allenby kumandasındaki bir askerî birlik tarafından Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayanarak 17 Aralık 1918'te işgal edilir.(10) 23 Ocak 1919'da işgal kuvvetlerinin başındaki General McAndrew,Ermenilerin tehciri ve mallarının talan edilmesine aktif olarak katıldıkları ve bu süreçte halkı galeyana getirdikleri gerekçesiyle yerel memurlardan muhasebeci Nesim,Defter-i Hakani memuru Eyüb Sabri,Evkaf memuru Hakkı,Antep İttihat ve Terakki Cemiyeti ikinci reisi Taşçızade Abdullah,Antep Haberleri gazetesi sahiplerinden Kâhyazade Hüseyin Cemil Göğüş,Mennanzade Mustafa,İmamzade Mustafa,İncozade Hasan,Patpatzade M. Bahtiyar ve Urfa'dan gelen Dişikırıkoğlu Hulusi gibi şehrin önde gelen bazı elitlerini tutuklatır.(11) Amerikan Koleji'nde bir süre tutulan bu kişiler 2 Mart 1919 tarihinde yargılanmaları yapılana kadar Mısır'a sürgüne gönderilir.(12)


Antep'e geri dönen Ermenilere,İngilizler eliyle evleri ve mülkleri iade edilmeye başlanır.Zaten bu dönemde İttihat ve Terakki hükümetinin çıkarmış olduğu Ermenilere ait taşınır ve taşınmaz malların tasfiyesini düzenleyen emval-i metruke kanunları iptal edilmiş ve malların iadesi sürecine ilişkin birtakım hukukî mevzuat da düzenlenmeye başlanmıştır.(13) Buna karşılık,Antep'te Heyet-i Temsiliye isimli bir "işgal karşıtı" örgüt ortaya çıkar.Bu örgüt etrafında şekillenen direniş hareketine üye olan birçok kişi,Ermenilerin sürgün edilmesi sürecine dâhil olmuş ve Ermenilerden kalan birçok gayrimenkul mal ve mülke sahip olmuş Antep'in tanınmış yerel elitleridir.Fakat İngilizler,mülklerin iade sürecini ağırdan alınca,İngilizlere karşı örgütlü ve silâhlı bir direniş olmaz.Hattâ Anteplilerin İngilizlerin işgalinden memnun oldukları bile söylenebilir.


Antepliler için esas işgal Kasım 1919'da başlar,çünkü İngiliz işgal kuvvetlerinin yerini alan Fransız askerî kuvvetlerinin arasında Ermenilerden müteşekkil bir tabur asker vardır.Ermenilerin şehre ayak basmasıyla birlikte Ermeniler ve Müslümanlar arasında gerilim tırmanmaya başlar;zira işgal güçleri Antepliler için artık Ermenilerdir.Ayrıca İngilizlerin ağırdan aldığı mülklerin iadesi işini Fransız işgal kuvvetleri hızlandırır.Ermenilerin şehre gelişiyle,örgütlü bir grup ve bu gruba destek olan yerel eşraf Ermenilerin sürgünü sırasında elde ettikleri mülklerin ve servetin bu şekilde ellerinden gideceğini elbette ki anlamıştır.Bu sebeple,Anadolu'da başgösteren millîci kuvvetlere maddi ve lojistik destek vermeye ve Antep'te silâhlı ve örgütlü bir direnişe karar verirler.Hâlbuki sözkonusu yerel eşraf,o ana kadar millîci kuvvetlere desteğini esirgemiş ve hattâ İngiliz işgalinden memnun bir tavır sergilemiştir.Dolayısıyla resmî tarihyazımının Antep-Fransız Harbi olarak anlattığı ve Antep'e "Gazi" unvânı veren bir kahramanlık destanı olarak sunulan savaşın özü,aslında Ermenilerin bir daha buraya dönmesini imkânsız kılmak,şehirdeki Ermeni varlığını ortadan kaldırmak saikiyle verilen bir "mücadele"dir.


Antep'te Ermenilerin sürgünü ve imhasına aktif olarak katılan isimlerin birçoğu önde gelen yerel eşrafa mensup kişilerdir.Bu kişilere ilâve olarak,diğer askerî ve sivil memur/bürokrat kadrosu ve son olarak sivil halk bu eylemlerde fail olarak yer alır.Yani faillerin çoğu üst sınıflardan isimlerdir.Cumhuriyet'le birlikte bu kişiler ya bu konumlarını korur ya da daha da yükselirler.Örneğin daha önce de ismini zikrettiğimiz Ali Cenani,1915-1921 arası bütün süreçlerde yer alırken,"Millî Mücadele" dönemi başladığında ve Büyük Millet Meclisi kurulduğunda mebus olur.Cumhuriyet kurulduktan sonra da Mustafa Kemal'e oldukça yakın biri olarak Meclis'teki yerini korur ve 1924'teki hükümetin ticâret bakanı olur.Hâlbuki biliyoruz ki,kendisi aynı zamanda Malta sürgünlerindendir.


Aynı şekilde taltif edilen isimlerden bir diğeri de Mehmed Yasin Sani Kutluğ'dur.Yasin Bey,Antep Ermenilerinin sürgünü döneminde konvoyların başındaki kişidir.Görevi,Antepli Ermenilerden müteşekkil sürgün konvoylarını Akçakoyun Tren İstasyonu'na kadar güvenli bir şekilde getirmektir.Ancak kendisi,yol boyunca Ermenilerin maruz kaldığı bütün katliam,talan,hırsızlık,cinayet ve tecavüz eylemlerine seyirci kalır.(14) Soykırım'da Antep'ten ailesiyle birlikte sürgün edilen ve iki yıllık sürgün hayatını günlüğüne not eden Krikor Boğaryan günlüğünde Yasin Bey'den hassaten bahseder.Onun elindeki kırbacıyla sürgünleri nasıl dövdüğünü,Akçakoyun İstasyonu'ndan tren vagonlarına yerleştirilen Ermenilerin eşyalarını nasıl ele geçirdiğini anlatır.İşte Yasin Bey,1921'de Büyük Millet Meclisi'nde Antep mebusu olarak yer almıştır.Yine Cumhuriyet kurulduktan sonra da Meclis'te ilk dönemde Antep mebusu olarak bulunmuş ve ayrıca Elcezire İstiklâl Mahkemesi üyeliği de yapmıştır.(15)


Ermenilerin 1921-1922'de Antep'i tamamen terketmesiyle birlikte,onlardan kalan evler,tarlalar,arsalar ve diğer gayrimenkul mülkler çok cüzi miktarlarla satılır.Daha doğrusu bu mülkler,şehirdeki Ermenilere ve Fransızlara karşı verilen mücadelede yararlılık gösterenlere,semt kumandanlarına ve harbe iştirak edenlere verilir.Hattâ bu harbe katılıp,savaşan,mücadele eden ve kendini bu anlamda gerçekten "Antepli" olarak gören bazı yerel unsurlar ile harbin başında Antep'i terkeden ve hiçbir yararlılık göstermeyip,Ermeniler ve Fransızlar şehri boşalttıktan sonra gelip Ermenilerden kalan mal ve mülklere konan diğer eşraf arasında çatışmalar ortaya çıkar.Açık bir mal-mülk kavgası yaşanır.Yani neredeyse 1919-1921 arasındaki bütün bir yerel Antep tarihini bu minvalde okumak mümkündür.


Resmî Türk tarih anlatısının mikro ölçekte somutlaştığı yerlerden biri de Antep'tir.Ayntap'tan Aintab'a,Aintab'tan Antep'e ve en son hâliyle ise resmî Türk tarihyazımının uygun gördüğü biçimde Gaziantep'e evrilen bir şehrin hikâyesinden bahsediyoruz.Anteplilik kimliği oluşturulurken ve Antep Gaziantep'e dönüştürülürken aynı zamanda Antep'e bir Türk ve Sünni şehri olma vasfı da kazandırılmıştır.Aslında bu bir kimlik yaratım ve inşa sürecidir.Bu inşa sürecinden hem şehrin bizatihi kendisi hem bu şehrin maddî ve manevî çehresini oluşturan tarihsel aktörler de etkilenmiştir.


Esas itibariyle ulusal tarih veya resmî tarih anlatısı kendi tarihini "oluştururken" unutulması ve unutturulması gereken bazı olayları rafa kaldırır,yeni aktörler yaratır ve yeni bir rejim için,yeni bir toplum tasavvuru yaratmak adına bazı kişileri ise unutturur,önemsizleştirir.Ulusal düzeyde inşa edilen bu anlatının yerel düzlemde de tezahürleri ve alıcıları mevcuttur.Türk ulusal tarihyazımı da aynı zamanda bir kimlik inşa sürecidir ve bu süreçler atbaşı gitmiştir.Yaratılan bu kimliği tanımlayan iki mümeyyiz vasıf vardır.Bunlardan biri Türk olmak yani Türklük,diğeri ise Sünni bir İslâm inancı yani Sünni Müslüman bir topluluğa mensubiyettir.Bu tarih ve kimlik inşası yerelde de karşılığını bulmuştur.İşte Antep'in tarihi de esasında yukarıda bahsi geçen büyük tarih anlatısına ve bu anlatının inşa ettiği kimliğe bağlı olarak bizatihi bu kimliğin yaratıcıları ve kimliğe mensup yerel "literati" tarafından kaleme alınmıştır.


Bu literati'ye göre Aintab,"...gerek ekonomik,gerekse etnik yapısı bakımından tipik bir 'Türk' kenti idi...Türk gelenek ve töresini bozmadan yenilemiş ve Arap etkisinde kalmadan azınlıkları da kültürel açıdan baskı altında tutmuştur."(16) Ancak bu anlatıda eksik olan son derece önemli toplumsal aktörler vardır.Sözkonusu aktörler uzun bir tarihsel zaman diliminde Antep'in tarihsel dokusuna,rengine ve iklimine önemli katkılar sağlamış;şehrin aslında kimliksel zenginliğinin bir zamanlar sembolü olmuş ve bu şehrin politik,ekonomik,dinsel ve sosyo-kültürel altyapısı başta olmak üzere bütün tarihsel katmanlarının teşkilinde başat ve ilerici bir rolde olmuştur.


İşte bu aktörlerden biri ve belki de en önemlisi Antep'in Ermenileridir.Bahsi geçen yerel literati'nin mikro ölçekte yazdığı "resmî Antep tarihi yazımında" Antep Ermenileri "hain","düşman" ve "zararlı unsur" olarak tasvir edilmiştir.(17) Bu tarihyazımına göre "hain" Ermeniler önce İngilizler ve daha sonra Fransızlarla işbirliği yapmış ve Anteplileri "sırtından bıçaklamış"tır.


1 Nisan 1920'de başlayıp,Fransızların Antep'i Aralık 1921 itibariyle boşaltmasıyla sona eren Antep Harbi'ne dair Türkçe yazılmış mebzul miktarda kaynak bulunmaktadır.Üstelik şehrin bu döneme ilişkin tarihini bizatihi bu döneme şahitlik edenler ve Antep Harbi'ne iştirak edenler yazmıştır.Harb'in nasıl başladığı,geliştiği ve nihayete erdiği bütün tafsilatıyla bu kaynaklarda anlatılmıştır.Ancak,burada eksik olan "karşı taraf","düşman ve ihanet eden taraf" olarak tasvir edilen Ermeni anlatısıdır.Bu anlatıların başlıcaları Kevork Barsumyan'a ait "Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922 [History of the Aintab Armenian Revolutionary Federation 1898-1922]";(18) A. Gesar imzalı "Aintabi Koyamardı [Aintab Self-Defense]"(19) ve Nerses Babayan'ın Ermenice kaleme aldığı ve oğlu Yervant Babayan tarafından İngilizceye tercüme edilen "Pages from my diary:Archpriest Der Nerses Babayan"(20) başlıklı çalışmalardır.


Tıpkı,Ali Nadir Ünler'in "Antep Savunması" ve Lohanizade Mustafa Nureddin'in,"Gazi Antep Savunması" kitaplarında olduğu gibi bu üç anlatıda da Antep harbinin bütün veçheleri ele alınmış,1 Nisan 1920 ve Aralık 1921 itibariyle vuku bulan bütün olaylar etraflıca kaydedilmiştir.Zira her üç yazar da bahsi geçen her iki yazar gibi bu harpte aktif olarak yer almış ve Ermenilerin savunma hattında önemli görevler üstlenmiştir.

Bu tarihsel tanıklıklar ve anlatılar bize "farklı" ve "alternatif" bir perspektif sunmaktadır.Daha da önemlisi "mağdur"un dilinden ve sesinden Antep Harbi'ni aksettirmektedir.Pek tabii bu aktarımların tam anlamıyla "sahih" olduğu iddiasında değiliz.İlâveten,bilhassa Gesar'ın Ermenilerin Antep savunmasını anlatırken kullandığı dilin ve zihin dünyasının bir hayli milliyetçi olduğunu da söylemek mümkündür.Ancak bu durum eserin tarihsel önemine ve değerine hâlel getirmez.

Buradaki kilit nokta aynı tarihte,aynı coğrafyada aynı faillerin yer aldığı,aynı olayların nasıl "anlatıldığı" ve "aktarıldığı"dır.Şimdiye kadar Antep Harbi'ne ilişkin anlatılanlar ve aktarılanlar oldukça milliyetçi bir yelpazede kalmış,olaylar milliyetçi ve hamasi bir dil üzerinden "kurgulanmış" ve epik bir "Antepli Türklerin onurlu ve haklı mücadelesi" söyleminden öteye gidememiştir.Bu diskuru yapıbozuma uğratmak ve hikâyenin diğer tarafını da hakkıyla ortaya koymak ve eleştirel bir okumaya tabi tutmak tarihçiliğin olmazsa olmazıdır...

***

"Defolun(21)


Son zamanlarda bütün gazetelerde Küçük Asya ve Trakya'da yapılan vahşetler hakkında genişçe makaleler yazıldı.Her Türk ve inançlı (Müslüman) bu gaddarlıkların Yunanistan'da bizim inançlı kardeşlerimize yapıldığını anladığında,onun yüreği Rumlara ve Ermenilere karşı nefretle dolar.Bir Türk'ün,bir Müslüman'ın bu iki nankör milletin yüzünü görmek ve onlarla birlikte yaşamak istemesi mümkün değil.


Bunlar,Büyük Fatih'in adâletiyle ve lütuflarıyla,saygıdeğer şeyhülislam ve dini bütün sultan gibi yüzlerce Osmanlı sultanlarının âlicenaplığını ve takdirini hak etmişlerdi;fakat bu onların faaliyetlerini durdurmaya yeterli olmadı,bizim en büyük talihsizliğimiz,bizim kişisel ve manevî güzelliklerimizi yok etmeleri oldu.


Geçen yıllar ve uzak diyarlar hakkında konuşmayacağım.İşte Antep ve Gazi Antepliler.

Biz milletimizin bağımsızlık meselesini halletmek için şanlı mücadelemize hazırlandığımız sırada,Ermeni komşularımız -burada özellikle ifade etmek isterim- birtakım örgütlerle çeşit çeşit entrikalar tezgâhladılar.Şehirde bomba atanlar ve on,onbeş gün bütün cephelerinde,kendi yerlerinde göstermiş oldukları faaliyetler gibi.

Halep'ten,Küçük Asya'nın (Anadolu'nun) çeşitli yerlerinden kaşık satmak,at kesmek,saraçlık yapmak,kürkçülük yapmak için memleketimize gelen ve Türk'ün ekmeğiyle ve âlicenaplığıyla gelişen,Türk'ün parasıyla zenginleşen,görkemli binalara,büyük hanlara,dükkânlara,bağlara ve bahçelere sahip oldular...

Kendileri şehrin en çok kazanan kesimleri olmalarına,her türlü ticâretin büyük bölümünün kendilerinde olması,bütün zanaatkârların kendilerinden olmasına,eğitim kurumlarına,nihayetinde her şeye sahip olmalarına rağmen Türk yurdu üzerinde Türk'e düşmanlık yapmadan bir an bile durmadılar.

Küçük Asya'nın diğer yerlerinde mukim Rumların ve Ermenilerin farklı koşullar altında yaşaması mümkün mü?

Buna karşın Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Adana bölgesinde,demiryolu boyunca imha edilmedik bir pislik kalmadı.

Yunan ordusuna gönüllü yazılarak bizim askerimize karşı taarruz edemeyen bu bölgenin Ermenileriydi.

İzmir'i yakan Ermeniler değil miydi?Sonunda Adana'yı yakanlar kimlerdi?Silâhları,bombaları,askerî malzemeleri ne için hazırlamışlardı?Bu adamlar ne yapmak istiyorlardı?-Sorun Avrupa'ya- gün boyu 'azınlıkların hakları' sloganını atanlara.

Şimdiye kadar hangi Türk,hangi Müslüman kendi vatanında adil ve eşit haklara sahip oldu Türkiye'de bulunan Ermenilerin sahip olduğu kadar?Onlar değil miydi Hindistan'dan inançlı kardeşlerimizi kurbanlık koyun gibi toplayan ve kutsal vatanı yok etmek,kendi kardeşlerini kendi elleriyle öldürmek için bizim karşımıza getirenler.

Haydi,Ermenilere soralım.Genel Savaş'a kadar bir Ermeni'nin silâhı alındı mı?Hangi Ermeni savaşa gönderildi?

Ve Türk'ün bahtsız çocuğu annesinin kucağından mezara kadar omzunda silâh kendi vatanını korudu,namusunu ve varlığını korumak için kendisini feda etti.

Onlar memleketin içinde geliştiler,tüccarlık yaptılar,zengin oldular;ama fedakâr Türk çocuğu ailesinden,mutluluğundan ve her türlü rahatından vazgeçti,anavatanının bir sınırından diğer sınırına devamlı severek koştu.

Genel Savaş'ta Kafkasya ve Gazze cephelerindeydi.Düşman toplarının yeterli olmadığını gördükten sonra yine o Ermeniler kendi silâhlarıyla bizi iki ateş arasında bıraktı.Ve eline fırsat geçtiği anda yüzde 90'ı düşman tarafına geçmedi mi?Rus kuvvetleriyle birlikte neler yapmadılar!

Bir kez daha soruyorum azınlıkların haklarını konuşan bir Avrupalıya:Dün ve bugün Girit'te ve Mısır'da katledilen,öldürülen,tutuklanan bizim imanlı gençlerimizi düşünüyor mu?Niçin Trakya'da köylerin yakılmasının,çocukların kırılmasının,yaşlıların süngülenmesinin engellenmesine gayret göstermiyorlar?Niçin oraya,Millî Taşnaktsutyun olarak anılan Haçlı ordusunun üzerine asker göndermiyorlar?

O yaldızlı konuşmalara inanan bir Türk'ün bulunduğunu asla düşünmüyorum.Türk kendi bağımsızlığını kendi kanıyla,kendi birliğiyle ve kendisinin emsalsiz kararlığıyla korudu.Türk ölmeyecek!Sadece,Türk'ün kendi düşmanını bilmesi gereklidir.Bir daha asla,beslediğimiz kargaların gözlerimizi oyacağı kadar rehaveti onlara göstermeyiz.

Onlar,Rumlar ve Ermeniler için bu vatan hiçbir zaman nimet olmadı.Onların sahipleri kendilerine kucak açtı.Amerika milyonlarcasını korudu,onlara boş kalan verimli topraklar sundu.Onlar azınlıkları sever;haydi onların kucağına,haydi biraz da onları deneyin.

İçişleri Bakanı Ferid Bey'in son açıklaması,büyük bir hakkaniyetle,büyük bir dürüstlükle ve aynı zamanda iyi düşünülüp taşınılmış bir önergeydi.Kesinlikle mübadelenin yapılması gerekmektedir,aynı zamanda azınlıklar meselesi Büyük Millet Meclisi'nin görevidir.Haydi,Doğu'yu rahat bırakın.

Tekrarlıyorum.Biz Ermenilerle birlikte yaşamak istemiyoruz.Haydi onları da biraz rahatsız edelim.Başsız minarelerimizden,kolsuz,ayaksız gazilerimizden utanalım.Haydi,onları Avrupa'nın merhametten yoksun gözlerine sokalım;bizden şefkat bekliyorlar.

Biz gençlerimizi istiyoruz,onların vatanı ele geçirmelerini istiyoruz.Biz onlarla birlikte yaşıyoruz.Türk yurdunun temiz havasını Türk ve inançlı ciğerler solumalı.

Abdestsiz ayak Türk'ün anavatanının toprağına ayak basmamalı.Türk'ün cennet vatanında sadece ezan sesi yankılanmalı.

Onlar Avrupa'da,Amerika'da kendi çanlarıyla,kiliseleriyle,haçlarıyla özgür ve rahat yaşasınlar,gelişerek,büyüyerek;lâkin sadece bizden uzak olsunlar..."

***


Not:Bu makalenin yazım sürecindeki emeği ve katkılarından dolayı Murad Uçaner'e teşekkür borçluyum.(Ü.K.)


1-BNu (Bibliotek Nubar)/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The Deportation of Armenians in Aintab",s.7;Krikor Boğaryan,Orakrutyun darakiri gyanki [Sürgün Hayatımın Günlüğü],Tseghasban Turke.Vgayutyunner kaghadz hrashkov prgvadzneru zruytsneren [Soykırımcı Türk:Mucize eseri hayatta kalan Ermenilerin anlatılarından müteşekkil olan tanıklıklar] (Beyrut:Shirag,1973),s.122;126-129;Elie H. Nazarian (der.),Badmakirk Nazarian Kertasdani (1475-1988) [Nazarian Ailesi'nin Tarihi,1475-1988] (Beyrut:Zartonk,1988),s.184;Kersam Aharonyan,Hushamadian Medz Yegherni [Büyük Suç'un Hatıratı] (Beyrut:Atlas,1965),s.46;Kevork Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922 [Antep Ermeni Devrimci Federasyonu'nun Tarihi 1898-1922] (Halep:Tigris,1957),s.204;Sebouh Aguni,Milion mı Hayeru Çarti Badmutyunı [Bir Milyon Ermeninin Katledilmesinin Tarihi] (Constantinople:H. Asaduryan Vortik,1920),s.311;M. Arzumyan,Hayasdan,1914-1917 [Ermenistan,1914-1917] (Yerevan:Hayasdan,1969),s.438.
2-BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The deportation of Armenians in Aintab",s.5.
3-Aguni,Milion mı Hayeru Çarti Badmutyunı,s.310.
4-BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The deportation of Armenians in Aintab",s.3.
5-A.g.e.,s.4.
6-Vahe N. Güleseryan,"Dasn yev meg yegheragan dariner Ayntabi mech,1908-1919" [Antep'te 11 Zalim Yıl 1908-1919],Badmutyun Aintabi Hayots [Antep Ermenilerinin Tarihi ],c. 1 (Los Angeles:California,1953),s.1022;Boğaryan,Orakrutyun darakiri gyankis s.123;Nerses Tavukçuyan,Darabanki Orakrutyun [Bedbaht Günlerimin Günlüğü] (Beyrut:High Type Compugraph-Technopresse,1991),s.70-72;BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The deportation of Armenians in Aintab",s.7;Huşamadyan Avedis Kalemkeryani [Avedis Kalemkeryan'ın Hatıratı],Vahe N. Güleseryan (der.) (Beyrut:Dıbaran Der Sahagyan,1965),s.56;Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922,s.49;Sarkis Balabanyan,Gyankis Dak u Bağ Orerı:Ayntab,Kesap,Halep [Hayatımın Sıcak ve Soğuk Günleri:Antep,Kesap,Halep] (Halep:Shirag,1983),s.58.
7-Güleseryan,"Dasn yev meg yegheragan dariner Ayntabi mech,1908-1919",s.1035;Balabanyan,Gyankis Dak u Bağ Orerı:Ayntab,Kesap,Halep,s.73;Hay Aintab,c. 7,Sayı 21,No 1,Ocak 1966,s.35.
8-BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The Deportation of Armenians in Aintabi",s.10.
9-Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922,s.51.
10-"Antep Savunması",Gaziantep Kültür Dergisi 10/109 (10 Ocak 1967):4;Badmutyun Aintabi Hayots,c. 2,s.45;Yeghia H. Dolbakian,Ayntabn u Ayntabahayı [Antep ve Antep Ermenileri],(Yerevan,1992;Halep,1994),s.40;Colonel Abadi,Türk Verdün'ü Gaziantep:Antep'in Dört Muhasarası
(Gaziantep,1999),s.26;Ünler,"Antep Savunması",Gaziantep Kültür Dergisi 1/1 (10 Kasım 1957):10;Ahmet Hulki Saral,Türk İstiklâl Harbi,c. 4,Güney Cephesi (Ankara 1966),s.50;Eyüp Sabri (Akgöl),Esaret Hatıraları (Bir Esirin Hatıraları,Gaziantep'te İngiliz Tecavüzünün Başlangıcı ve Türk Üserasına Zulüm ve İşkenceler),der. Nejat Sefercioğlu (İstanbul:Tercüman,1978),s.13;Stanley E. Kerr,The Lions of Marash:Personal Experience with American Near East Relief,1919-1922 (Albany:State University of Albany of New York Press,1973),s.35;Ali Fuat Türkgeldi,Mondros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi (Ankara:Güney Matbaacılık ve Gazetecilik,1948),s.67;Zeki Sarıhan,Kurtuluş Savaşı Günlüğü,c. 1 (Ankara:Öğretmen Dünyası,1982),s.79.
11-Badmutyun Aintabi Hayots,c. 1,s.1074;Eyüp Sabri (Akgöl),Bir Esirin Hatıraları,s.24-25.
12-Eyüp Sabri (Akgöl),Bir Esirin Hatıraları,s.45.
13-İlgili mevzuatın detaylı bir analizi için bkz.Taner Akçam ve Ümit Kurt,Kanunların Ruhu:Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek (İstanbul:İletişim Yayınları,2012.)
14-Boğaryan,Orakrutyun Darakiri Gyankis,s.128.
15-Yasin Kutluğ,"İstiklâl Savaşı'ndan Hatıralar",Gaziantep Halkevi Mecmuası 25,s.12;Başpınar Aylık Edebiyat ve Kültür Mecmuası 16-17 (Temmuz 1940):11;25,28,30,31 (Mart,Haziran,Temmuz-Ağustos 1941):7,8,13;Elcezire İstiklâl Mahkemeleri: Kararlar ve Mahkeme Zabıtları,c. 3 (TBMM Basım-Yayım:Ankara,2015.)
16-Uğurol Barlas,Gaziantep Tıp Tarihi ve Kültür Tarihi Araştırmaları (İstanbul:Hilmi Barlas Eğitim Vakfı,2004),s.12.
17-Ali Nadi Ünler,Gaziantep Savunması (İstanbul:Kardeş Matbaacılık 1969);Hulusi Yetkin,Gaziantep için söylenenler (Gaziantep:Yeni Matbaa,1969);Mithat Enç,Uzun Çarşının Uluları (İstanbul:Ötüken,2005);Enç,Selamlık Sohbetleri (İstanbul:Ötüken,2007);M. Oğuz Göğüş,İlk İnsanlardan Bugüne Çeşitli Yönleriyle Gaziantep (Ankara:Cihan Ofset,1997);Şakir Sabri Yener,Gaziantep'in Yakın Tarihinden Notlar ve Hatıralar (Gaziantep:Gaziyurt Matbaası,1958);Lohanizade Mustafa Nureddin,Gazi Antep Savunması (İstanbul:Kastaş Yayınları,1989);Hulusi Yetkin&Mehmet Solmaz,Gaziantep Savunmasında Şehit Şahin'in Yeri (Gaziantep:Gaziantep Kültür Derneği,1963);Sahir Üzel,Gaziantep Savaşı'nın İç Yüzü (Kayseri:Sümer Matbaası,1949.)
18-Bu kitabın Türkçe tercümesini 2016 yılında bitirdik.İlgili kitap Tarih Vakfı Yayınları tarafından yayımlanma aşamasındadır.
19-Bu kitabın Türkçe tercümesi için bkz. A. Gesar,Antep'in Varoluş Mücadelesi,(çev.) Ümit Kurt ve Murad Uçaner (İstanbul:Belge Yayınları,2016.)
20-Bu kitabın tercümesi Ümit Kurt tarafından yapılmıştır.Kurt'un hacimli önsözüyle birlikte kitap Tarih Vakfı Yayınları tarafından yayına hazırlanmaktadır.
21-Bu yazı Gazi Antep isimli gazetede 1921'de yayımlanmıştır.Orijinalini buladığımız metni Barsumyan kitabına koymuştur.Yazının Ermenice'den Türkçe'ye tercümesindeki önemli katkılarında dolayı Murad Uçaner'e teşekkür borçluyum.Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922,s.337-339.

*Dr.Ümit Kurt,Antep'in gayri resmî tarihi,
Toplumsal Tarih,Sayı:284,Ağustos 2017,s.50-57.

70. yıldönümünde 1938 Münih ihaneti/Kıvılcım Çağla*

Bugün Avrupa'da özellikle Baltık ülkeleri,Polonya,Çekya,Romanya gibi eski sosyalist ülkelerde sağcı hükümetler tarafından yürütülen sosyalizmi karalama kampanyasının önemli bir ayağı da tarihi revize etmek ve özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın tarihini çarpıtmak üzerine kuruludur.Bu ideologların en sevdiği uğraş Hitler katilini Stalin'le özdeşleştirmeye çalışmak ve Stalin'in 23 Ağustos 1939'da Hitler'le imzalamak zorunda kaldığı saldırmazlık antlaşmasını (Molotov-Ribbentrop paktını) bağlamından kopararak güya SSCB'nin Almanya ile işbirliği yaparak Polonya'yı bölüştüğü yalanını yaymaktır.Buna göre savaşın suçu sadece Hitler'de değil,aynı zamanda onunla sözde işbirliği yapmış olan Stalin'dedir.Bu amaçla okullarda verilen tarih derslerinin içeriği değiştirilmekte,yeni kuşakların bilincinde SSCB ile Nazi Almanya'sı eşitlenmek istenmektedir.Öte yandan ilköğretim sisteminin bozukluğu ve öğrencilerinin ve genelde halkının cehaleti zaten dünyaca meşhur olan ABD'nde çoğu öğrencinin İkinci Dünya Savaşı'nda SSCB'nin ABD'nin müttefiki olduğunu bilmemesine şaşırmıyoruz.Aynı şekilde Japonya'da okullarda ABD'nin saldırganlığı geçiştirilmektedir.

Oysa SSCB'nin Almanya ile saldırmazlık antlaşmasından önce Batılı emperyalistler Hitler'in nihai hedefinin SSCB olduğunu düşündükleri için onun saldırgan politikalarına göz yumuyorlardı.Nitekim 29-30 Eylül 1938'de Münih'te Nazi Almanya (Adolf Hitler),Faşist İtalya (Benito Mussolini),İngiltere (başbakan Neville Chamberlain) ve Fransa (başbakan Edouard Daladier) arasında bir antlaşma imzalandı.Antlaşmanın konusu Çekoslovakya topraklarının paylaşılması idi ve Çekoslovakya görüşmelere çağrılmamıştı.SSCB de çağrılmamıştı.Bu utanç verici antlaşma burjuva Avrupa'sının ve ABD'nin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Hitler faşizmiyle suç ortaklığının en önemli belgelerinden biri ve o yıllarda izledikleri "yatıştırma" politikasının en bariz örneği idi.İngiliz ve Fransız emperyalistleri Münih öncesinde de daha 1936'da Hitler'in eski antlaşmaları ihlâl ederek Almanya'yı yeniden militarize etmesine ve Rheinland'a asker sokmasına göz yummuşlardı.Hâlbuki faşist Almanya'nın askerî gücü örneğin sadece Fransa karşısında bile kesinlikle yeterli değildi.O sırada yapılacak bir müdahale Almanya'nın yayılmacı emellerine engel olabilirdi.Ancak Fransız emperyalistleri bunu yapmadılar.İngiliz emperyalistleri de o sırada Hitler'e karşı Fransa'ya destek vermediler.Hitler bu arada Fransa sınırında güçlü bir savunma hattı inşa etti.Fransa'nın kendileriyle kolektif güvenlik antlaşmaları imzalamış olduğu doğulu müttefikleri,Çekoslovakya,Yugoslavya ve Romanya,Fransa'nın Almanya'ya karşı savaşmayacağını anladılar.Emperyalistler bu arada İspanya'da çıkan iş savaşta da karışmama politikası izleyerek faşistlere destek oldular.

Böylece emperyalistlerin karışmama politikası 1938'e gelindiğinde Hitler'in iştahını yatıştırma politikasına dönüştü.Hitler Mart 1938'de Avusturya ile birleşmeyi (Anschluss) kolayca gerçekleştirdi,sonra da Münih Antlaşması ile Çekoslovakya'dan önce 3.5 milyon Almanın yaşadığı Südet bölgesini kopardı.Çekoslovakya'ya ise çaresiz boyun eğmek düştü.Hitler Çekoslovakya'dan yalnızca insan kaynakları değil aynı zamanda çok güçlü bir sanayi kompleksini de kopardı.Bu sanayinin temelinde Avrupa'da rakipsiz olan Skoda demir çelik fabrikaları ve silâh fabrikaları vardı.Bu arada Polonya ve Macaristan da Çekoslovakya'dan bazı bölgeleri kopardılar.Bu süreçte Çekoslovakya'ya aktif destek sunmaya ve onunla birlikte saldırgana karşı savaşmaya hazır olduğunu resmî olarak bildiren tek ülke SSCB idi.Ancak SSCB'nin Çekoslovakya ile ortak sınırı yoktu,arada Polonya ve Romanya vardı ve bu iki ülkenin burjuva siyasetçileri de Sovyet ordularının Çekoslovakya'ya yardım için topraklarından geçmelerine kesinlikle izin vermiyorlardı.Ayrıca Fransa antlaşma hükümlerine rağmen Çekoslovakya'ya yardım etmeye yanaşmıyordu.SSCB ise Mayıs 1935'te Çekoslovakya ve Fransa ile imzalamış olduğu kolektif güvenlik antlaşmaları gereği ancak Fransa'nın kendisi Çekoslovakya'ya yardım ederse Çekoslovakya'ya yardım edebiliyordu.Bütün bunlara karşın SSCB hükümeti Çekoslovakya'ya Alman saldırısına karşı yardım edeceğini bildirdi.Fakat Prag'daki İngiliz ve Fransız elçileri devlet başkanı Beneš'e baskı yaparak Hitler'in taleplerinin kabul edilmesini sağladılar.İngiliz ve Fransız emperyalistleri böylece tüm dünyaya Hitler'e karşı savaşmayacaklarını ve SSCB ile işbirliği yapmayacaklarını ve SSCB'yi Avrupa'nın güvenlik sorunlarına karıştırmaya niyetleri olmadığını gösterdiler.Bu emperyalistler Hitler'in sıradaki hedefinin Sovyet Ukrayna olacağını görüyorlardı.O nedenle bırakalım Hitler komünistleri ezsin diye düşünüyorlardı.Polonya ise Hitler'le ittifak sayesinde SSCB'nden ve Baltık ülkelerinden toprak koparma hayalleri içine girmişti.(Fakat çok geçmeden kendisi kurban oldu.) Nitekim Polonya Litvanya'dan başkenti Vilno'yu istedi.Ancak SSCB'nin Litvanya'ya aktif destek vereceğini açıklaması bunu önledi.Öte yandan Südet'i kurşun atmadan alan Hitler'in popülaritesi arttı.Hitler Çekoslovakya içindeki Alman yanlısı Slovakya ayrımcılığını destekledi ve sonunda tüm ülkeyi işgal etti.Bundan sonra da İngiltere ve Fransa'daki faşist uşağı hükümetler bu kez de Münih antlaşmasına ihanet ettiler ve Çekoslovakya'nın tümden yok olmasına seyirci kaldılar.

1939 yılında gelindiğinde Avrupa'da bütün kolektif güvenlik sistemi çökmüştü.SSCB'nin Hitler'e karşı pakt kurma çabaları bütün Avrupa'nın burjuva dünyasında düşmanlıkla ya da umursamazlıkla karşılanıyordu.Japon emperyalizmi ise SSCB ile savaşa başlamıştı bile.Nisan 1939'da SSCB dışişleri bakanı Litvinov son bir kez daha Fransa ve İngiltere'yle anlaşmaya çalıştı.Ancak bu emperyalistler bir kez daha SSCB'ni Avrupa işlerine karıştırmak istemediklerini belli ettiler.Böylece Avrupalı sözde demokrasilerin ihanetine uğrayan Çekoslovakya ve ardından kendi emperyalist hayallerinin kurbanı olan Polonya'yı işgal eden Hitler SSCB sınırlarına dayandığında Stalin'in zaman kazanmak için Hitler ile saldırmazlık antlaşması imzalamaktan başka çaresi kalmamıştı.Çünkü Almanya'ya karşı SSCB'nin o sırada hiçbir müttefiki yok idi.Almanya ise bütün Avrupa'da çok büyük maddi kaynaklara ve askerî güce hükmeder hâle gelmişti.

"Chamberlain,Daladier,Hitler ve Mussolini Münih Antlaşması'nı imzaladıktan sonra"

Batılı emperyalistlerin ve onların müttefikleri yeni gericilerin tarihi çarpıtma çabalarından söz ederken elbette bugünkü kapitalist Rusya'yı da unutmamak gerekiyor.Anti-Komünizm ve anti-Stalinizm'de bunlarla büyük ölçüde aynı kulvarda olan Rusya'daki mevcut rejim tarihi çarpıtmakta bunlardan geri kalmıyor hattâ daha ileride olduğu rahatça söylenebilir.Ancak yine de bu çarpıtmaların bazılarına karşı durmaktadır.Çünkü burada sözkonusu olan artık sadece komünizm düşmanlığı değil aynı zamanda Rus düşmanlığıdır.Dolayısıyla bir noktada onlar da kendilerini savunmak zorunda kalmaktadır.Nitekim geçen 29 Eylül [2008] günü (FSB ile birlikte eski KGB'den ayrılan) Rusya Dış İstihbarat Servisi Münih Antlaşması'na ilişkin bazı Sovyet belgelerinin gizliliğini kaldırdığını açıkladı.Bu belgelerde Sovyet istihbaratının bu konuda verdiği raporlar ve ele geçirdiği yabancı diplomatik yazışmalar yer alıyor.Bu belgeler aynı zamanda o zamanki SSCB'nin dış istihbaratının iyi çalıştığını da gösteriyor.Belgelerden birinde 19 Eylül 1938'de Prag'daki İngiliz ve Fransız elçilerinin Çekoslovak başbakanı Milan Hodza'ya hükümetlerinin kararını ilettiği bildiriliyor.Buna göre Çekoslovakya'dan Avrupa barışı için Südet bölgesini Almanya'ya vermesi ve imzalamış olduğu kolektif güvenlik antlaşmalarından vazgeçmesi isteniyor.Başka bir belgede Varşova'daki İngiliz elçisinin Londra'ya raporunda,Almanya'nın Çekoslovakya'ya saldırması durumunda Polonya'nın Zaolzie bölgesini işgal edeceği yazdığı bildiriliyor.Nitekim sonradan bu olay gerçekleşiyor.Londra'daki Finlandiya elçisinin ele geçen raporunda da İngiltere ve Fransa'nın Almanya'nın doğuya doğru genişlemesine karşı çıkmayacakları bildiriliyor.21 Aralık 1938'de KGB başkanı Lavrentiy Pavlovich Beriya Stalin'e sunduğu raporda Avrupa'daki durumu özetliyor.

İkinci Dünya Savaşı'nın sorumluları en az Hitler faşizmi kadar ona göz yuman İngiliz ve Fransız emperyalizmidir.Bugün emperyalistler ve uşakları 1938 Münih Antlaşması'nı gizlemeye,dikkatlerden kaçırmaya ve içeriğini boşaltmaya çalışıyorlar.Ancak tarihsel gerçeklerin üstü ne kadar örtülmeye çalışılsa da olgular inatçıdır ve er ya da geç kendini kabul ettirecektir...

*Kıvılcım Çağla,70. yıldönümünde 1938 Münih ihaneti,Sol,7 Ekim 2008.

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/70-yildonumunde-1938-munih-ihaneti-kivilcim-cagla-rusya-2180

20 Eylül 2017 Çarşamba

Korkunç yalnızlığın intikamı mı?/Prof.Dr.Taner Akçam*

"Korkunç yalnızlığın intikamı" ya da "Bir musibet bin nasihatten iyidir",atasözü mü?

Aklıma,bir de milliyetçi çevrelerde çokça kullanılan,"titre ve kendine dön" ifadesi geliyor.Bu da duruma uygun bir ifade sayılabilir.

Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesine yapılanlara "bizim mahalle"nin sosyal medyasında gösterilen "ağzı açık kalma","bu kadar da olmaz" tepkilerini görünce aklıma geldi bu deyişler.

Tepkimi,yüzümde acı ile alay karışımı bir gülümsemeyle,fazlaca klâsik "vaktiyle papazı dövdürtmeyecektiniz" ifadesiyle de gösterebilirim tabii ki...

Kastımın,Almanların "schadenfruede" dedikleri şey (başkasının acısına sevinme) olmadığını söylememe gerek bile yok.Ama söyleyeceklerimin etik olarak uygun olmadığı eleştirisi yapılabilir ve "şimdi sırası mı bunların",denilebilir.

Anlarım bu eleştiriyi...

Ama lütfen aklıma gelenleri söylememe izin verin.

Söyleyeceklerim,belki karşılaştığımız sorunun boyutu ve derinliği konusunda bizleri düşünmeye itebilir.

Türkiye'nin,burunlarından kıl aldırmayan sevgili Türk "devrimci ve solcu"ları;muhalefet etmeyi AKP ve Tayyip Erdoğan'dan nefret etmekle eş tutan sevgili "Batıcı-lâik"leri;Sünni-Müslüman çevrelerin yaptığı baskı ve zulümleri tekrar etmekten yorulmayan sevgili Alevîleri;"Kemalist vesayet ve baskı rejimi"ne karşı din,giyim-kuşam ve ibadet özgürlüğü savaşı verdiğine inanan sevgili açık görüşlü Sünni-Müslümanları;"zulme karşı özgürlük savaşı veriyoruz",diyerek büyük bir moral üstünlüğe sahip olduklarını düşünen sevgili Kürt "devrimci ve ilerici"leri,acaba hiç derinden düşündünüz mü Aysel Tuğluk'un annesini mezardan çıkartanlar bu cesareti nereden aldılar diye?

Aslında ağzımızın açık kalmaması,bu kadar şaşırmamamız gerektiğinin farkında mıyız?

Meramım şu:Acaba 1915 konusunda takındığınız tavırların geldiğimiz yerde ufak bir payı olabileceği hiç aklınıza geliyor mu?

1991'de bu konuyla uğraşmaya başladığımdan itibaren başımdan geçenler,kendi yaşadıklarım bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti de...

1915 ile uğraşanların karşılaştığı ana sorun bir tek,sevgili Hrant'ı da aramızdan alan ve ülkemizde çok yaygın olan "imha edici şiddet" değildi.(Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesine saldıranlar bu "imha edici şiddet"e mensup kişi ve çevrelerdi.) Bunun kadar belki bundan daha da önemli olan "sessizliğin kara deliği" veya "suskunluğun sessiz anlaşması" idi.

Ülkemizde,1915 konusunda "imha edici şiddet" ile "suskunluğun sessiz anlaşması" arasında büyük bir koalisyon vardır.

Ve galiba,imha edici şiddet en büyük desteğini,güvenini,"suskunluğun sessiz anlaşması"nı yapanlardan almaktadır.

Hrant Dink'i aramızdan alan şiddet,bu sessizlikten cesaret alarak gelişti.Anlaşılır kılmak gerek:1915 ile uğraşmak bir tek "risk" anlamına gelmiyordu bu ülkede;belki bundan daha da önemlisi "büyük bir yalnızlık" anlamına geliyordu.Hâlâ da çok farklı olduğu söylenemez.

Konuyla uğraşmak isteyenler,riskten önce kendi çevrelerinden gelen "derin suskunluk"la karşılaşmak ve dışlanmak tehlikesini göze almak zorundaydılar.

Benim sorum bu "suskunluğun sessiz anlaşması"nı yapan kişi,çevre ve kurumlara:

Yıllarca 1915 ile uğraşanlara "cüzzamlı" muamelesi çeken ve bu insanlarla karşılaşmamak için ellerinden geleni yapanlar (vaktiyle "dostum" olan birçok kişinin kulakları çınlamıştır);"solculuk,devrimcilik" işlerinde mangalda kül bırakmayıp,Hristiyanlara yapılan katliamlar karşısında sus pus olan ve hattâ inkâr edenler;kendi din-ulus grubunun (Sünni Müslüman,Alevî,Kürt vb.) ezilmesi konusunda siperlere geçip,kendi gruplarının Ermeni,Rum ve Süryanilere yaptıklarını ya yok sayanlar,küçümseyenler veya "onlar sadece bir avuç bizden olmayanlar" ya da "kullanıldık" bahanelerinin arkasına saklanıp,işi bir an önce geçiştirmeye bakanlar...

Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesine saldıranlar acaba niye "Ermenileri,Kürtleri,Alevîleri buraya gömdürmeyiz",diye bağırdılar dersiniz?

Acaba sizlerin,kendinizi "sıkı anti-emperyalist" ve Kuva-yı Millîyeci atalarınızın devamı,bu ülkenin Ermeni ve Rumlarını emperyalizmin "içimizeki" uzantıları olarak gören ideolojik tutumlarınızın;Alevî derneklerinde solculuk yarışına girip,en başta CHP,kitlesel katliamları sadece inkâr etmek değil,organize etmekten de sorumlu olan siyasî çevrelerin peşine düşmenizin;"Kemalist vesayet"i tek öcü olarak görüp,size yapılan dışında ve özellikle de sizin adınıza yapılan hiçbir haksızlık ve adâletsizliği görmemenizin;"biz de Türkiye'nin kurucu unsuruyuz",diyerek şu içinde yaşadığımız yıllarda bile Süryani mallarını gaspedenleri göğsünüze basmakta hiçbir sorun görmemenizin,"uluslararası Ermeni lobisi" tezleriyle inkârcı zihniyete destek vermenizin hiç mi payı yok bu geldiğimiz yerde?

Bana,Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesinde yaşadığımız,"korkunç yalnızlığın intikamı" gibi geldi,en azından ben öyle hissettim.

Sanki o korkunç yalnızlığa mahkûm ettiğimiz,cinayetlerin en cinayeti,ezilmenin,yok ve imha edilmenin o "en" olanı bizden intikam alıyor gibiydi...

Öyle değil mi?

Unutmayın,Marx boşuna "Proletaryanın (işçi sınıfının) zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur",dememişti.Çünkü Marx ezilmeye,hor görülmeye ve yok edilmeye karşı ancak ve ancak "zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan"ların gerçekten mücadele edebileceğini düşünüyordu.Burada,işçilerin böyle bir sınıf-çevre olup olmadıkları tamamıyla bir teferruattan ibarettir.

Ey benim burnundan kıl aldırmayan Türk "devrimci-solcu" kardeşim,AKP ve Tayyip Erdoğan'dan nefret etmeyi "modern-Batıcı-ilerici" olmanın ölçüsü sayan "lâik" kardeşim;Alevî olunca ve Alevîlere yapılanlara karşı çıkınca solcu-ilerici olduğunu zannedip,CHP peşine takılmayı gelenek hâline getirmiş Alevî kardeşim;"din ve ibadet özgürlüğü için Kemalist vesayet rejimine karşı savaş" deyince "adâlet ve özgürlük" kavgasını tekeline aldığını zanneden Sünni-Müslüman kardeşim;"ulusal kurtuluş savaşı vermenin" kendisine büyük bir moral üstünlük kazandırdığını düşünüp,herkesten koşulsuz biat ve destek isteyen ve bunu vermeyeni azarlamayı en doğal hakkı sayan Kürt "devrimci-solcu" kardeşim,hepiniz ama hepiniz,kaybedecek şeylerinizin olduğunu görmedikçe bu yaşadıklarımızı yaşamaya devam edeceğiz!

"Bu kadarı da olmaz","sözün bittiği yer" ifadelerine gerek yok.Tarihimizde bundan çok daha ağır,çok daha kötü "sözün bittiği yer"ler oldu.

Bunu görememeniz,görmek istememeniz asıl sorun!

Bu nedenle,tarihle yüzleşmeyi siyasetinizin merkezinize koymadıkça ve bunu sadece ötekinden değil,kendinizden de istemedikçe ve kendinizden başlamadıkça bu gidişi durduramayacağınızı görmek zorundasınız!..

*Prof.Dr.Taner Akçam,Korkunç yalnızlığın intikamı mı?,T24,17 Eylül 2017.

http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/korkunc-yalnizligin-intikami-mi,18076

5 Eylül 2017 Salı

6-7 Eylül tartışmaları,hafızası ve yüzleşmesi/Ayda Erbal*

1955 Eylül'ün 6 ve 7'sinde "Atatürk'ün evine bomba atıldı" iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar.Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti.6 ve 7 Eylül'de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı.Biz de o günden bugüne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal'la konuştuk.

"Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan bir tartışma yok"

-6/7 Eylül Pogromu'ndan bugün bize hangi tartışmalar kaldı?O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül'le ilgili literatürü siyasî tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun,siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son yirmi yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.Ancak Türkiye'de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hattâ yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz.Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok.6-7 Eylül'le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl,yani 6-7 Eylül'ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis'te grubu bulunan siyasî partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile "resmî destek" talebinde bulundu.Merkezi Atina'da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen,AKP iktidarında "bir kısmında ilerleme kaydedilen" taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması,yine bu taleplerin,gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır.Yalnız "onarıcı adâlet" tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül'le sınırlı değil.

Özellikle insan hayatı kaybının da olduğu yoğun hak ihlâlleri veya bunları içermeyen diğer hak ihlâlleri durumunda da tazminât elbette ki nihai çözüm değil,devletin ve sivil toplumun üzerinde uzlaşarak ulaşması gereken bir kurumsal yaptırımlar ve yasal düzenlemeler bütünlüğüne ihtiyaç var.Ancak tazminât,çok daha geniş ve felsefî bir derinliği de olmasını beklediğimiz diğer pek onarıcı adâlet mekanizması arasında hâlâ en önemlilerden.Çünkü sadece olay esnasında mağdur olmuş olanları değil,özellikle mülk gasbı da olduğu durumlarda,sonraki kuşakların da haklarını gaspetme anlamına geliyor,mülksüzleştirme tek bir kuşağı etkilemiyor.Tüm bunlar konuşulmadan salt iyi niyet performansı ve ileriye yönelik bir iyileştirme tahayyülü olmayan tembel bir nostaljiye sıkışmış,azaltılarak müzelik malzeme hâline getirilmiş bir romantik azınlık imgesi/algısı ve bunun esasen siyasî elit için zararsız bir şekilde çerçevelenmesinden öteye gidemiyoruz.Siyasî elitin elini rahatlatmanın önünü açan bu gidememe durumu ne yazık ki doğrudan siyasî elitlerce değil,sivil toplum alanında,basın ve akademi ayakları da olan aktörlerce de kurulan bir söylem bir yandan da.Bunun bir biçimi 1915'i anmak için sağdan kurulmuş "ortak acı" söylemiyse diğer bir biçimi daha soldan kurulmuş "bazı yaralar zamanla iyileşmez" sloganı örneğin,buradaki ortak acı ve/veya iyileşmeyen yara formülü gerek hukuk gerek siyaset felsefesi içinden düşünürseniz birbirinden farklı nedenlerle çok sorunlu ve tartışılması gerekenleri bir nebze de olsa gözden kaçırmaya da yarıyor.

Keza son birkaç gündür çeşitli kereler duyduğumuz 6-7 Eylül'ün utanç vericiliği meselesi,olayı sadece olduğu zamana indirgeme tehlikesini de barındırdığı gibi utanç verici olan şey de olayın kendisinden ibaret değil.

"O esnada kimsenin aklına 'Emek'i sahiplerine geri verelim' sloganı gelmemişti"

Olayın kendisi,olduğu dönemde yüzde 10'a yakın çok cüzî bir miktar dışında tazmin edilmemiş olması -onarıcı adâlet işlemediği için 60 senedir birikmiş haklar,keza olayın örtbas edilmesi ve akademinin bu konudaki sorumluluğu,olaydan yavaş yavaş haberdar olduğumuz günlerden bu yana son derece eksik kalmış,hâtırlamanın/anmanın siyaseti,bunların nasıl olması gerektiği tartışmaları,bu olan bitenleri siyasî elitin çözmesi gereken bir sorun hâline getirememedeki eksiklik...Tüm bunları yan yana koyduğumuzda Türkiye'deki geçmiş ve bugün algısının bizzat sivil toplumda onarıcı adâlet tartışmaları geri plânda kaldığı için kendisinin de bir utanç vesilesi hâline geldiği bir durumdan söz edebiliriz.Geçmiş ile bugün arasındaki bağın kopartılması doğrudan mülkün devamlılığından kaçmak için kurgulanmış bir elit stratejisi bir yandan da.Arşivler üzerindeki kavganın esası da bu.Elit stratejisine maruz kalmışlar için bunlar ille de bilinçli tercihler de olmayabilir,örneğin benim de asıl sahiplerini bilmeden bir kez katıldığım Emek Sineması eylemlerindeki "Emek bizim,İstanbul bizim" sloganını düşünelim.Bu slogan ancak geçmişle şimdinin siyasî/hukuksal olarak kopuk olduğu ve bu kopukluktan cezasızlıkla nemalanmış bir toplumsallığın ve kamusallığın sorunsuzca meşru olduğu bir yerde var olabilirdi.O esnada kimsenin aklına "Emek'i sahiplerine geri verelim" sloganı gelmemişti.Bu slogan aktivistlerden birinin aklına gelseydi,başta eski sanat elitinin önemli bir kısmı olmak üzere eylemlere cansiperâne katılırlar mıydı?Veya örneğin,Costa-Gavras sinemanın Yahudi sahiplerinden Varlık Vergisi döneminde gaspedildiğini bilse eyleme bu hâliyle destek olur muydu?Bu soruların bir kısmına gerçeğe çok yakın tahmini yanıtlar verebiliriz.Öte yandan yine Emek eylemlerine katılmış eylemcilerin bir kısmının 6-7 Eylül anmalarına katılan bir grup olduğunu da varsayabiliriz.Ancak art niyetli olmasa da "Emek bizim,İstanbul bizim" sloganına içkin aktif epistemolojik şiddet işte ancak bu tartışmaları hakkıyla yapmamakla ve geçmiş ile bugün arasında keskin bir kopuklukla mümkün.Sürekli olarak Kemalist/modernist ve Türkiye Cumhuriyeti'nin neredeyse köksüz bir metafor olarak dillendirildiği bir siyasî gramerin içinde büyümüş kuşakların sosyolojik tahayyülünün de bir elit stratejisinin neredeyse doğal uzantısı olma durumu var.Bir binanın siyasallaştığı bir eylemde siyasî tarihin sayacına atılacak reset noktasına birileri bugünde karar veriyor -o karar vericiler yakın tarihteki gaspı siyasetin bir talebi hâline getirmediği sürece,Varlık Vergisi'ni veya 6-7 Eylül'ü hâtırlamalar,sınırları konforlu bir ilkokul müsameresi aktivizmine neden oluyor ve eylemin yola çıkış nedeni bu olmasa da talepler içinde mekânın utanç verici tarihine ilişkin bir onarıcı adâlet talebi olmadığı sürece Taksim'in en az yüz yıllık Türkleştirilme tarihine şimdiki zamanda katkıda bulunuyor.

Dolayısıyla özellikle İstanbul'daki yazan çizenlerin oluşturduğu elit kamusal alanın,söylem kuruculuk erki azınlıkları içeriyor gibi görünse de hâlâ oldukça etniktir.Bu erk alanı hem tarihin kendisinden,hem de yazılma pratiğinden gelen tüm imtiyazların ve güç ilişkilerinin şimdiki zamanda kendisini yeniden ürettiği bir alandır.Bu anlamda etnisite bütün bu hafıza,anma,tartışma alanının hâlâ kurumsal ve kurucu öğesidir.Biraz da böyle olduğu için mağdurun ne istediğinden çok mağdurun bizi nasıl hissettirdiğinin kamusal alanda kontrolü üzerinden dönüyor tartışmalar -söylem kurucu erke de sahip olan imtiyazlı tarafın neyi nasıl görmek istediği tartışmanın sınırlarını belirliyor.IREF'in taleplerinin bir sene içinde arada kaynayıp gitmesinin nedenlerinin izlerini yukarıda çok kuşbakışı şekilde anlatmaya çalıştıklarımda sürebiliriz.

"Liberal demokrasi literatürüne damgasını vurmuş mülkiyet ve veraset haklarının konsolide olmasıyla demokratik kurumların gelişimini birbirine bağlayan oldukça geniş bir tartışma var"

-Peki neydi IREF'in bu talepleri?

Daha önce de belirttiğim gibi kitapçık/raporda da (bkz. http://ermenistan.de/wp-content/uploads/2015/08/6-7-Eyl%C3%BCl-Kitap%C3%A7%C4%B1k.pdf) işaret edildiği üzere bir kısmında ilerleme kaydedilmiş talepler şunlardan oluşuyor.

-Vatandaşlıkların geri verilmesi.Konu bilhassa vatandaşlıktan çıkarılan 40 bin civarında İstanbullu Rum erkek nüfusu ilgilendirmektedir.
-Yeni nesillere vatandaşlığın verilmesi
-Rumca kitapların Rum okullarında kısa zamanda ulaştırılması.
-Rum okullarına öğrencilerin kayıt edilme sorunlarının giderilmesi.
-Azınlık vakıflarına el konulan mülklerinin geri verilmesi.
-Yurtdışında yaşamaya mecbur edilen Rum toplumun genç nesillerine yönelik İstanbul'a dönüş programının desteklenmesi.
-Şahsî mülkiyet sorunlarının çözümü.
-Kendi vatandaşlarını rehine olarak gören ve başka hükümetlere baskı aracı olarak kullanılan mütekabiliyet prensibinin artık insan haklarının günümüzde ulaştığı seviye dikkate alınarak terkedilmesi.

Görüldüğü gibi İstanbullu Rumların talepleri,vatandaşlık haklarından,vakıf ve bireysel mülk haklarına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içeriyor.Bu taleplerin bazısı diğerlerine oranla çok daha rahat gelişme sağlanabilecek kalemler.En zor kalemse gerek şahsî gerek vakıfların mülkleri sorunu ve bu mülk sorununun Türkiye'nin demokratikleşmesiyle de doğrudan bir ilişkisi var aslında Basitçe azınlık haklarının genişletilmesinden söz etmiyoruz burada,özellikle liberal demokrasi literatürüne damgasını vurmuş mülkiyet ve verâset haklarının konsolide olmasıyla demokratik kurumların gelişimini birbirine bağlayan oldukça geniş bir tartışma var.Tarihle yüzleşmenin Türkiye'yi demokratikleştireceği veya demokratikleşme için yüzleşme gerektiği şeklindeki araçsal argümanı daha önce duyduk ama bunun hangi izlek üzerinden olacağı epey muğlak -Türkiye tarih okuyarak,tarih bilerek,üzülerek,utanç duyarak mı demokratikleşecektir örneğin?Herhangi bir suç işlendiği zaman,suçlunun suçun detaylarına vakıf olması,üzülmesi ve/veya utanç duymasıyla veya akrabalarıyla tanışmayla mı yetiniyoruz ki sözkonusu azınlıkların haklarının gaspı olduğunda söylem dönüp dolaşıp bu çeşit bir edebiyatın ve romantizmin sınırlarında seyrediyor?

Onarıcı adâlet konularında söylem kuruculuğun veya çerçevelemenin bu konulardaki gücüne ilişkin koşut bir örnek olarak akla Rakel Dink'in Hrant Dink'in cenazesindeki konuşması geliyor -ki ancak İncil'e biraz vakıf olanların hakkıyla anlayabileceği,dinî metaforlarla yüklü oldukça derinlikli bir metindir.O metinden "herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim" cümlesi yerine,öznenin ve sorumluluğun görece muğlak olduğu "bir bebekten katil yaratan karanlıklar"ın öne çıkarılmış olması da bu konuştuğumuz bağlamın tamamı içinde epey düşündürücü.Bilinçüstünde tam olarak eklemleyip telaffuz edemesek de böylece söylendiğinde ağırlığını hissettiğimiz bir tercih değil mi o aslında?Bu cımbızlama,söylem kurucu erki olanların basit bir edebî tercihi midir sadece?Yoksa bu cezasızlık/sorumsuzluk/adâletsizlik dizgesi içinde iliklere işlemiş bir ötelemeye mi,bilinçaltına mı işaret ediyor?Zira Dink bu iki cümleyi de,çok fazlasını da yazmıştır.Aradan geçen dokuz buçuk adâletsiz yıl ve bu yıllar zarfında öğrendiklerimizin de sorumluluğu da üzerine eklenerek metin yeniden okunduğunda,olanca yumuşaklığına rağmen oldukça radikal bir adâlet manifestosu metni olduğu rahatlıkla görülebilir.

"Müzeyyen Senar'ın 6-7 Eylül Olayları'na kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk"

Buradan ilk sorunuzun ikinci bölümüne geleceğim,yukarıda sözünü ettiğim konulardan,sorunumuzun sadece nasıl hâtırladığımız değil aynı zamanda geçmişi ve şimdiyi nasıl çerçevelediğimiz olduğu da sanırım görünür bir hâle gelmiştir.Hâtırlama konusunda başka türlü sorunlarımız da var.Bir tanesi Türkiye'nin sürekli bir olağanüstü hâl durumu yaşamasından yani Kürtlere,Alevilere ve azınlıklara yönelik baskılara karşı şimdiki zamanda da sürekli mücadele etmekten kaynaklanıyor.Her gün katmerlenip duran sorunlar olduğunda geçmişle ilgilenmenin ne gibi bir toplumsal yararı olacağını kitlelere anlatmak kolay bir iş değil.Bir diğer sorun gerek 6-7 Eylül konusunda,gerek Türkiye devleti ve/veya millet-i hâkimesi kaynaklı diğer hak ihlâlleri konusunda bilginin henüz herkesin rahatlıkla konuşabileceği bir gövde hâline gelememiş olmasından kaynaklanıyor.Tarihe ilişkin bilgi öbekleri ve biyografiler -ki Türkiye'de biyografi de yoktur pek,hagiografi vardır daha çok- bu ikisi biraraya gelemiyor.6-7 Eylül konusundaki örneklerden biri SIPA Press'in kurucusu Gökşin Sipahioğlu'nun dâhil olmasıysa diğeri de bu konudaki katkısı çok daha az bilinen popüler kültür karakterlerinin sterilize edilmiş biyografileri.Örneğin Müzeyyen Senar'ın 2015'te ölümünün ardından Türkiye gazetesi yazarlarından Yıldıray Oğur,Senar hakkında bir yazı yazdı.Oğur o gün sosyal medyada çok paylaşılmış yazısını Radi Dikici'nin "Cumhuriyet'in Divası:Müzeyyen Senar" kitabından yararlanarak yazmıştı ancak yazıda Senar'ın 6-7 Eylül'de ne yaptığı konusuna dair herhangi bir bilgi yoktu.Sonrasında Twitter'da başlattığım tartışmaya Görkem Daşkan,Oğur'un kitapta olmadığını söylediği bu bilgiyi bambaşka bir tarih kitabından tamamlayarak katıldı.Söylenti düzeyinde Müzeyyen Senar'ın 6-7 Eylül Olayları'na kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hattâ rivâyete göre Senar bir kürkçü dükkânının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı,ancak Daşkan'ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler'in "1950'li yıllarda İzmir" kitabından olayın İstanbul'da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir'de geçtiğini öğreniyorduk.İzmir'de 6-7 Eylül İstanbul'dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasî elitiyle de yakından alâkalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan'a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim ancak Senar'la ilgili kısa anlatı şöyledir:

"6-7 Eylül Olayları'yla ilgili yargılamalardan önemli bir sonuç çıkmamış,bir süre sonra olay kapanmıştır.Ancak 1960 Askerî Darbesi'nden sonra bu konu yeniden yargının gündemine gelmiş ve dönemin yetkilileri olayları teşvik etmek ve gerekli önlemleri almamış olmaktan dolayı yargılanmışlardır.Darbe sonrasında yerel basının olaylara ilişkin yaklaşımı da farklılaşmış,olaylar aynı şekilde aktarılmakla birlikte yaşananların dönemin hükümeti tarafından plânlı bir biçimde gerçekleştirildiği üzerinde durulmuştur.İddialara göre Fuar müdürü olaylar başladığında Vali Kemal Hadımlı'yı telefonla arayarak bilgilendirmiş olmasına karşın validen 'millî heyecanın önüne geçmenin doğru olmayacağı' biçiminde bir yanıt almış,diğer yandan Kemal Hadımlı,dönemin Emniyet Müdürü Zeki Demir'e olaylara müdahale etmemesi yönünde emir vererek göstericilerin arasına karışıp omuzlarda taşınmıştır.Ayrıca eski İstanbul Valisi Ethem Yetkiner'in eşi Müzeyyen Senar'ın da 'Dağ Başını Duman Almış' marşını söyleyerek göstericileri teşvik ettiğinden ve valinin olayların yatıştırılması için güvenlik güçlerine sabaha karşı emir verdiğinden söz edilmektedir.(...) Kemal Hadımlı 6-7 Eylül Olayları ile ilgili olarak Yassıada'da yargılanmış ve dört buçuk yıl hapis cezası almıştır.Ancak Yüksek Adâlet Divanı dava dosyasını 5 Ocak 1961 tarihinde kapatmış ve sanıklara açılan davaları geri almıştır."

Döneme ilişkin bildiklerimiz birbirinden kopuk tarihyazımı zeminlerinde yazıldığı veya hiç yazılmadığı için 6-7 Eylül'e samimi şekillerde üzülenler,6-7 Eylül'de farklı oranlarda sorumluluğu olduğu bilinen ve özür dilememiş yaşayan sorumluları,bu bilgileri umursamadan,biyografiyi merak etmeden bağrına basmış.Çeşitli dönemlerdeki siyasî elitten de Abdülhamid olsun,Menderes olsun,İnönü olsun,azınlıklara ilişkin siyasetlerde doğrudan sorumlulukları olduğu hâlde Türkiye'nin hagiografist aydınları nedeniyle de kamu vicdanında bir türlü mahkûm edilememişler.

"Takvimdeki neredeyse her güne bir bazen birden fazla yüzleşme ödevi düşen oldukça şiddetli bir siyasî coğrafyanın vatandaşlarıyız"

-6/7 Eylül'le yüzleşebildik mi?

Yüzleşmeden ne anladığınıza bağlı aslında.Tartıştığı konular ve konuları tartışma biçimiyle son derece sorunlu olsa da Türkiye'de son yirmi yıla damgasını vurmuş bir yüzleşme tartışmaları toplamı var.Bu tartışmaların çoğunluğu Türkiye'nin otokton halklarının azaltılma tarihine ve bu esasen azaltılmışların her birinin kendi dilleri ve anlatılarında farklı adlarla andığı ortak coğrafyadan izlerinin silinmesine,yerlilerin yabancılaştırılmasına dair.Yakın tarihte 1895-1896 katliamlarıyla başlayan,1909 Adana Katliamı ile devam eden,1915 yılı olarak kodlanmış olsa da sonuçları itibariyle günümüze uzanan soykırım ve etnik temizlikler,Trakya Yahudilerine karşı 1934 olayları,1937 Dersim,Varlık Vergisi,6-7 Eylül,Rum Sürgünü.Bunların yanı sıra darbeler ve darbeler arası dönemlerdeki Çorum,Maraş,Sivas,Başbağlar katliamları,Diyarbakır Hapishanesi,otuz yılı aşkın çatışmanın 1990'lar kısaltmasıyla hafızalara kazınmış ve 40 bin kişinin hayatına malolmuş dönemiyle yüzleşme -ki işin acıklı tarafı geçtiğimiz yılda da aynı konuda yüzleşmemiz gerekecek pek çok olayla birlikte,bir de darbe girişimine şahit olduk.Takvimdeki neredeyse her güne bir bazen birden fazla yüzleşme ödevi düşen oldukça şiddetli bir siyasî coğrafyanın vatandaşlarıyız.Bundan birkaç sene önce New York Üniversitesi'nde 1990'larla ilgili bir yüzleşme toplantısına gitmiştim -toplantıda Kürt illerindeki insan hakları ihlâlleri ve faili meçhullere ilişkin bir de dokümanter gösterilmişti.Dokümanterde de konuya ilişkin sunumlarda da benim için en dikkat çekici olan şey bütün sorumluluğun siyasîler üzerinden anlatılmasıydı.Şüphesiz dönemle ilgili siyasîlerin sorumluluğu tartışılmaz.Ancak niyeyse gerek darbelerde gerekse 1990'lı yıllarda Türkiye'nin büyük sermayesinin olaylarla hiç alâkası yokmuş gibiydi.

"Avrupa Birliği değirmeninin taşıma suyuyla nereye kadar gidebiliriz?"

Yüzleşmeyi zorlaştıran konulardan bir tanesi de büyük sermayenin bileşenlerinden bazılarının aynı zamanda bu konular hakkında bilgi üretiminde de söz sahibi olabilecek kurumlara/okullara sahip olmaları.2015'e doğru kimi özel üniversitelerde 1915'e ilişkin sunumların yaptırılmadığı bilgimiz dâhilinde ancak bunların bir kısmının haber bile olmuyor veya infial yaratmıyor olmasının kendisi de oldukça önemli bir gösterge.Sansürün iyisi kendisi hakkında haberimiz dahi olmayanı yani.Devlet ideolojisinin yanı sıra,devletin besleyerek,imtiyaz alanını genişleterek semirttiği büyük sermayenin çıkarları,en nihayetinde ister istemez bir yeniden dağılım tartışmasına evrilecek bir yüzleşmeyi ister mi misal?Keza siyasî elit yüzleşmeye hangi siyasî saikle nasıl ikna edilecek?Elit bu durumda geleceğe yönelik hangi çıkar kümesiyle adım atacak?Türkiye'nin demokrat olduğu vehmedilen muhafazakârları dâhil,hangi sınıflar ne amaçla bu konuları çözmek isteyecek?Eğer yüzleşmeden kasıt ahlayıp vahlayarak sergi açıp,sergi gezip,fona başvurup konferans düzenlemek,olayı bir belirli günler ve haftalar rutinine bağlamaksa Türkiye yüzleşiyor diyebiliriz -bunun etrafında oluşmuş bir sivil toplum kuruluşları endüstrisi ve iki-üç tarafta da yeteri kadar yüzleşme performe etmek isteyen katılımcılar da var zaten -ancak bu performansların bir cezasızlıklar ve hak ihlâlleri silsilesi olarak kurulmuş hukuk sistemini olması gereken yöne doğru sevketmede ne gibi bir etkileri olabilir?Onarıcı adâlete ilişkin derinlemesine bir tartışmanın olmadığı -ki orada da kalmaması gerekiyor- bir yerde yüzleşmeden söz etmek mümkün müdür?Avrupa Birliği değirmeninin taşıma suyuyla nereye kadar gidebiliriz?

Azınlıklar konusunda duyarlı olduklarını varsayan aydınlar bile azınlıklarla araçsal bir aklın içinden,azınlık gruplarının kendi içlerindeki siyasî çatışmada taraf tutarak veya aydınlatıcı bir pozisyondan ilişkilenebiliyorlar.Bu durumun bir kolonyal yönetme pratiği olduğundan bihaber olan var -karikatürize ederek söylersek Kürt'ün Müslüman olmayanı (yenilerde PKK'li PYD'li olanı),Ermeni'nin solcu ve itaatkâr olanı,Alevi'nin dinini yaşamayanı makbul.Bu grupların hepsinde ortak şart olarak çoğunluk mensuplarının konu üzerindeki veya kurumlardaki iktidarlarını sorunşallaştırmayanı,aktvistleri eleştirmeyeni,kısacası "birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde" sorun çıkarmayanı makbul.Astlık üstlük ilişkisinin mütemadiyen yeniden üretildiği bu durum da yüzleşmeyi imkânsız kılan nedenlerden biri:Varolan azınlık çoğunluk aydınları ilişkisi fonksiyonu bu güç dengesizliği ve güç asimetrisinin de inkârıyla ayakta duruyor.

"Tarihle yüzleşmeye başlamanın öncüllerinden biri de çoğunluğun kendi gücünün farkında olup azınlığı daha da güçsüz bir pozisyona itmemek olmalı"

Ancak sanırım özellikle 6-7 Eylül'de en acı olanı iç siyasetin dinamiğiyle bizleri yüzleşmeye zorlayacak büyüklükte bir Rum nüfusun kalmamış olması.Atina'dan konuşan Rumların sesiyse yeterince duyulmuyor.Bu durum bana Türkiyeli aydınların Ermenilerden dilediğin özürün özgün bağlamını hâtırlatıyor.Özür metni kamuya açılmadan yaklaşık bir hafta kadar önce Ermenistan'dan bir grup aydın Abdullah Gül'e Türkiye'nin Soykırımı tanıması talebini de içeren bir mektup yazmışlardı -bu aslında tanıma siyasetini doğrudan diasporayla özdeşleştiren argümana da bir karşılıktı,zira Ermenistanlı aydınların talepleriydi bunlar.Ancak Türkiye aydınlarının imza kampanyası tüm dünya basınında yer alırken,Ermeni aydınlarının ne deyip ne talep ettiği Türkiye'nin içerisi dâhil kimsenin umurunda olmamıştı.Tarihle yüzleşmeye başlamanın öncüllerinden biri de çoğunluğun kendi gücünün farkında olup azınlığı daha da güçsüz bir pozisyona itmemek olmalı diye düşünüyorum.Bu son söylediğim türden bir yüzleşmeninse oldukça uzağındayız.

"Türkiye'deki siyasî tartışmaların genel kaderi olan argüman yerine duygulanımın/aksiyonun öne çıkması sorunundan bu konu da yeterince payını almış durumda"

-Günümüz değerlendirmelerinde o günlerde bunların neden yaşandığını doğru bir şekilde analiz edebiliyor mu Türkiye kamuoyu?

Olaylara yol açan tarihin ve gerek iç siyasete gerek dış ve bölgesel siyasete,Soğuk Savaş'a ve/veya Gladyo'ya uzanan tarihine Türkiye kamuoyu ne kadar vakıf kestirmek çok kolay değil,belli bir kesimde daha çok okunduğunu ve izlendiğini tahmin edebiliyoruz sadece.Doğru şekilde analiz edebilmek için Türkiye'nin bölgedeki varlığına ve tam bağımsızlık dâhil pek çok uluslararası ilişkiler mitine dair okumalar yapmış olmak gerekiyor.İç siyasete ilişkin bileşenlerin analizinde,örneğin Türk-Sünni imtiyazının gerek kuruluş yıllarından itibaren gerekse 6-7 Eylül'e uzanan günlerde kitleyi galeyâna getirmedeki rolünü teslim etmede daha çok mesafe kaydetmemize rağmen,Yunanistan,İngiltere,ABD,NATO ile ilişkiler konusunda varolan literatürün Türkiye'deki popüler tartışmaların radarına,komplo teorisyenliğine meyilli gazetecileri saymazsak,henüz yeterince girmemiş olması gibi bir durum da var.Türkiye'deki siyasî tartışmaların genel kaderi olan argüman yerine duygulanımın/aksiyonun öne çıkması sorunundan bu konu da yeterince payını almış durumda.Dolayısıyla sadece kısmen diyebiliriz...

*Ayda Erbal,6-7 Eylül tartışmaları,hafızası ve yüzleşmesi,Röportaj:Bahar Kılınç,Sivil Sayfalar,9 Eylül 2016.

http://www.sivilsayfalar.org/6-7-eylul-tartismalari-hafizasi-yuzlesmesi/