10 Kasım 2017 Cuma

Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların 1942 tarihli versiyonu/Yervant Özuzun*

Tarihte bugün:12 Kasım 1942

Varlık Vergisi yasası yürürlüğe girdi:

(Ve 1998 yılındaki DGM'lik yazım)

Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların,1942 tarihli versiyonuydu.

Almanya'dan esen,ırkçı ve faşizan rüzgârların etkisindeki,Saracoğlu hükümeti döneminde yasallaştı.

11 Kasım 1942'de Meclis'te 350 milletvekilinin oy birliğiyle kabul edildi.(76 vekil oylamaya katılmamıştı.) 12 Kasım'da (4305 Sayılı Yasa) ile yürürlüğe girdi.

Genel bir vergi gibi yasallaşmış,uygulama hemen başlamıştı.Hedef kitle;Rumlar,Ermeniler,Yahudilerdi.

Vatandaşlar vergi hukukuna ve temel ilkelere göre değil ırk,din,mezhep farklılıklarına göre gruplandırılmış,ayrı ayrı oranlarda vergilendirilmişlerdi.

M,G,D,E grupları ve vergi listeleri

Müslümanlar için "M" listeleri,
Ermeni,Rum ve Yahudiler yani,gayrimüslimler için,"G" listeleri,
din değiştirip Müslüman olanlar yani,Dönmeler için "D" listeleri,
yabancı uyruklu gayrimüslimler yani,"Ecnebiler" için "E" listeleri hazırlanmıştı.

Takdir komisyonları alabildiğince keyfi ve farklı oranlarda vergi salmıştı.

Müslüman,"M" listesinin vergi oranları mal varlıklarının yüzde 5'i oranındaydı.

Dönme,"D" listesi Müslümanların iki katı,yüzde 10 oranında vergilendirilmişti...

Yabancı uyruklu,gayrimüslim,"E" listesine vatandaşı oldukları ülkeler itiraz etmiş,sonuçta vergileri "M" listesindekilerle aynı,yüzde 5 oranına indirilmişti.

Gayrimüslimlerin,"G" listesinin vergi oranları da ırklarına göre farklıydı;Rumlar yüzde 156,Yahudiler yüzde 179,Ermeniler yüzde 232'ydi.

Kilise,sinagog,okul,hastane,yetimhane,huzurevleri de vergi kapsamına alınmıştı...Vergiye itiraz yoktu,yargı yolu kapalıydı.

Verginin ödenme süresi onbeş gündü.Ödeyemeyenlere gecikme faiziyle ödemek koşuluyla ikinci onbeş günlük süre tanınmıştı.Yine,ödeyemeyenlerin tüm mal varlıkları icra ile satılıyordu...

Vergisinin tamamını ödeyemeyenler ise borçlarını çalışarak ödemeleri için,Aşkale'ye,çalışma kamplarına gönderiliyordu.

Çalışma kamplarına yalnızca "G" grubu yani,gayrimüslimler Ermeni,Rum ve Yahudiler gönderilmişlerdi...Onlar ki;acının,çalışma kamplarının,güvensizliğin,sindirilmişliğin,ölümün harmanlandığı,taşınır-taşınmaz her şeylerinin haraç-mezat satıldığı bu ülkenin vatandaşlarıydı.

DGM'lik bir suç!

O yıllarda rejimin baskısı her alanda hissediliyordu.

Varlık Vergisi,uzun süre tabu olarak kaldı.Basının ve aydınların büyük bölümü (vergi gerçeğini) yazmakta sessiz kaldılar.Son yıllarda çok sayıda yayınlanan kitap ve makalelere kadar;yazılıp,çizilirliği de,bilinirliği pek yoktu.

12 Kasım 1998'de (Agos'taki) yazımda Varlık Vergisi'ni anlatmıştım.

DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi TCK 312/2-3'den) suç unsuru buldu.

Yazımda yaşlı bir vergi mağdurunu ve vergiyi anlatmıştım...

70'li yaşlardaki,Eskenazi'ye yüklüce bir vergi salınmış.Evini,işyerini satmışlar,ama borcunu ödeyememiş.
Sonrası; Aşkale'de çalışma kamplarına sürgün...
Aşkale dönüşü Eskenazi için zor günlerdir.Ev yok,iş yok,para hiç yok.
Eski dükkân komşusu,sattığı dükkânın yeni sahibiymiş.Onu işe almış.
İşine,ailesine,dinine bağlı,hastalıklarla boğuşan bir vergi mağduruydu.
Kıt kanaat geçinir,"Allah büyük be kuzum" sözcükleri ağzından düşmezdi...
Eskenazi yine bir sabah işine gelirken,hayatı son buldu...

Yazım şöyle devam ediyordu:

"Varlık Vergisi:Ermeni,Rum ve Yahudilerin başına gelen yukarıdaki örneğin binlerce benzeriydi.Ticaretin,piyasanın Agop'lardan,Yorgo'lardan,Eskenazi'lerden;Ahmet'lere,Mehmet'lere geçmesiydi...
Uygulamada İttihatçı zihniyet söz sahibiydi.1915 sürecinden sonra İstanbul'daki gayrimüslimlerin de ülke ile yaşam bağlarının kopartılması istenmişti...
Kısaca,Varlık Vergisi faşist bir zihniyet tarafından uygulanan,faşizan bir vergi yasasıdır.Azınlıkların maddi,manevi her şeylerinin yok olduğu yasanın adıdır.
Bizzat yasayı çıkartanlar 'ticarî hayatın Türkleştirilmesi' diye tanımlıyorlardı..."

Yazımın devamında azınlıkların göçlerini,kültür kırılmasını,Türkiye ekonomisinin topalladığını anlatmıştım...

1940'lı yıllar mı?

DGM'ndeki savunmamın kısa bir bölümü şöyleydi:

"...Ayıplı,ayrımcı bu yasayı ve uygulamasını yazıp,eleştirmekle iddianamede TCK 312/2-3 Maddesi'ne göre 'Halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek'le suçlanıyorum.
Oysa bu tanımın Varlık Vergisi uygulamalarına daha uygun olduğunu düşünüyorum...
Zamanın İstanbul Defterdarı,verginin tanığı Faik Ökte (Varlık Vergisi Faciası isimli -1951-) kitabında şöyle yazıyor:
'Varlık Vergisi Cumhuriyet malî tarihimizin yüz kızartan bir sayfasıdır...Onu doğuran sebepler arasında ırkçılıkta yer alır...Alman Mektebi'nden su içen...Varlık Vergisi'nde şoven milliyetçiliğin,ırkçılığın damgası vardır (...) Devletin vakar ve haysiyetine vurulan bu darbe dolaysıyla başta Başbakan olmak üzere hepimizin toptan yüce divana sevkedilmeyişimize hâlâ hayret ederim.'
Attilâ İlhan (Hangi Atatürk s.38,44) kitabında o dönemi şöyle tanımlıyor:
'Türkiye'nin faşizmle ilişkisi üzerinde yeterince durulmamıştır.(...)Avrupa'da etkisini şiddetle artıran Naziliğin ve faşistliğin (...) dönemi etkilediği Saracoğlu'ndan başlayarak da yüzeysel Batıcı faşizan bir dikta uygulamasına geçildiği meydandadır...'"

Sonuç mu?İstenilen oldu...

Gayrimüslimler Cumhuriyet öncesinde adına "Tehcir" dedikleri zorunlu göçte;katliamla,ölümle,asimilasyonla,devşirilmeyle,açlıkla,hastalıkla harman olup,her şeylerini ganimet olarak bırakıp yok oldular.

Sonrasında,geride kalanlar... göç etmek zorunda bırakıldılar.

Meslek ve seyahat kısıtlamaları,Türkçe konuş kampanyaları,1934 Trakya Olayları,1941 Amale Taburları,1942 Varlık Vergisi,6-7 Eylül 1955 Olayları,1964 Sürgünleri...Ve 1936 yılından 2008 yılına dek vakıf mülklerine türlü-çeşitli nedenlerle el konulması...

Her olayın ardından bu insanların ana topraklarıyla yaşam bağları bir bir koptu.Yüzlerce yıllık,kültür,sanat,meslek,birikimleriyle,dört bir yana savruldular.

İstenilen de zaten buydu.Bugün bir avuç insan kaldı.Binde bir.Tümü 80 bin gibi.

İyi mi oldu?..

*Yervant Özuzun,Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların 1942 tarihli versiyonu,Demokrat Haber,14 Kasım 2016.

http://www.demokrathaber.org/varlik-vergisi-azinlik-karsiti-politikalarin-1942-tarihli-versiyonu-makale,9266.html

"Kürtlerin Ermeniler gibi imhâ edilme tehlikesi var"/Prof.Dr.Taner Akçam*

Erdoğan'ın,Türkiye devletinin "varlık-yokluk tehlikesi" altında olduğu iddiası ne anlama geliyor?Bu söylemin "imhâ"ya götürme tehlikesi var mı?Ünlü tarihçi Taner Akçam ile konuştuk.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son zamanlarda "varlık-yokluk" söylemiyle Türkiye devletinin tehdit altında olduğunu iddia ediyor.Erdoğan neredeyse her konuşmasında bu konuya değiniyor.Ünlü tarihçi Taner Akçam'a göre,böylesi bir ruh hâli oldukça tehlikeli ve ciddiye alınmak zorunda.Akçam "Tarihte büyük katliamlar genellikle 'varlık ve yokluk psikolojisi' içinde gündeme gelmiştir.Varlığının tehdit altında olduğunu düşünen topluluklar büyük cinayetler işlemeye yatkındırlar" diyor.Ünlü tarihçi buna örnek olarak Hitler Almanyası'nın Yahudileri tehdit olarak görmesini gösteriyor.Akçam,"varlık-yokluk" söyleminin 1915'teki Ermeni imhâsı gibi Kürtlere yönelik bir imhâya götürme tehlikesinin de teorik olarak olduğuna dikkat çekerek "Bu potansiyeli sürekli hesapta tutmak gerekiyor" diyor.

Türkiyeli ünlü tarihçi Taner Akçam,"Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları/Krikor Gergeryan Arşivi" adlı son çıkan kitabıyla ilgili seminer vermek üzere Almanya'nın Köln kentindeydi.ABD'nde araştırmalarını sürdüren Akçam ile Türkiye Almanya Kültür Formu'nun düzenlediği etkinlik sonrası buluştuk.Ünlü tarihçi ile mevcut Türkiye siyasetini,Türk yöneticilerin son zamanlarda devletin "varlık-yokluk tehlikesi" altında olduğu iddiasını,Türkiye devletinin mevcut siyasetini,Kürt sorununu konuştuk.Taner Akçam'a göre "Kürtlerle çatışan bir Türkiye huzur bulamaz.Kendi Kürd'ü ile barışmamış bir Türkiye devletinin başı belâdan zor kurtulur." Osmanlı'nın son dönemlerini hatırlanan ünlü tarihçi,"Türkiye bu mantıkla Kürtlerini kaybedecek" diyor.

-Türkiye politikasının mevcut durumunu sorarak başlamak istiyorum.Siz nasıl görüyorsunuz?

Benim anladığım iktidar henüz daha dibe vurmuş gözükmüyor.Her gün "artık bu kadarı da olmaz" dediğimiz bir siyasî atmosferde yaşıyoruz.Türkiye,freni patlamış bir arabaya benziyor ve nereye gideceği,nereye çarpacağı ve nerede duracağı belli değil.Kimse,en yakın geleceğe yönelik olarak bile kesin bir şey söyleyemiyor.Bir tarihçi olarak gözlemlediğim bir şey var:Şu anda Türkiye'nin yönetici elitleri içinde bulundukları durumu,bir "varlık ve yokluk kavgası" olarak formüle ediyorlar.Böylesi bir ruh hâli ciddiye alınmak zorunda ve oldukça da tehlikeli.Tarihte büyük katliamlar genellikle "varlık ve yokluk psikolojisi" içinde gündeme gelmiştir.Varlığının tehdit altında olduğunu düşünen topluluklar büyük cinayetler işlemeye yatkındırlar.Ortadoğu'nun bugünkü ortamında,Türk yönetici elitlerinin,kendi konumlarını bu biçimde değerlendirmelerinin ciddi tehlikeli sonuçları olabilir diye düşünüyorum.İç muhalefete yönelik yapılanlar belki de sadece başlangıç gibi...

-Erdoğan'ın özellikle iddia ettiği gibi Türkiye "varlık-yokluk tehlikesi" altında mı?

Evet,böyle bir tehlikeden söz edilebilir.Nedeni şu:Aslında tehlikenin ne kadar gerçekçi olup olmadığı ikincil derecede,tali bir sorun.Yahudilerin Hitler Almanyası'na bir tehdit olduklarını;böyle bir tehdidin gerçekten varolduğunu söyleyebilir miyiz,söyleyemeyiz.Ama bütün bir Yahudi Katliamı Yahudilerin Almanya'nın ve Alman ırkının varlığına,yönelik ciddi bir tehdit olduğu tezi-inancı üzerine kuruldu.Önemli olan,herhangi bir grubun (Almanların veya Türklerin) varlıklarının tehdit altında olduğuna inanmalarıdır.O noktada paranoyanın kendisi bile bir gerçek hâline dönüşür.Ayrıca,Türkiye ölçeğinde bu tehdit duygusunun bazı gözlenebilir nedenlere dayandığını düşünüyorum.

Özellikle Batı (ABD ve Avrupa) Arap Baharı sonrası,Türkiye'ye yönelik dışlayıcı bir siyaset izlemeye başladı.Bu siyasetin merkezinde "Türkiye'nin çok güçlenmekte olduğu ve zayıflatılması gerektiği" gibi bir inanç yatıyordu.Batı'nın bu siyasetinin çok geleneksel bir siyaset olduğu ve "ne ondur ne de öldür" olarak formüle edilebileceğine inananlardanım.Türk yönetici elitleri,Batı'nın bu "zayıflatma" siyasetini "varlığa yönelik bir tehdit" olarak okudular ve hâlâ da öyle okumak arzusundalar.

-Batı'nın bu politik tercihe yönelmesinin haklı gerekçeleri yok mu?

Elbette,Batı'nın böyle bir politik tercihe yönelmesinin haklı gerekçeleri olduğunu ileri sürebilirsiniz.Bu konuda ileri sürülen klâsik argümanlar şunlardır:Türk yönetici elitleri "demokrasi ve insan haklarına saygı duymaktan vazgeçti" veya "dışa yönelik yayılmacı politika izliyorlar." Bu tezlerin Arap Baharı ile birlikte ve özellikle de Suriye krizi ile birlikte dillendirilmeye başlamasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum.Yani,Batı'nın Türkiye'ye yönelik ileri sürdüklerinin,onların "demokrasi ve insan haklarına duydukları derin aşk"tan kaynaklanmadığı kanaatindeyim.

Türk yöneticilerinin,Batı'nın bu tür eleştiriler yöneltmesine imkân tanıyan bir özelliğe sahip olduğunu gözardı etmeyelim elbette ama Batı'nın yaptığı,alışılmış-geleneksel klâsik sömürgecilik taktiğidir.Bunu "liberal emperyalizm" olarak da tanımlamak taraftarıyım.İşin özü,"demokrasi ve insan hakları" değil,Ortadoğu pazarında kimin söylediğinin olacağına ilişkin yürütülen yalın ve bir o kadar da ilkel bir iktidar savaşıdır.Yani çok öyle birilerinin sunmaya çalıştığı gibi,"iyi ve insan haklarına saygılı Batı" ve "kötü Türkiye yöneticileri" ikilemi ile karşı karşıya olmadığımızı düşünüyorum.

"Türk yönetici elitleri,Batı'nın hoşuna gidecek siyasetleri uygulasaydı bunlar olmazdı" veya "Demokrasi ve insan hakları tezlerinin Batı'nın elinde bir silâh olarak kullanılmasına müsaade edilmemeli" idi gibi bazı makûl tezler elbette ileri sürülebilir.Ama önemli olan,Türk yönetici elitlerinin Batı'nın tutumunu kendilerine yönelik bir kuşatma harekâtı olarak görüyor olmalarıdır.

Türkiye'de yaygın bir kanı,ana problemin Tayyip Erdoğan'ın kişiliği olduğu yolundadır.Bu tezlere pek katılamıyorum.Elbette Tayyip Erdoğan'ın kişisel korkuları ve endişeleri de var.Fakat bu "varlık-yokluk psikozu"nun Erdoğan çevresi dışında,Ergenekon çevresi diye adlandırdığımız çevreleri de kapsadığını düşünüyorum.Devletin "eski asli unsurlar"ı ile Erdoğan arasındaki koalisyonu görmek zorundayız.Ve "varlık-yokluk korkusu" esas olarak,Doğu Perinçek'leri de içine alan,devletin Erdoğan dışındaki elitlerini de sarmış bir korkudur.Bu nedenle tehlikeli buluyorum.

-Bu yeni buluşma milliyetçi koalisyon olarak tanımlanıyor...

Doğrudur.Milliyetçi koalisyondur.Buna isterseniz,Pan-İslâmist,Pan-Türkist ideolojik sosları olan bir koalisyon da diyebilirsiniz.Ama benim gördüğüm,bu "varlık-yokluk korkusu" salt ideolojik bir tutum,ideolojik bir tercih olarak formüle edilmiyor.Devletin bekâsı olarak kurgulanıyor.Türk yönetici eliti,Batı tarafından,devletlerinin toprak kaybetmesi ile de sonuçlanabilecek bir sürece sokulduklarını düşünüyorlar.Ve ana amaç bu toprak bütünlüğünü korumak.Bunun için daha da saldırgan politikalara gidebilirler,gitmemelerinin hiçbir nedeni yok.Ama bunu illâ gideceklerdir anlamında söylemiyorum.O hâlet-i ruhiyeyi anlamak gerekiyor.Onu ciddiye almak gerekiyor.

-Batı'dan dönüp yüzünü Avrasya'ya,Rusya'ya,İran'a çeviren Türkiye bölgedeki denklemlerden kazançlı çıkar mı?

"Kazanç" kelimesinden neyi anladığınıza bağlı.Eğer "kazanç" daha çok toprak bütünlüğü olarak anlaşılırsa,şu anda Rusya'ya yanaşmakla daha "kazançlı" çıkacakları söylenebilir.Tarihte benzeri örneklerin olduğunu biliyoruz.Verilebilecek en yakın örnek 1920'lerdir.Bu yıllarda,Türk devleti stratejik tercihini esas olarak Ruslardan yana yaptı ve kazandı.Bilerek Bolşevikler veya Sovyetler demiyorum,çünkü rejimin niteliğinin çok önemli olmadığını düşünüyorum.Şu anda Ortadoğu'da Rusya ile birlikte siyaset yapan bir Türkiye'nin "kazançlı" çıkma şansı oldukça yüksek.

Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan yeni denge oyunlarında Türkiye önce Amerika ve/veya Avrupa ile birlikte hareket etmek istedi ama yanlış hesap yaptı ve kaybetmeye başlayan taraf oldu.Şu anda Ortadoğu'da ciddi bir ABD-Rusya çatışması var ve bu çatışmanın kaybedeninin ABD olacağı kesin gibi duruyor.Türkiye,Rusya ile tavır alarak çatışmadan kazançlı çıkacak tarafta yerini almış gözüküyor.

Ama bu "kazanç" demokrasinin kaybı anlamınadır.İnsan haklarına saygının kaybı anlamınadır.Devletin sınırlarını koruduğunuzu düşünerek kendinizi "başarılı" sayabilirsiniz.Ama insanınızı kaybetmek pahasına elde edilmiş bir "başarıdır" bu.Bir de kısa vadede "başarı" saydığınız şey,uzun vadede başarısızlığın ana nedenidir.

-Siz Türk devletinin mevcut konumlanmasını siyaseten doğru mu buluyorsunuz?

Hayır.Siyaseten son derece yanlış bir çizgi izleniyor.Ortadoğu dünyasında bir rejimin geleceği,içeride sertleşme ve diktatörleşme ile garanti altına alınmaz.Kısa süreli bir başarı uzun süreli başarısızlıkların ebesidir.1920'lerin Kemalist Türkiyesi'ni,toprak vb. açısından "kazançlı" ve "başarılı" sayabilirsiniz ama bugün Türkiye hâlâ o dönem rejimin inşa ediliş mantığının acılarını yaşamakla meşgûl.

Türklerin,biraz da kendi izledikleri çizgiyle yarattıkları "tehdit duygusu"nun ürünü,korkuya dayanarak devlet olma çizgisini terketmeleri gerekir.Tüm vatandaşlarını,eşit ve eşdeğerli olarak gören bir cumhuriyeti Kürtlerle birlikte bir cumhuriyeti kurabilmelidirler.Şu anda Ortadoğu'ya yönelik Türk stratejisi,"Kürt korkusu" üzerine inşa edilmektedir."Terörizm","PKK" gibi kavramlar kullanılsa da esas korku "Kürt korkusu"dur.Kürdistan referandumu sırasında takınılan tavır bunun açık göstergesidir.

-Erdoğan,en son Iraklı Kürtlere de düşmanlık yapmaya başladı.Kürtleri tehdit olarak algılamak bölgeyi daha da bir çıkmaza sürüklemez mi?Kürtleri Türkiye'den daha da koparmaz mı?

Evet,Kürtlerle çatışan bir Türkiye huzur bulamaz.Kendi Kürd'ü ile barışmamış bir Türk devletinin başı belâdan zor kurtulur.Yaşadığımız sürece,bir tarihçi gözüyle,çok uzun erimli bir perspektiften baktığımda gördüğüm şu:Tarih tekrar ediyor gibi...Osmanlı,nasıl belli bir mantık ve belli bir kafa yapısıyla,tüm Avrupa topraklarını kaybetti ise,tüm Hristiyan vatandaşlarını kaybetti ise,Türkiye de bu mantıkla Kürtlerini kaybedecek.

Nihai biçimi ne olur bilemem ama Türkiye,Kürt bölgelerini kaybetmeye doğru giden bir sürecin içine girmektedir.Tayyip Erdoğan ve Ergenekoncu devlet erki bu strateji ve politikaları devam ettirirlerse,Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgeleri kaybetmek,onlar için potansiyel bir gerçeklik hâline gelebilir.

-Erdoğan'ın özellikle "Kürt sorunu benim sorunumdur,çözeceğim" söylemi,AB'ne üyelik sürecinde ciddi bir aydın ve liberal kesimin desteğini aldı.Sonra Kürtlere,aydınlara,liberallere karşı savaş başlattı.Bildiğiniz gibi birçok muhalif yazar,aydın,gazeteci cezaevinde.Erdoğan neden değişti?

Birçok neden sayılabilir.Bence,Arap Baharı dönüm noktası idi.Arap Baharı ile birlikte,Tayyip Erdoğan,Batı'nın da desteğini alarak,bölgede Müslüman Kardeşler eksenli büyük bir siyasî güç oluşturabileceğini zannetti.Bu O'nun büyük bir politik hatasıydı.Bu rüyasını gerçekleştirmek için de aşırı ABD kartına oynadı.Suriye rejimini devirmek için çok aktif rol almasında,ABD'nden destek alacağı duygusu önemli bir rol oynadı ama fena yanıldı.

ABD ve Batı,Libya'da yaptıklarını yapmadı ve Suriye rejimini devirmek gibi bir çizgi izlemedi.Bunda,başta İsrail'in güvenlik endişesi gibi birçok neden rol oynadı.Ayrıca,Suriye'nin devrilmesi,Mısır (Müslüman Kardeşler) ve Kürdistan (Masoud Barzani) destekli çok kuvvetli bir Türkiye yaratacaktı.Bana,Batı bunu istemedi ve frene bastı gibi geliyor.Bu konuda birçok insandan farklı düşündüğümü zannediyorum.ABD ve Avrupa'nın Türkiye'den yüz çevirmesinin,Türkiye'ye tavır almasının nedeninin demokrasi,insan hakları vb. konularındaki eksikliklerin olduğuna inanmıyorum.Tam aksine,Türkiye'nin bölgede güçlü bir devlet olmasını istemedi.Ve demokrasi,insan hakları konularını ondan sonra kullanmaya başladı.ABD ve Avrupa,bölgedeki gelişmelerde birincil elde etki yapacak güçlü bir Türkiye'yi istemediler.Bunun için de Türkiye'nin desteği beklediği bir anda önüne ciddi engeller çıkardılar.

Yaşanan her şey tarihte yaşananların tekrarı oldu."Batı'yı Batı'nın silâhları ile vurmak" yerine Türkiye içe yönelik sertleşmeye başladı.Türklerin tarihî refleksi bu.Türkler,ne zaman Batı ile egemenlik ve iktidar savaşına girseler,demokrasi ve insan haklarını geliştirerek Batı'yı vurmak yerine,demokrasi ve insan haklarını tehdit olarak gören bir stratejiye yöneldiler.İç muhalefetin ezilmesi,Batı'nın siyasetinden etkilenebileceğini düşündükleri etnik-din gruplarının imhâsı vb. bu siyasetin ayakları oldu.

Tayyip Erdoğan,bu dönemde ikinci önemli bir hata daha yaptı.Bölge sorunlarına esas olarak İslâmî ideolojiyi fazla öne çıkartarak yaklaştı.O'nun,İslâmî dayanışma eksenli siyaseti,bölgenin İslâmî ideoloji etrafında kendisini tanımlamayan halklarına kapılarını kapattı.Erdoğan'ın yaptığı sıradan bir Sünni-İslâm kardeşliğinin ötesine geçmedi ve bu nedenle de örneğin Suriye'de radikal İslâmcı akımlardan başka dostu olmadı.Bana göre büyük bir ideolojik körlüktü bu.Şimdi Rusya'ya yanaşarak,geçmişteki siyasî hatalarını telafi etmeye çalışıyor.

-Peki ama Türkiye iç sorununu (başta Kürt sorunu) çözmeden,bölgede nasıl güçlü bir devlet olabilirdi?Erdoğan bölgedeki Kürtlerle ittifaka gireceğine savaş açtı.ABD ya da AB mi Erdoğan'ın Kürt sorununu çözmesini istemedi de,Erdoğan bundan vazgeçti?

Sorunun birinci kısmı için:Evet,Kürd'ü ile barışmamış,Kürd'ü ile birlikte hareket etmeyen bir Türkiye bölgede başarılı olamaz ve kaybeder.Bu Kürtler için de tersten doğru.Kürtlerin,Türkler ile savaşarak bir çözüm bulmaları da zor.Ana açmaz burada.Gelecekleri için birbirlerine en çok ihtiyaç duyan iki topluluk,sorunlarına çözüm arayışını "birbirlerine rağmen ekseni"ne oturttular.Elbette burada Türkiye'yi ve Türkleri egemen konumda oldukları için suçlayabiliriz.Ama sorunun cevabı "suçlu kim" sorusuna verilecek cevapta yatmıyor gibi...

Sorunun ikinci kısmına ilişkin;Erdoğan ve AKP'nin "Kürtlere savaş açtığı" tezi çok genel bir söz ve doğru değil.Erdoğan ve AKP,kendi anlayışına göre bir "açılım" da yaptı.Ama "açılım" siyasetini sonuna kadar götürmedi.Barzani ile kurduğu dostluğu,parti olarak Kürtler içindeki etkinliğini "ara bir yerlerde durmak" için yeterli gördü.Hattâ karşı tarafın hatalarını bu "ara bir yerde durmak" için bahane olarak kullanmayı tercih etti.Öyle gözüküyor ki,Erdoğan ve AKP,Türklerin Kürtlerle uzlaşma konusunda gösterebileceği en büyük esneklik...

"Açılım" politikasının kötü bir biçimde sonuçlanmasının bir tek Erdoğan rejiminin kararlarının veya hatalarının ürünü olduğunu düşünmüyorum.PKK de esas olarak Ankara merkezli bir çözüme sıcak bakmadı.Bunda çeşitli faktörler rol oynamış olabilir.Sonuçta,savaşı sonlandırmak için çözüm aradıklarını iddia eden taraflar,birbirlerinin ellerini kolaylaştırmak yerine,birbirlerinin kuyularını oyar oldular.Dünyada eşine ender rastlanır bir süreçti bu.Çünkü,"açılım" denilen şey,her iki tarafın da çok istemediği bir süreç hâline dönüştü ve taraflar sona erdirmek için "bahane bulmak yarışı"na girdiler.

-Başa dönersek,Erdoğan'ın "varlık-yokluk" söylemi,1915'teki Ermeni imhâsı gibi Kürtlere yönelik bir imhâya götürür mü?

Teorik olarak evet.Teorik olarak ama.Şu anda,bölgedeki büyük devletlerin sıcak varlığı nedeniyle bunun politik bir seçenek olarak ortada olmadığını söyleyebiliriz.Ama böyle bir potansiyel tehlikeyi sürekli olarak hesapta tutmak gerekiyor.Gerek Rusya'nın gerekse ABD'nin,bu konularda nihai engelleyici rol oynayabilmelerinin sınırları,limitleri vardır.1925 Şêx Seîd,1928 Ağrı ve 1937-1938 Dersim bu sınırları bize gösteren tarihî olaylardır.

Burada şöyle bir genel değerlendirme yapmak isterim:Bir bölgenin kadim halkları,eğer geleceği birbirleri ile kuracakları ittifaklarda aramazlarsa kaybederler.Eğer halklar,birbirlerini düşman görür ve bu düşman gördüğü ötekisine karşı,dışarıdan alacağı güce dayanmayı tercih ederlerse kaybederler.Türkler,Ortadoğu'da bu süreci büyük ölçüde teşvik ettiler maalesef.Bölgenin en kadim halklarından Kürtler ile birlikte hareket etmenin tek seçenek olduğunu ne zaman görür ve anlarlar,bilemiyorum...

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Kürtlerin Ermeniler gibi imhâ edilme tehlikesi var",Röportaj:Burhan Ekinci,Artı Gerçek,10 Kasım 2017.

https://www.artigercek.com/kurtleri-ermeniler-gibi-imha-tehlikesi-var

3 Kasım 2017 Cuma

ASALA operasyonları efsane mi?/Ecevit Kılıç*

MİT'nın öncülüğünde ASALA'ya yönelik düzenlenen operasyonlarda neler yaşandı?Gerçekten iddia edildiği gibi örgüt üyeleri öldürüldü mü?Nereler bombalandı?..

Yıl:1973Yer:Amerika'nın Santa Barbara kenti.Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve konsolos Bahadır Demir bu kentteki Baltimore Oteli'nin lobisinde Gourgen Yanikian adlı Ermeni tarafından öldürüldü.Suikastın arkasında "Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (ASALA)" çıktı. Bu ASALA'nın diplomatlarımıza yönelik ilk eylemiydi.Özellikle 1975'te dünyanın birçok kentinde peş peşe suikastlar gerçekleştirdi.1982'ye gelindiğinde örgütün öldürdüğü Türklerin sayısı 19'u bulmuştu.Ayrıca 140'ı aşkın da bombalama eylemi gerçekleştirmişlerdi.

Üç ayrı ekip


[7] Ağustos 1982'de bu kez eylem yerleri ilk kez Türkiye oldu.Levon Ekmekjian ve Zohrab Sarkissian,Ankara Esenboğa Havalimanı'nın bekleme salonuna bomba attı,silâhla ateş açtılar.9 kişi öldü,82 kişi de yaralandı.ASALA'nın Türkiye'nin başkentinde hem de en çok korunan bir havalimanında eylem yapması büyük yankı buldu.Devlet içinde "Neden bir şeyler yapmıyoruz?" sesleri yükselmeye başladı.Ankara'daki eylemden 19 gün sonra bu kez Türkiye'nin Kanada Ottawa Büyükelçiliği Askerî Ataşesi Kurmay Albay Atilla Altıkat'ı öldürdüler.Üstelik ASALA'nın eylemlerinde ilk kez bir asker yaşamını yitiriyordu.Bunun üzerine Kenan Evren,ASALA'yla aktif ve örgütü bitirecek şekilde mücadele edilmesi talimâtını verdi.Bu görev de MİT'na verildi.MİT de aynı yılın Eylül ayının sonunda büyük gizlilik içinde çalışmalara başladı.MİT'nın başvuracağı tek kaynak vardı;Esenboğa eyleminde yakalanan Levon Ekmekjian.İlk kez bir ASALA militanı yakalanmıştı.Örgüt hakkında detaylı bilgi verilmesi durumunda idam edilmeyeceği sözü verildi.Ekmekjian'ın tutuklu bulunduğu Mamak Cezaevi'ne giden ekibin başında ise MİT'nın Cumhurbaşkanlığı'ndaki görevlisi ve Kenan Evren'in damadı Erkan Gürvit vardı.Ekmekjian da kendisine verilen bu söz karşılığında tüm bildiklerini anlattı.Ama Ekmekjian'a verilen söz tutulmadı;idam edildi.Sonra Ekmekjian'ın verdiği bilgiler ışığında ASALA'ya karşı düzenlenecek operasyonları yönetecek isimler belirlendi.Operasyonların sorumluluğu MİT'nın dış istihbarat sorumlusu olan Kenan Evren'in kızı Şenay Gürvit,Müsteşar Yardımcısı Süleyman Yenilmez ve İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş'e verildi.Operasyonların alan yani eylem düzenleme sorumluluğu ise teşkilâtın Dış İstihbarat Daire Başkanı Mete Günyol'a verildi.Sonra da operasyonlarda yer alacak ekipler belirlendi.Avrupa'da eylem yapacak birinci ekibin ülkücü Abdullah Çatlı ve arkadaşlarından oluşturulmasına karar verildi.Çatlı'ya teklifi Mete Günyol götürdü.Bir süre önce İsviçre'de uyuşturucu ticâretinden yeni serbest kalan Çatlı teklifi kabul etti.İkinci ekip için ise Nuri Gündeş MİT elemanı Sabah Ketene'yi önerdi.Önerinin kabul edilmesiyle Ketene de ekibini oluşturdu.Yanına sadece iki Türkmen genç aldı.ASALA'nın Beyrut'taki merkezine yönelik eylemler için de ekip kuruldu.Bu ekip tamamen resmî görevlilerden oluşturuldu;MİT ve Özel Harp Dairesi karışımı.Ekip lideri ise MİT yöneticisi Hiram Abas'tı.Ekip altı kişiden oluşuyordu.


Boş konser salonu bombalandı


MİT'çi Sabah Ketene'nin ekibi Fransa'ya Hiram Abas ekibi ise Beyrut'a gitti.Çatlı ve arkadaşları ise zaten Fransa'daydı.Eylemlerde kullanılacak silâhlar ise Özel Harp Dairesi tarafından sağlandı.Artık sıra eylemlere gelmişti.İki ayrı ekibin görevlendirildiği Avrupa'da hiçbir şey istenildiği gibi gitmedi.22 Mart 1983'te Paris'te ASALA lideri Ara Toranian'ın otomobiline bomba konuldu.Ancak bomba patlamadı.Aynı eylem daha sonra yeniden tekrarlandı.Ama yine başarılı olunmadı.Toranian'ın sonraki yıllardaki açıklamasına göre hedef şaşırılmıştı.Yani Toranian'ın yerine başka birisinin aracına bomba konulmuştu.1 Mayıs 1984'te Paris'te Henri Papazian'ın otomobiline konulan bomba da patlamadı.ASALA operasyonlarına katılanların özellikle de Çatlı'nın yaşarken destan gibi anlattığı eylem örgüt liderlerinden Hagop Hagopian'ın öldürülmesidir.Oysa Çatlı bu sırada uyuşturucu ticâreti suçundan Paris'te cezaevineydi.Peki,bu ekipler hangi eylemleri gerçekleştirdi?Bu eylemler 4 Nisan 1984'te Alfortville'deki Ermeni Anıtı'nın bombalanması,aynı gün bir itfaiye aracının bombalanması ve 25 Kasım 1984'te Salle Pleyel'deki boş bir konser salonun önüne bomba konması gibi küçük birkaç eylemle sınırlı kaldı.Bombalama sonucunda da anıt hafifçe yana eğilmiş ve sadece kaidesindeki haç havaya uçmuştu.Çatlı ve arkadaşları İsviçre'de de benzer eylem girişimleri ise sonuçsuz kaldı.Daha da önemlisi Çatlı'ya mal edilen anıtın,spor salonunun bombalanması eylemleri Sabah Ketene'nin ekibi tarafından gerçekleştirilmişti.Bir dönem yaşadığı iddia edilen Hagopian'ın da örgüt içi hesaplaşma sonucu öldürüldüğü bugün artık bilinen bir gerçek.Beyrut'taki ekibin ise eylem gerçekleştirip gerçekleştirmediği bugün bile meçhul.

Örgüt kendi kendini bitirdi


Peki,ASALA MİT'nın oluşturduğu bu ekiplerin eylemlerinin sonucunda mı bitti?Örgütün dağılmasının birinci nedeni içlerindeki fikir ayrılıklarıydı.İkincisi İsrail'in Lübnan'da ele geçirdiği yerlerde örgütünde üsleri bulunuyordu ve artık buraları kullanamıyorlardı.Yani örgütün merkezi bir anlamda darbe yemişti.Üçüncüsü ise ASALA'nın 15 Temmuz 1983'te Paris'te gerçekleştirdiği Orly katliamında Fransızların da hayatını kaybetmesi.Bu eylemle örgüte tepkiler arttı,verilen destek kesildi.ASALA himâyesiz kalınca da kendi kendine yok oldu...

*Ecevit Kılıç,ASALA operasyonları efsane mi?,Sabah,27 Eylül 2008.


http://arsiv.sabah.com.tr/2008/09/28/haber,B5E3B51FA2F94618A781886CB7B3B590.html
http://arsiv.sabah.com.tr/2008/09/28/haber,6BC4820941214D84A08DD404742B2C6F.html
http://arsiv.sabah.com.tr/2008/09/28/haber,21D937F32BA44B5EA8A7642393F4CED2.html

27 Ekim 2017 Cuma

Mümkün olan demokrasilerin en iyisi/Ayda Erbal*

Özelde İsrail Devleti'nin genelde ise bir ideoloji olarak Siyonizm'in Amerika'da pazarlanış şekli insana dudak uçuklatacak cinsten.İsrail neredeyse "mümkün olan demokrasilerin en iyisi"! Filistinlilere de bu oyunda,demokrasi beşiği İsrail uygarlığından nasibini alamamış,Siyonizm'in nimetlerini kavrayamamış,oryantalist literatürde çeşitli biçimlerde yinelenmiş "sabit fikirli ve öğrenme özürlüsü Arap" rolünü oynamak düşüyor.Oysa öğrenemeyen bir eyleyenden (agent) söz edilecekse olan bitende pek de sorumluluk alma taraftarı olmayan hattâ bunu neredeyse bilinçli bir millî politika olarak reddeden İsrail Devleti'ni ilk sıraya yerleştirmek gerekiyor.

Siyonizm'in nimetleri saymakla bitmeyecek cinsten.Gerek "New York Times" gibi daha ortada,gerekse "The Nation" gibi içinde Robert Fisk'ten Alexander Cockburn'a (ki Amerika'nın en ilginç zinlerinden biri olan "Counter Punch"in editörü -bkz. www.counterpunch.org) değişik tonlarda liberal ve radikalleri barındıran dergilere Siyonist örgütlerce ya da meselâ "Anti-Defamation League" gibi daha dolaylı kuruluşlarca verilen ilânlar,(1) okuyucuya tarihyazımı,kapitalizm ve iktidar hakkında başka bir coğrafyanın dramı üzerinden yeniden sorular sorduruyor.

Bütün yayınları taramamız olası olmadığı için kesin bir rakam söylemek pek mümkün değil ama "New York Times"daki görüntü itibariyle her "Filistin yanlısı" ilâna karşılık yaklaşık sekiz adet İsrail yanlısı ilân düşüyor.Tarihsel nedenlerle,Amerikan siyasetine ve örgütlenme yapısına Filistinlilere oranla daha hâkim olan İsrail yanlısı örgütler,ortamı bir dezenformasyon cehennemine döndürmekte beis görmüyorlar.Ne de olsa savaşın mekânı orasıysa "ideolojik savaş"ın mekânı da burası.Savaşın ideolojik boyutunun ihracı (displacement) Ortadoğu'nun geleceği için oldukça anlamlı.Örneğin Ermeni Soykırımı'yla ilgili yakın tartışmalar da benzer bir anlayışa tekabül ediyor.Dünyada varlığımızın ve haklılığımızın neredeyse yegâne ölçütü "Büyük Birader"in kimliğimizi dolayısıyla iddialarımızı onaylamasına bağlı.Birader bugünümüze müdâhil olmakla yetinemiyor.Neredeyse obsesif bir şekilde geçmişi ve geleceğimizi de istiyor.İsrail-Filistin meselesi esnasında sadece bugün olan bitene değil,aynı zamanda yakın geçmişin yeniden inşâsına şahit oluyoruz.Üstelik bu inşâ projesi,"dur bakalım bu işler nasıl başlamış?" şeklinde naif bir entelektüel merakın doyurulması için değil,tarihe ve tarih içinden seçilmiş/karanlıkta bırakılmış olgulara abanarak bir haklılık ortamının yaratılmasına vesile oluyor.İlânların arasında "o bizim İsrailimiz ne yapsa yanındayız" tavrında olanları da var.Bu örgütlerin tarihe ihtiyacı yok,ne olmuş olursa olsun İsrail Devleti haklı.Ancak özellikle de "FLAME (Facts and Logics About the Middle East)" gibi örgütler "olguları sunma" ya da "sadece gerçekleri söyleme" kisvesi altında İsrail resmî tarih tezini olgulardan oluşma! bir paket içinde temcit pilavı gibi Amerikan kamuoyunun ve Amerikan medya kanallarından beslenen ülkelerin önüne getiriyor."FLAME"in verdiği ilânların içeriği her seferinde birbirinden farklı olsa da hepsi "you deserve a factual look at..." diye başlıyor."You deserve a factual look at terror in Israel,how should it affect" the "peace process" ya da "You deserve a factual look at 100+years of Zionism and 50+years of Israel.What can the world learn from it?" gibi... "Siyonizm herkesin gıpta ettiği bir ideolojidir.Komünizm ve Nazizm'in başaramadığını başarmıştır.Arap devletlerinin egemenliği altındaki Birleşmiş Milletler,İsrail'in içişlerinden elini çekmelidir" biçiminde özetlenebilecek "FLAME" ilânları bir dergi sayfası büyüklüğündeki bir alana sığdırılabilecek en fazla dezenformasyon ödülü gibi bir reklamcılık ödülünü hak ediyor.Ancak ilânlar kendi başlarına bir yazı konusu teşkil edebileceği için bir büyük proje olarak Filistinliliğin tarihten silinmesi çabasının bir parçası olarak Amerikan kamuoyunun çeşitli biçimlerde yeniden şekillendirilmesine bakmayı daha uygun gördük.

Olgulararası hiyerarşi


Girişte de belirttiğimiz gibi Amerika'nın haberler,filmler,ilânlar, köşe yazılarından oluşan medyasının ağırlıkla İsrail yanlısı yayın yapmasının ardında,Musevi asıllı Amerikalıların Amerikan siyasetine ve ekonomisine Filistinli ya da daha genel anlamda Arap-Amerikalılardan çok daha önce dâhil olmalarının yanı sıra (ki bu müdâhil olma durumu,Amerikan çok-uluslu dev şirketlerinin yönetici kadrolarına,bankacılıktan Hollywood'a,hukuk aygıtının çeşitli dallarına bakılarak da gözlemlenebilir),İsrail-Filistin meselesi hakkındaki Filistin bakış açısının Amerika'da bilinmemesinin ardında başka bir neden yatıyor.Girişte belirttiğimiz üzere şimdiki duruma ilişkin hak iddiaları tarihin yeniden yazılmasıyla doğrudan ilintili.İsrail Devleti'nin kurulmasının Amerika'daki en hâkim sürümü İsrail-Musevi resmî tarihininki.Oysa özellikle de kolonyalist ve neo-kolonyalist süreçlerle birlikte düşünüldüğünde,kamuoyuna sağladığı olgular itibariyle daha inandırıcı olsa da Filistin'in sesi ya hiç duyulmuyor ya da ortada herkesin ulaşabileceği kanıtlar varsa da "kaale alınmıyor".Kamuoyunda açıktan Filistin'in yanında yer almak,Edward W. Said dışında pek az insan için tercih edilir bir durum.Zira uç durumlarda,akademik yapılar dışında veya ıssız kalma korkusu İsrail görüşünün eşit oranda bir Filistin görüşüyle karşılanmasını engelliyor.

Netice itibariyle,İsrail ve Siyonizm yanlısı kaynaklarca sürekli pompalanan ve Amerikalılara yegâne tarihmiş gibi sunulan anlatı,yalnızca çok sayıda tarihsel olguyu gölgelemek ya da anlatının tamamıyla dışına atmak ya da anlamsızlaştırmakla kalmıyor aynı zamanda,işgâl altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilerin ya da İsrail Devleti sınırları içinde yaşayan "İsrailli Araplar"ın (ki aslında onların da büyük çoğunluğu sınırların içinde kalmış Filistinlilerden başkası değil) hâlihazırda,sivil,toplumsal ekonomik ve siyasî haklardan yoksun yaşadıkları olgusuna hiç değinmiyor.

İsrail'in kuruluşunu Avrupa Musevilerinin makus talihine bağlayan bu görüşe göre,İsrail Devleti,kutsal topraklarda her daim saldırgan bir Arap deniziyle çevrilmiş Musevilerin Eski Ahid ve Belfur Deklarasyonu'na dayanarak tarihsel olarak kendilerinin olması gerektiğini savladıkları bir alanda Siyonist hareketin bir başarısı olarak kurulmuştur.Bu hikâyenin bir bölümünün doğru olduğu su götürmeyecek bir gerçektir:Musevilerin çoğunun Avrupa'daki kaderlerinden kaçtığı doğrudur,ancak o sırada başka ülkelerde bulunan ve İsrailli-Musevi bir cemaatin içinde yaşamayı hiç düşünmeyen bir Musevi nüfusu da vardı.O sırada Amerika'da bulunan Musevilerin çoğu,hem ortalama Amerikan medyası sayesinde hem de Siyonist propaganda neticesinde,sözü edilen topraklarda o dönemde,daha sonra ulusal hakları Siyonistler tarafından tamamıyla hiçe sayılmış oldukça geniş bir Filistinli nüfusu olduğundan bihaberdiler.Meselenin daha ilginç yanı Amerikalıların çoğu hâlâ 1947'de Birleşmiş Milletler tarafından formüle edilmiş "Paylaşma Plânı"nın her iki tarafın da reddettiği bir çözüm olduğunu da bilmiyor.Filistinliler 8000 yıllık topraklarının paylaşılması anlamına gelen anlaşmayı reddediyorlar,radikal Siyonistler ise Filistin topraklarının hepsini istiyorlardı.(2) Paylaşma plânından hoşnut olanlar olduğu gibi,Museviler arasında da çok-kültürlü,bütün kültürlere eşit uzaklıkta durabilecek demokratik bir Filistin Devleti bayrağı altında yaşamaktan rahatsızlık duymayacak olanlar da vardı.Fakat tüm bu görüşler o sıralar azınlıkta olan ve Musevilerin kendi devletlerinin olması gerektiği iddiasında olan Siyonist dalganın gölgesinde kaldı.Kuruluşundan bu yana tek bir dinin toplumda egemen olmasından çekinerek ondokuzuncu yüzyıl başında devlet ve kiliseyi birbirinden tamamiyle ayırmış,ulusal kilise kurumunu ortadan kaldırmış (Massachussets'deki de daha sonra yıkılmıştır) bir Amerika'da tek dinin mutlak egemenliğine dayalı bir devlet kurulması nasıl yandaş bulmuştur sorusu önemli bir sorudur.(3) Bunun böyle olması daha geniş kolonyalist yapılanmaya bağlanabileceği gibi Amerika içi dengelere (örneğin o yıllarda seçimlere katılan Truman'ın New York'taki Musevi nüfusun oylarına ihtiyacı olması gibi) de bağlanabilir.Ayrıca savaş esnasında Nazi rejiminin kıyımına yeteri kadar müdahale edemeyen,hattâ Musevilerin kaçışında da gerektiği kadar etkinlik gösterememiş Amerikan kamuoyunda oluşmuş suçluluk kompleksinin de payı vardır.Tüm bunların üzerine bir de daha önce kutsal topraklarda bir kez bile bulunmamış Amerikan Musevilerinin o sıralar Filistin'de olup bitenler hakkındaki romantizmle yoğrulmuş tutumları da eklenince kutsal topraklar üzerinde yükselecek bir İsrail Devleti projesi,Amerikan kamuoyunda kabul edilebilir bir fikir olarak yer almıştır.

İsrail-Filistin tarihinin Amerikan kamuoyunda çoğu zaman gözden kaçırılan bir tarafı da İsrail Devleti'nin kuruluşu aşamasında yaklaşık 750 bin,1967 yılında ise buna ek bir milyon Filistinlinin yerinden edilip çeşitli ulus-devletlerin sınırları dâhilinde sığınmacı hayatı yaşamaya başlamalarıdır.Bölgedeki devletler ve Avrupa'nın kimi yerleri ile Amerika'ya dağılmış sığınmacı Filistinli sayısı günümüzde yaklaşık üç milyonu bulmuştur.(4)

Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi İsrail Devleti'nin kuruluşu kolonyalist bir bağlama atıfta bulunmadan yeterince anlaşılabilecek bir süreç değildir.Her şeyden önce İsrail Devleti,İngiltere,Fransa ve bir ölçüde İtalya'nın Ortadoğu'nun neredeyse tamamına hâkim oldukları ve Sykes-Picot ve benzeri anlaşmalarla bölgenin haritasını istedikleri biçimde çizebilecekleri bir kolonyal dönemde kurulmuştur.(5) İngilizler kutsal topraklara giden Musevileri destekliyorlardı.Zira bu kolonileştirme sürecinde yer değiştiren Museviler "Batılı"ydılar.Batı ülkelerinden gidiyorlardı ve kökenleri Doğu'da da olsa pek çok yönden Batılılaşmış bir dinleri vardı.Kolonileştirme projesinin ötekisi olan Araplar ise "Doğulu","Oryantal" ve "Uygarlıktan nasibini alamamış" bir topluluk olarak görülüyordu.Soğuk Savaş yıllarının başlangıcında,her ne kadar görüşmeler esnasında Filistinlilere devlet va'dedilse de öncelikle İngiliz ve daha sonra da Amerikan devletinin bölgedeki stratejik ve kolonyal çıkarlarına bir Musevi devleti daha uygun düşüyordu.Aynı güçler bir yandan Filistinlilere devlet va'dederken öte yandan aynı toprakları üzerinde Siyonist bir rejim kurmaları için aynı vaadi Musevilere de yapıyorlardı.

52 yıllık yerlerinden edilme ve sığınmacılık tarihinin daha insanî tarafları da tahmin edilebileceği gibi Amerikan kamuoyunda pek taraftar bulamayan bir mesele.Yersiz yurtsuzluğun ve özellikle bölgede sığındıkları devletlerde çoğu zaman vatandaşlık hakkından yoksunluğun tarihi ve olguları da Amerikan kamuoyunu ilgilendirmiyor.Yirminci yüzyılın haklar anlayışı hâlâ bir ulus-devletin vatandaşı olmak üzerine temellendiği için herhangi bir ulus-devletin vatandaşı olmayan insanların insan olduğu da unutuluyor.Örneğin Lübnan'ın sığınmacılar konusundaki tutumu bunun tipik bir yansıması.(6) Ürdün ve Suriye'deki Filistinlilerin durumu Lübnan'dakilere oranla oldukça iyi olmasına ve vatandaş sayılmalarına rağmen,içinde bulundukları ülkelerde Filistin Devleti lehinde örgütlenmelerine ve bir dayanışma hareketi oluşturmalarına ya izin verilmiyor ya da yakından takip ediliyorlar.Filistin Kurtuluş Örgütü'nün 1970 yılında Ürdün'de eritilmesi,1982 yılında Beyrut'tan atılması ve daha sonraki Sabre ve Shatila katliamları siyasî örgütlenmenin diğer ulus-devletler tarafından yasaklanmasına örnek teşkil ediyor.

İsrail'in Ortadoğu'da mümkün olan demokrasilerin en iyisi olduğu düşüncesi ise oldukça popüler bir görüş.Bu sav,İsrail'in Musevi vatandaşları için doğruluk payı taşısa da,İsrailli Araplar temel sivil,siyasî ve insan haklarından yoksul yaşıyorlar.Bu arada İsrailli Arapların Filistinli olmadıkları gibi yaygın bir görüş de hâkim,oysa İsrail'deki Arapların büyük bir çoğunluğu topraklar bölünürken,İsrail tarafından kalmış Filistinlilerden başkası değil.Filistinliler vergi ödeyip devlete sadık oldukları sürece sorun yok,ancak iş,mülk sahibi olmaya,seyahat etmeye,iş bulmaya ya da kimi zaman üniversite eğitimi almaya geldiğinde sorun baş gösteriyor.Mülk edinme ya da İsrail Devleti kurulurken kaybettikleri mülkleri talep etme hakları yok.1950 tarihli yasa (Absentee Property Law-Meçhul Mülk Kanunu),İsrail Devleti'ne mülklerinin başında bulunmayan Filistinlilerin mülklerine konma hakkı veriyordu.Bu insanlar sadece akrabalarını ziyaret ya da seyahat için evlerinden uzaklaşmış olsalar da durum değişmiyordu.(7) Bunun yanı sıra,1948 yılında bölgeyi terketmek zorunda kalmış Filistinlilere daha sonra geri dönüp eşyalarını alma hakkı dahi verilmemişti.Dolayısıyla teoride "demokrasi" olduğunu savlayan İsrail Devleti,pratikte kendi kuruluş sürecinin doğal bir uzantısı olan sığınmacılık tarihi ve sığınmacıların hâlihazırdaki durumu konusunda ahlâkî ya da hukuksal herhangi bir sorumluluğu reddediyor.

Öte yandan İsrail'e dönüş yasası,hangi ülkeden geldiklerine bakılmadan bütün Musevilere,daha önce kutsal topraklarda yaşamamış olsalar dahi "geri dönme" hakkı tanıyor (bkz.Davis,1995.) Oysa bölgede 8000 yıldır yaşamış ve İsrail topraklarında mülk sahibi olan Filistinlilerin mülklerinden vazgeçmiş olsalar dahi İsrail yasaları altında topraklarına dönme hakları yok.Bizzat ırksal ayrımcılık temeline dayalı bu yasa kendisinin demokratik bir devlet olduğunu savlayan bir devletin inandırıcılığı konusunda kuşku uyandırıyor.İsrail Devleti kuruluşundan itibaren çok-kültürlülüğü tolere eden,hakların bir dinin ya da etnisitenin içine sıkıştırılmadığı demokratik bir proje olarak tasarlansaydı belki bugünkünden farklı bir yerde olurduk.

Hikâyenin gözden kaçırılan,hattâ neredeyse gizlenen bir başka yanı da 400'den fazla Filistin köyünün yerle bir edilmiş olması.Yine Davis'in belirttiği gibi Filistinlilerin bölgedeki varlığının tarih kitaplarından ve akademik söylemden tıpkı yerle bir edilen köyler gibi yok edilmeleri ise Siyonist projenin bir parçası.Örneğin Golda Meir 1970'lerde Filistin diye bir yer olmadığını iddia ettiği gibi Filistinlilerin de varlığını inkâr ediyordu.

Aslında çoğu ülkedekinden farklı olarak Amerika'da Filistinlilerin adil bir tarihinin yazılabilmesi için yeterli kaynak varsa da,genelde hap bilgilerle yetinmeye alışmış ve meselenin aslını öğrenmeye pek de gönüllü olmayan ve zaten kendilerini doğrudan ilgilendirmediği için aslında çok da önem atfetmeyen bir Amerikan kamuoyundan söz ediyoruz.Yine aynı kamuoyu hâlihazırda devlet olmayan Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin uluslararası yasalar ve hattâ ABD tarafından bile "işgâl altında"ki topraklar olarak nitelendirildiğini bilmiyor.Medyanın kafaları karıştırmasıyla iyiden iyiye bir keşmekeş hâlini almış,bu konudaki yaygın görüş,sözkonusu bölgelerin işgâl altında olmadığı İsrail yönetimi altındaki topraklar olduğu yönünde.Oysa bu görüş dolayısıyla İsrail'in semantik hamlesi Cenevre Sözleşmesi'ne de aykırı.Bu "yönetim altındaki topraklar" söylemine bağlı olarak,1980 yılında İsrail Devleti tarafından yasalara aykırı biçimde işgâl edilmiş Doğu Kudüs'ün kimi bölgelerinde barış sürecine rağmen,devletin topraklar üzerinde illegal yapılanmaya göz yumduğu da bilinmeyenler arasında.

Basit haklardan dahi yoksun Filistinliler bu bölgede,Osmanlı'dan kalma,İngiliz ve Ürdünlü (Batı Şeria 1949-1967 yılları arasında Ürdün'ün işgâli altındaydı) olmak üzere üç değişik yasal çerçeveye tâbiler.Bunlara ek olarak İsrail'in sivil yönetiminin (ki aslında işgâl orduları) ve Filistin hükümetinin yasalarına da tâbiler.Bu yasalar,örneğin 1945 tarihli İngiliz Acil Savunma Düzenlemeleri,sınırları çok da belli olmayan acil durumlar hâlinde nüfusun sürülmesi,ihraç,evlerin yıkılması ve ilgili kişilerin nedensiz yere veya herhangi bir yasaya dayanmaksızın gözaltında tutulmalarını gerektiriyor.Gözaltındakilere ne olacağı ise gizli delillere dayanarak karar verilecek bir mesele (bkz.J. Bowyer Bell,1985.) Tüm bunlar güvenliğin korunması için İsrail tarafından gerekli görülüyor.Bütün bunlara ek olarak,işgâl edilmiş topraklardaki otuz yıllık İsrailli "sivil" yönetim,sıhhi şartların iyileştirilmesi,su sağlama ya da sağlık hizmetleri konusunda çok yetersiz.Zaten kısıtlı olan hizmetler çatışma zamanlarında iyice azalıyor,çoğu durumda da huzursuzluğu bastırma yöntemlerinden biri olarak kullanılıyor.Eğitimin de sekteye uğradığı Batı Şeria'da son onbeş yılda üniversiteler de keyfi olarak kapatılıyor.

So
nuç yerine

30 Eylül [2000] günü 12 yaşındaki Muhammad al-Durrah'ın Gazze'de öldürülmesiyle başlayan olayların dünya medyasına yansıma biçimi aslında yukarıda çeşitli biçimlerde ortaya koymaya çalıştığımız dezenformasyon üretiminin işbirlikçiliğe evrilmesinin tipik bir örneğiydi.Haber ajanslarının bütün dünyaya saniyesi saniyesine geçtiği fotoğrafların ilkinde Muhammad henüz yaralanmıştı.Birazdan babasının kaburgalarına yaslandığı yerde can verecek ve savaşın önemsiz bir yan ürünü olarak istatistiklere geçecekti.Ajanslardan gelen ilk haberlere göre küçük Muhammad "çatışma!"da can vermişti.Ortada çatışma filan yoktu.Gazeteci Robert Fisk dünya kamuoyunu uyarmaya çalıştığı yazısına şöyle başlıyordu:

"Ortadoğu'ya ilişkin haberlerde ne zaman çatışma ya da çapraz ateş sözcüklerini duysam,olayın gerisini dinlemeden ne olduğunu anlarım:Çoğunlukla bu,İsrailliler suçsuz bir insanı daha öldürdüler anlamına gelir."

1996'da "Time" dergisi Lübnan'ın güneyindeki Kana'da ölmüş bir bebeğin fotoğrafını basıyor ve "çatışmada öldüğünü" söylüyordu.Oysa ortada çatışma filân yoktu,İsrail kuvvetleri sivilleri bombalamışlardı.

Genel hatlarını çizmeye çalıştığımız Amerikan medyası örneği enformasyon çağının,kimi zaman önemsiz ve küçük olarak nitelendirilebilecek semantik oyunlarla nasıl bir dezenformasyon cehennemine dönüşebileceğine can sıkıcı bir örnek teşkil ediyor...

***

1-Bu ilânlar,olayların başladığı ilk günlerde Brooklyn gibi yerlerde saldırıya uğrayan Musevilerin akabinde verilmişti ve içerik itibariyle Musevi karşıtı olmanın ırkçılık olduğunu savlıyor,dolayısıyla Arapları Almanlarınkine benzer bir ırkçılık töhmeti altında bırakıyordu.
2-J. Bowyer Bell,Terror out of Zion,1985.
3-Burns&Peltason,Cronin and Magleby,Government By the People,1997,Prentice Hall,NJ.
4-Najeh Jarrar,"Citizenship and Palestinian Refugees",Israel-Palestine Journal,Yaz-Güz 1996,c.3,no.3,4.
5-Don Peretz,The Middle East Today,1979,Westview Press.
6-Fida Nasrallah,"Lebanese Perceptions of the Palestinians in Lebanon:Case Studies",Journal of Refugee Studies,c.10,no.3,1997 ve Farid al-Khazan,"Permanent Settlement of Palestinians in Lebanon:A Recipe for Conflict",Journal of Refugee Studies,c.10,no.3,1997.
7-Uri Davis,"Jinsiyya Versus Muwatana:The Question of Citizenship and the State in the Middle East;the cases of Israel,Jordan and Palestine",Arab Studies Quarterly,c.17,s.1 ve 2,Kış-Bahar 1995.

*Ayda Erbal,Mümkün olan demokrasilerin en iyisi,Birikim,Sayı:140,Aralık 2000,s.44-48.

http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/4191/mumkun-olan-demokrasilerin-en-iyisi

30 Eylül 2017 Cumartesi

Antep'in gayri resmî tarihi/Dr.Ümit Kurt*

Farklı bölgelerden sürgün edilen Ermeniler için bir çeşit transit bölge olagelen Antep'te tehcir Anadolu'nun diğer vilâyetlerindekine göre oldukça geç bir tarihte başladı.Bunda,Antep Mutasarrıfı Şükrü Bey ve kazanın askerî komutanı Hilmi Bey'in tehcir kararına karşı olmasının payı vardı.Öte yandan,idarecilerin bu tutumuna rağmen,özellikle şehrin ileri gelenlerinden Ali Cenani ve Fadıl beyler Ermeniler aleyhine çalışmalar yaparak,merkezi sürgün konusunda ikna etmeye yönelik büyük çaba sarfetmişti.

Antep Ermenilerinin tehcir edilmesi süreci Anadolu'nun diğer vilâyetlerinde yaşayan Ermenilere göre oldukça geç bir tarihte başlar:30 Temmuz-1 Ağustos 1915.(1) Ama Antep,bu tarihe kadar bilhassa Zeytun,Maraş,Sivas,Elbistan,Gürün ve Furnuz gibi bölgelerden sürgün edilen Ermeniler için bir çeşit transit bölge olagelmiştir.Ermeniler burada bulunan Akçakoyun ve Katma tren istasyonlarından Halep'e gönderilir;dolayısıyla Antepli Ermenilerin yaşanacaklardan haberi vardır.Zaten 3 Mayıs 1915 tarihinde şehre 300 kişilik bir Ermeni sürgün konvoyu gelir.Tamamı kadın ve çocuklardan oluşan ve Zeytun'dan gelen bu sürgünler,Antep'ten onbeş dakika uzaklıkta bulunan ve Kavaklık olarak bilinen bir alanda bekletilirler.Sürgünlerin şehre doğru yaklaşabilmesi veya onlara yardım etmek için jandarmalara rüşvet ödemek gereklidir.Gece olduğunda burada bekletilen sürgünler saldırılara maruz kalır ve sahip oldukları varlıklar talan edilir;soyulurlar.Temmuz ayının son haftasına kadar gelmeye devam eden bu konvoylara yönelik saldırıları Nisan 1915'in sonunda şehre gelen Teşkilât-ı Mahsusa'nın gedikli,rütbeli üyelerinden ve çete başlarından Ali Bey organize eder.(2)


Antep'in Temmuz sonuna kadar tehcir edilecek bölgelere dâhil olmamasında,Antep Mutasarrıfı Şükrü Bey ve kazanın askerî komutanı Hilmi Bey'in bu karara karşı olmasının payı vardır.(3) Zaten bu tablo da bize,soykırım sürecinde merkez ile yerel idareciler arasında mutlak bir uyum olmadığını açıkça gösterir.İdarecilerin bu tutumuna rağmen,özellikle şehrin ileri gelenlerinden Ali Cenani ve Fadıl beylerin Mart 1915'ten itibaren Ermeniler aleyhine çalışmalar yapmaya ve merkezi sürgün konusunda ikna etmeye yönelik büyük çabaları vardır.(4) Hükümete,"Ermenilerin burada camilere saldırmak,Türkleri öldürmek,kadınlara tecavüz etmek ve Türklere ait evleri yakıp yıkıp,talan etmek için hazırlıklar" yaptıklarına dair telgraflar çekerler.Bunun üzerine Bahriye Nâzırı Cemal Paşa,yardımcısı Fahri Paşa'yı durumu yerinde tetkik etmesi için bölgeye gönderir.Fahri Paşa ise telgraflarda geçen olayları doğrulayacak hiçbir delile rastlanmadığı raporunu verir.(5)


Temmuz ayının sonuna doğru İttihat ve Terakki'nin Halep Kâtib-i Mesulü Cemal Bey,Antep'e gelir.Zaten gönderilmesindeki amaç da şehrin tanınmış ve muteber kişilerini İstanbul'un Antep'teki Ermenilerin sürgün emrini alması için rica etmeleri hususunda ikna etmektir.Bu çabalar sonuç verir ve 29 Temmuz'da İstanbul tehcir emrini alır.Şehirde toplanan İttihatçılar,hemen Antep'ten gönderilecek ilk Ermenilerin listesini hazırlar.Bu sırada,Antep Ermenilerinin tehcir edilmesine direnen Mutasarrıf Şükrü Bey ve askerî komutan Hilmi Bey istifa eder.30 Temmuz'da sürgün emri "kazanın tellalı" tarafından duyurulur.1,4,8,11,13 Ağustos 1915'te içinde büyük ölçüde Antepli Gregoryen Ermenilerin bulunduğu toplam altı konvoy sürgün edilir.(6) Bunları Eylül 1915'te Katolik Ermeniler ve Aralık 1915'te de Protestan Ermenilerin tehciri takip eder.(7) Antep'te yereldeki idarî,siyasî ve sivil aktörler Ermenilerin sürgün edilmesi adına merkezî idareden çok daha cevval ve işgüzar bir biçimde hareket ederler.Burada bilhassa iki yerel aktörden bahsetmek gerekir:Bunlardan biri Antep Mebusu ve Antep İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucusu,üyesi ve reisi olan Ali Cenani,bir diğeri ise Ermenilerin tehcir edilmesine her daim karşı çıkan ve karar alındıktan sonra istifasını veren Antep mutasarrıfı Şükrü Bey'in yerine atanan Ahmed Bey'dir.

Ali Cenani ve Ahmed Bey,hem Antep Ermenilerinin topyekûn tehcir edilmesi sürecinde aktif rol alır,hem de toplumun büyük bir kesimini bu sürece dâhil eder ve bölgedeki yerel unsurları da harekete geçirirler.Antep Ermenilerinin sürgün edilmesinden sonra da,geride bırakmak zorunda kaldıkları mal,mülk ve bütün servetin el değiştirmesi ve talan edilmesi sürecinde de en önde yer alırlar.Özellikle Ahmed Bey,yerel aktörleri Ermenilerden kalan malların ve mülklerin kendilerinin olacağı garantisiyle bu sürece dâhil eder.15.000'e yakın Ermeninin mallarına el koymak amacıyla bir yürütme komitesi bile oluşturulur.Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Debbağ Kimazade,Nuribeyoğlu Kadir ve Hacıhalilzade Zeki,Der Zor'a giderler.(8) Mallarına konmak istedikleri Antep Ermenilerinin içinde bulundukları koşulların onların Antep'e geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi gözleriyle görüp emin olmak isterler.Der Zor'dan döndükten sonra ise mal paylaşımını hızlandırırlar.


Aralık 1918 ve Ocak 1919 itibariyle sürgünden sağ kurtulabilen Antep Ermenileri bölgeye geri dönmeye başlar;ancak dönmeyenler de vardır.Antep'e dönenler arasında Antepli olmayan Ermeniler de mevcuttur.Bilhassa Sivas,Kayseri ve Erzurum Ermenileri de daha güvenli buldukları bu şehre yerleşirler.(9) "Millî Mücadele" döneminde Antep ilk önce Halep'te General Allenby kumandasındaki bir askerî birlik tarafından Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayanarak 17 Aralık 1918'te işgal edilir.(10) 23 Ocak 1919'da işgal kuvvetlerinin başındaki General McAndrew,Ermenilerin tehciri ve mallarının talan edilmesine aktif olarak katıldıkları ve bu süreçte halkı galeyana getirdikleri gerekçesiyle yerel memurlardan muhasebeci Nesim,Defter-i Hakani memuru Eyüb Sabri,Evkaf memuru Hakkı,Antep İttihat ve Terakki Cemiyeti ikinci reisi Taşçızade Abdullah,Antep Haberleri gazetesi sahiplerinden Kâhyazade Hüseyin Cemil Göğüş,Mennanzade Mustafa,İmamzade Mustafa,İncozade Hasan,Patpatzade M. Bahtiyar ve Urfa'dan gelen Dişikırıkoğlu Hulusi gibi şehrin önde gelen bazı elitlerini tutuklatır.(11) Amerikan Koleji'nde bir süre tutulan bu kişiler 2 Mart 1919 tarihinde yargılanmaları yapılana kadar Mısır'a sürgüne gönderilir.(12)


Antep'e geri dönen Ermenilere,İngilizler eliyle evleri ve mülkleri iade edilmeye başlanır.Zaten bu dönemde İttihat ve Terakki hükümetinin çıkarmış olduğu Ermenilere ait taşınır ve taşınmaz malların tasfiyesini düzenleyen emval-i metruke kanunları iptal edilmiş ve malların iadesi sürecine ilişkin birtakım hukukî mevzuat da düzenlenmeye başlanmıştır.(13) Buna karşılık,Antep'te Heyet-i Temsiliye isimli bir "işgal karşıtı" örgüt ortaya çıkar.Bu örgüt etrafında şekillenen direniş hareketine üye olan birçok kişi,Ermenilerin sürgün edilmesi sürecine dâhil olmuş ve Ermenilerden kalan birçok gayrimenkul mal ve mülke sahip olmuş Antep'in tanınmış yerel elitleridir.Fakat İngilizler,mülklerin iade sürecini ağırdan alınca,İngilizlere karşı örgütlü ve silâhlı bir direniş olmaz.Hattâ Anteplilerin İngilizlerin işgalinden memnun oldukları bile söylenebilir.


Antepliler için esas işgal Kasım 1919'da başlar,çünkü İngiliz işgal kuvvetlerinin yerini alan Fransız askerî kuvvetlerinin arasında Ermenilerden müteşekkil bir tabur asker vardır.Ermenilerin şehre ayak basmasıyla birlikte Ermeniler ve Müslümanlar arasında gerilim tırmanmaya başlar;zira işgal güçleri Antepliler için artık Ermenilerdir.Ayrıca İngilizlerin ağırdan aldığı mülklerin iadesi işini Fransız işgal kuvvetleri hızlandırır.Ermenilerin şehre gelişiyle,örgütlü bir grup ve bu gruba destek olan yerel eşraf Ermenilerin sürgünü sırasında elde ettikleri mülklerin ve servetin bu şekilde ellerinden gideceğini elbette ki anlamıştır.Bu sebeple,Anadolu'da başgösteren millîci kuvvetlere maddi ve lojistik destek vermeye ve Antep'te silâhlı ve örgütlü bir direnişe karar verirler.Hâlbuki sözkonusu yerel eşraf,o ana kadar millîci kuvvetlere desteğini esirgemiş ve hattâ İngiliz işgalinden memnun bir tavır sergilemiştir.Dolayısıyla resmî tarihyazımının Antep-Fransız Harbi olarak anlattığı ve Antep'e "Gazi" unvânı veren bir kahramanlık destanı olarak sunulan savaşın özü,aslında Ermenilerin bir daha buraya dönmesini imkânsız kılmak,şehirdeki Ermeni varlığını ortadan kaldırmak saikiyle verilen bir "mücadele"dir.


Antep'te Ermenilerin sürgünü ve imhasına aktif olarak katılan isimlerin birçoğu önde gelen yerel eşrafa mensup kişilerdir.Bu kişilere ilâve olarak,diğer askerî ve sivil memur/bürokrat kadrosu ve son olarak sivil halk bu eylemlerde fail olarak yer alır.Yani faillerin çoğu üst sınıflardan isimlerdir.Cumhuriyet'le birlikte bu kişiler ya bu konumlarını korur ya da daha da yükselirler.Örneğin daha önce de ismini zikrettiğimiz Ali Cenani,1915-1921 arası bütün süreçlerde yer alırken,"Millî Mücadele" dönemi başladığında ve Büyük Millet Meclisi kurulduğunda mebus olur.Cumhuriyet kurulduktan sonra da Mustafa Kemal'e oldukça yakın biri olarak Meclis'teki yerini korur ve 1924'teki hükümetin ticâret bakanı olur.Hâlbuki biliyoruz ki,kendisi aynı zamanda Malta sürgünlerindendir.


Aynı şekilde taltif edilen isimlerden bir diğeri de Mehmed Yasin Sani Kutluğ'dur.Yasin Bey,Antep Ermenilerinin sürgünü döneminde konvoyların başındaki kişidir.Görevi,Antepli Ermenilerden müteşekkil sürgün konvoylarını Akçakoyun Tren İstasyonu'na kadar güvenli bir şekilde getirmektir.Ancak kendisi,yol boyunca Ermenilerin maruz kaldığı bütün katliam,talan,hırsızlık,cinayet ve tecavüz eylemlerine seyirci kalır.(14) Soykırım'da Antep'ten ailesiyle birlikte sürgün edilen ve iki yıllık sürgün hayatını günlüğüne not eden Krikor Boğaryan günlüğünde Yasin Bey'den hassaten bahseder.Onun elindeki kırbacıyla sürgünleri nasıl dövdüğünü,Akçakoyun İstasyonu'ndan tren vagonlarına yerleştirilen Ermenilerin eşyalarını nasıl ele geçirdiğini anlatır.İşte Yasin Bey,1921'de Büyük Millet Meclisi'nde Antep mebusu olarak yer almıştır.Yine Cumhuriyet kurulduktan sonra da Meclis'te ilk dönemde Antep mebusu olarak bulunmuş ve ayrıca Elcezire İstiklâl Mahkemesi üyeliği de yapmıştır.(15)


Ermenilerin 1921-1922'de Antep'i tamamen terketmesiyle birlikte,onlardan kalan evler,tarlalar,arsalar ve diğer gayrimenkul mülkler çok cüzi miktarlarla satılır.Daha doğrusu bu mülkler,şehirdeki Ermenilere ve Fransızlara karşı verilen mücadelede yararlılık gösterenlere,semt kumandanlarına ve harbe iştirak edenlere verilir.Hattâ bu harbe katılıp,savaşan,mücadele eden ve kendini bu anlamda gerçekten "Antepli" olarak gören bazı yerel unsurlar ile harbin başında Antep'i terkeden ve hiçbir yararlılık göstermeyip,Ermeniler ve Fransızlar şehri boşalttıktan sonra gelip Ermenilerden kalan mal ve mülklere konan diğer eşraf arasında çatışmalar ortaya çıkar.Açık bir mal-mülk kavgası yaşanır.Yani neredeyse 1919-1921 arasındaki bütün bir yerel Antep tarihini bu minvalde okumak mümkündür.


Resmî Türk tarih anlatısının mikro ölçekte somutlaştığı yerlerden biri de Antep'tir.Ayntap'tan Aintab'a,Aintab'tan Antep'e ve en son hâliyle ise resmî Türk tarihyazımının uygun gördüğü biçimde Gaziantep'e evrilen bir şehrin hikâyesinden bahsediyoruz.Anteplilik kimliği oluşturulurken ve Antep Gaziantep'e dönüştürülürken aynı zamanda Antep'e bir Türk ve Sünni şehri olma vasfı da kazandırılmıştır.Aslında bu bir kimlik yaratım ve inşa sürecidir.Bu inşa sürecinden hem şehrin bizatihi kendisi hem bu şehrin maddî ve manevî çehresini oluşturan tarihsel aktörler de etkilenmiştir.


Esas itibariyle ulusal tarih veya resmî tarih anlatısı kendi tarihini "oluştururken" unutulması ve unutturulması gereken bazı olayları rafa kaldırır,yeni aktörler yaratır ve yeni bir rejim için,yeni bir toplum tasavvuru yaratmak adına bazı kişileri ise unutturur,önemsizleştirir.Ulusal düzeyde inşa edilen bu anlatının yerel düzlemde de tezahürleri ve alıcıları mevcuttur.Türk ulusal tarihyazımı da aynı zamanda bir kimlik inşa sürecidir ve bu süreçler atbaşı gitmiştir.Yaratılan bu kimliği tanımlayan iki mümeyyiz vasıf vardır.Bunlardan biri Türk olmak yani Türklük,diğeri ise Sünni bir İslâm inancı yani Sünni Müslüman bir topluluğa mensubiyettir.Bu tarih ve kimlik inşası yerelde de karşılığını bulmuştur.İşte Antep'in tarihi de esasında yukarıda bahsi geçen büyük tarih anlatısına ve bu anlatının inşa ettiği kimliğe bağlı olarak bizatihi bu kimliğin yaratıcıları ve kimliğe mensup yerel "literati" tarafından kaleme alınmıştır.


Bu literati'ye göre Aintab,"...gerek ekonomik,gerekse etnik yapısı bakımından tipik bir 'Türk' kenti idi...Türk gelenek ve töresini bozmadan yenilemiş ve Arap etkisinde kalmadan azınlıkları da kültürel açıdan baskı altında tutmuştur."(16) Ancak bu anlatıda eksik olan son derece önemli toplumsal aktörler vardır.Sözkonusu aktörler uzun bir tarihsel zaman diliminde Antep'in tarihsel dokusuna,rengine ve iklimine önemli katkılar sağlamış;şehrin aslında kimliksel zenginliğinin bir zamanlar sembolü olmuş ve bu şehrin politik,ekonomik,dinsel ve sosyo-kültürel altyapısı başta olmak üzere bütün tarihsel katmanlarının teşkilinde başat ve ilerici bir rolde olmuştur.


İşte bu aktörlerden biri ve belki de en önemlisi Antep'in Ermenileridir.Bahsi geçen yerel literati'nin mikro ölçekte yazdığı "resmî Antep tarihi yazımında" Antep Ermenileri "hain","düşman" ve "zararlı unsur" olarak tasvir edilmiştir.(17) Bu tarihyazımına göre "hain" Ermeniler önce İngilizler ve daha sonra Fransızlarla işbirliği yapmış ve Anteplileri "sırtından bıçaklamış"tır.


1 Nisan 1920'de başlayıp,Fransızların Antep'i Aralık 1921 itibariyle boşaltmasıyla sona eren Antep Harbi'ne dair Türkçe yazılmış mebzul miktarda kaynak bulunmaktadır.Üstelik şehrin bu döneme ilişkin tarihini bizatihi bu döneme şahitlik edenler ve Antep Harbi'ne iştirak edenler yazmıştır.Harb'in nasıl başladığı,geliştiği ve nihayete erdiği bütün tafsilatıyla bu kaynaklarda anlatılmıştır.Ancak,burada eksik olan "karşı taraf","düşman ve ihanet eden taraf" olarak tasvir edilen Ermeni anlatısıdır.Bu anlatıların başlıcaları Kevork Barsumyan'a ait "Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922 [History of the Aintab Armenian Revolutionary Federation 1898-1922]";(18) A. Gesar imzalı "Aintabi Koyamardı [Aintab Self-Defense]"(19) ve Nerses Babayan'ın Ermenice kaleme aldığı ve oğlu Yervant Babayan tarafından İngilizceye tercüme edilen "Pages from my diary:Archpriest Der Nerses Babayan"(20) başlıklı çalışmalardır.


Tıpkı,Ali Nadir Ünler'in "Antep Savunması" ve Lohanizade Mustafa Nureddin'in,"Gazi Antep Savunması" kitaplarında olduğu gibi bu üç anlatıda da Antep harbinin bütün veçheleri ele alınmış,1 Nisan 1920 ve Aralık 1921 itibariyle vuku bulan bütün olaylar etraflıca kaydedilmiştir.Zira her üç yazar da bahsi geçen her iki yazar gibi bu harpte aktif olarak yer almış ve Ermenilerin savunma hattında önemli görevler üstlenmiştir.

Bu tarihsel tanıklıklar ve anlatılar bize "farklı" ve "alternatif" bir perspektif sunmaktadır.Daha da önemlisi "mağdur"un dilinden ve sesinden Antep Harbi'ni aksettirmektedir.Pek tabii bu aktarımların tam anlamıyla "sahih" olduğu iddiasında değiliz.İlâveten,bilhassa Gesar'ın Ermenilerin Antep savunmasını anlatırken kullandığı dilin ve zihin dünyasının bir hayli milliyetçi olduğunu da söylemek mümkündür.Ancak bu durum eserin tarihsel önemine ve değerine hâlel getirmez.

Buradaki kilit nokta aynı tarihte,aynı coğrafyada aynı faillerin yer aldığı,aynı olayların nasıl "anlatıldığı" ve "aktarıldığı"dır.Şimdiye kadar Antep Harbi'ne ilişkin anlatılanlar ve aktarılanlar oldukça milliyetçi bir yelpazede kalmış,olaylar milliyetçi ve hamasi bir dil üzerinden "kurgulanmış" ve epik bir "Antepli Türklerin onurlu ve haklı mücadelesi" söyleminden öteye gidememiştir.Bu diskuru yapıbozuma uğratmak ve hikâyenin diğer tarafını da hakkıyla ortaya koymak ve eleştirel bir okumaya tabi tutmak tarihçiliğin olmazsa olmazıdır...

***

"Defolun(21)


Son zamanlarda bütün gazetelerde Küçük Asya ve Trakya'da yapılan vahşetler hakkında genişçe makaleler yazıldı.Her Türk ve inançlı (Müslüman) bu gaddarlıkların Yunanistan'da bizim inançlı kardeşlerimize yapıldığını anladığında,onun yüreği Rumlara ve Ermenilere karşı nefretle dolar.Bir Türk'ün,bir Müslüman'ın bu iki nankör milletin yüzünü görmek ve onlarla birlikte yaşamak istemesi mümkün değil.


Bunlar,Büyük Fatih'in adâletiyle ve lütuflarıyla,saygıdeğer şeyhülislam ve dini bütün sultan gibi yüzlerce Osmanlı sultanlarının âlicenaplığını ve takdirini hak etmişlerdi;fakat bu onların faaliyetlerini durdurmaya yeterli olmadı,bizim en büyük talihsizliğimiz,bizim kişisel ve manevî güzelliklerimizi yok etmeleri oldu.


Geçen yıllar ve uzak diyarlar hakkında konuşmayacağım.İşte Antep ve Gazi Antepliler.

Biz milletimizin bağımsızlık meselesini halletmek için şanlı mücadelemize hazırlandığımız sırada,Ermeni komşularımız -burada özellikle ifade etmek isterim- birtakım örgütlerle çeşit çeşit entrikalar tezgâhladılar.Şehirde bomba atanlar ve on,onbeş gün bütün cephelerinde,kendi yerlerinde göstermiş oldukları faaliyetler gibi.

Halep'ten,Küçük Asya'nın (Anadolu'nun) çeşitli yerlerinden kaşık satmak,at kesmek,saraçlık yapmak,kürkçülük yapmak için memleketimize gelen ve Türk'ün ekmeğiyle ve âlicenaplığıyla gelişen,Türk'ün parasıyla zenginleşen,görkemli binalara,büyük hanlara,dükkânlara,bağlara ve bahçelere sahip oldular...

Kendileri şehrin en çok kazanan kesimleri olmalarına,her türlü ticâretin büyük bölümünün kendilerinde olması,bütün zanaatkârların kendilerinden olmasına,eğitim kurumlarına,nihayetinde her şeye sahip olmalarına rağmen Türk yurdu üzerinde Türk'e düşmanlık yapmadan bir an bile durmadılar.

Küçük Asya'nın diğer yerlerinde mukim Rumların ve Ermenilerin farklı koşullar altında yaşaması mümkün mü?

Buna karşın Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Adana bölgesinde,demiryolu boyunca imha edilmedik bir pislik kalmadı.

Yunan ordusuna gönüllü yazılarak bizim askerimize karşı taarruz edemeyen bu bölgenin Ermenileriydi.

İzmir'i yakan Ermeniler değil miydi?Sonunda Adana'yı yakanlar kimlerdi?Silâhları,bombaları,askerî malzemeleri ne için hazırlamışlardı?Bu adamlar ne yapmak istiyorlardı?-Sorun Avrupa'ya- gün boyu 'azınlıkların hakları' sloganını atanlara.

Şimdiye kadar hangi Türk,hangi Müslüman kendi vatanında adil ve eşit haklara sahip oldu Türkiye'de bulunan Ermenilerin sahip olduğu kadar?Onlar değil miydi Hindistan'dan inançlı kardeşlerimizi kurbanlık koyun gibi toplayan ve kutsal vatanı yok etmek,kendi kardeşlerini kendi elleriyle öldürmek için bizim karşımıza getirenler.

Haydi,Ermenilere soralım.Genel Savaş'a kadar bir Ermeni'nin silâhı alındı mı?Hangi Ermeni savaşa gönderildi?

Ve Türk'ün bahtsız çocuğu annesinin kucağından mezara kadar omzunda silâh kendi vatanını korudu,namusunu ve varlığını korumak için kendisini feda etti.

Onlar memleketin içinde geliştiler,tüccarlık yaptılar,zengin oldular;ama fedakâr Türk çocuğu ailesinden,mutluluğundan ve her türlü rahatından vazgeçti,anavatanının bir sınırından diğer sınırına devamlı severek koştu.

Genel Savaş'ta Kafkasya ve Gazze cephelerindeydi.Düşman toplarının yeterli olmadığını gördükten sonra yine o Ermeniler kendi silâhlarıyla bizi iki ateş arasında bıraktı.Ve eline fırsat geçtiği anda yüzde 90'ı düşman tarafına geçmedi mi?Rus kuvvetleriyle birlikte neler yapmadılar!

Bir kez daha soruyorum azınlıkların haklarını konuşan bir Avrupalıya:Dün ve bugün Girit'te ve Mısır'da katledilen,öldürülen,tutuklanan bizim imanlı gençlerimizi düşünüyor mu?Niçin Trakya'da köylerin yakılmasının,çocukların kırılmasının,yaşlıların süngülenmesinin engellenmesine gayret göstermiyorlar?Niçin oraya,Millî Taşnaktsutyun olarak anılan Haçlı ordusunun üzerine asker göndermiyorlar?

O yaldızlı konuşmalara inanan bir Türk'ün bulunduğunu asla düşünmüyorum.Türk kendi bağımsızlığını kendi kanıyla,kendi birliğiyle ve kendisinin emsalsiz kararlığıyla korudu.Türk ölmeyecek!Sadece,Türk'ün kendi düşmanını bilmesi gereklidir.Bir daha asla,beslediğimiz kargaların gözlerimizi oyacağı kadar rehaveti onlara göstermeyiz.

Onlar,Rumlar ve Ermeniler için bu vatan hiçbir zaman nimet olmadı.Onların sahipleri kendilerine kucak açtı.Amerika milyonlarcasını korudu,onlara boş kalan verimli topraklar sundu.Onlar azınlıkları sever;haydi onların kucağına,haydi biraz da onları deneyin.

İçişleri Bakanı Ferid Bey'in son açıklaması,büyük bir hakkaniyetle,büyük bir dürüstlükle ve aynı zamanda iyi düşünülüp taşınılmış bir önergeydi.Kesinlikle mübadelenin yapılması gerekmektedir,aynı zamanda azınlıklar meselesi Büyük Millet Meclisi'nin görevidir.Haydi,Doğu'yu rahat bırakın.

Tekrarlıyorum.Biz Ermenilerle birlikte yaşamak istemiyoruz.Haydi onları da biraz rahatsız edelim.Başsız minarelerimizden,kolsuz,ayaksız gazilerimizden utanalım.Haydi,onları Avrupa'nın merhametten yoksun gözlerine sokalım;bizden şefkat bekliyorlar.

Biz gençlerimizi istiyoruz,onların vatanı ele geçirmelerini istiyoruz.Biz onlarla birlikte yaşıyoruz.Türk yurdunun temiz havasını Türk ve inançlı ciğerler solumalı.

Abdestsiz ayak Türk'ün anavatanının toprağına ayak basmamalı.Türk'ün cennet vatanında sadece ezan sesi yankılanmalı.

Onlar Avrupa'da,Amerika'da kendi çanlarıyla,kiliseleriyle,haçlarıyla özgür ve rahat yaşasınlar,gelişerek,büyüyerek;lâkin sadece bizden uzak olsunlar..."

***


Not:Bu makalenin yazım sürecindeki emeği ve katkılarından dolayı Murad Uçaner'e teşekkür borçluyum.(Ü.K.)


1-BNu (Bibliotek Nubar)/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The Deportation of Armenians in Aintab",s.7;Krikor Boğaryan,Orakrutyun darakiri gyanki [Sürgün Hayatımın Günlüğü],Tseghasban Turke.Vgayutyunner kaghadz hrashkov prgvadzneru zruytsneren [Soykırımcı Türk:Mucize eseri hayatta kalan Ermenilerin anlatılarından müteşekkil olan tanıklıklar] (Beyrut:Shirag,1973),s.122;126-129;Elie H. Nazarian (der.),Badmakirk Nazarian Kertasdani (1475-1988) [Nazarian Ailesi'nin Tarihi,1475-1988] (Beyrut:Zartonk,1988),s.184;Kersam Aharonyan,Hushamadian Medz Yegherni [Büyük Suç'un Hatıratı] (Beyrut:Atlas,1965),s.46;Kevork Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922 [Antep Ermeni Devrimci Federasyonu'nun Tarihi 1898-1922] (Halep:Tigris,1957),s.204;Sebouh Aguni,Milion mı Hayeru Çarti Badmutyunı [Bir Milyon Ermeninin Katledilmesinin Tarihi] (Constantinople:H. Asaduryan Vortik,1920),s.311;M. Arzumyan,Hayasdan,1914-1917 [Ermenistan,1914-1917] (Yerevan:Hayasdan,1969),s.438.
2-BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The deportation of Armenians in Aintab",s.5.
3-Aguni,Milion mı Hayeru Çarti Badmutyunı,s.310.
4-BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The deportation of Armenians in Aintab",s.3.
5-A.g.e.,s.4.
6-Vahe N. Güleseryan,"Dasn yev meg yegheragan dariner Ayntabi mech,1908-1919" [Antep'te 11 Zalim Yıl 1908-1919],Badmutyun Aintabi Hayots [Antep Ermenilerinin Tarihi ],c. 1 (Los Angeles:California,1953),s.1022;Boğaryan,Orakrutyun darakiri gyankis s.123;Nerses Tavukçuyan,Darabanki Orakrutyun [Bedbaht Günlerimin Günlüğü] (Beyrut:High Type Compugraph-Technopresse,1991),s.70-72;BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The deportation of Armenians in Aintab",s.7;Huşamadyan Avedis Kalemkeryani [Avedis Kalemkeryan'ın Hatıratı],Vahe N. Güleseryan (der.) (Beyrut:Dıbaran Der Sahagyan,1965),s.56;Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922,s.49;Sarkis Balabanyan,Gyankis Dak u Bağ Orerı:Ayntab,Kesap,Halep [Hayatımın Sıcak ve Soğuk Günleri:Antep,Kesap,Halep] (Halep:Shirag,1983),s.58.
7-Güleseryan,"Dasn yev meg yegheragan dariner Ayntabi mech,1908-1919",s.1035;Balabanyan,Gyankis Dak u Bağ Orerı:Ayntab,Kesap,Halep,s.73;Hay Aintab,c. 7,Sayı 21,No 1,Ocak 1966,s.35.
8-BNu/Fonds A. Andonian,P.J. 1/3,file 4,Aintab,"The Deportation of Armenians in Aintabi",s.10.
9-Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922,s.51.
10-"Antep Savunması",Gaziantep Kültür Dergisi 10/109 (10 Ocak 1967):4;Badmutyun Aintabi Hayots,c. 2,s.45;Yeghia H. Dolbakian,Ayntabn u Ayntabahayı [Antep ve Antep Ermenileri],(Yerevan,1992;Halep,1994),s.40;Colonel Abadi,Türk Verdün'ü Gaziantep:Antep'in Dört Muhasarası
(Gaziantep,1999),s.26;Ünler,"Antep Savunması",Gaziantep Kültür Dergisi 1/1 (10 Kasım 1957):10;Ahmet Hulki Saral,Türk İstiklâl Harbi,c. 4,Güney Cephesi (Ankara 1966),s.50;Eyüp Sabri (Akgöl),Esaret Hatıraları (Bir Esirin Hatıraları,Gaziantep'te İngiliz Tecavüzünün Başlangıcı ve Türk Üserasına Zulüm ve İşkenceler),der. Nejat Sefercioğlu (İstanbul:Tercüman,1978),s.13;Stanley E. Kerr,The Lions of Marash:Personal Experience with American Near East Relief,1919-1922 (Albany:State University of Albany of New York Press,1973),s.35;Ali Fuat Türkgeldi,Mondros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi (Ankara:Güney Matbaacılık ve Gazetecilik,1948),s.67;Zeki Sarıhan,Kurtuluş Savaşı Günlüğü,c. 1 (Ankara:Öğretmen Dünyası,1982),s.79.
11-Badmutyun Aintabi Hayots,c. 1,s.1074;Eyüp Sabri (Akgöl),Bir Esirin Hatıraları,s.24-25.
12-Eyüp Sabri (Akgöl),Bir Esirin Hatıraları,s.45.
13-İlgili mevzuatın detaylı bir analizi için bkz.Taner Akçam ve Ümit Kurt,Kanunların Ruhu:Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek (İstanbul:İletişim Yayınları,2012.)
14-Boğaryan,Orakrutyun Darakiri Gyankis,s.128.
15-Yasin Kutluğ,"İstiklâl Savaşı'ndan Hatıralar",Gaziantep Halkevi Mecmuası 25,s.12;Başpınar Aylık Edebiyat ve Kültür Mecmuası 16-17 (Temmuz 1940):11;25,28,30,31 (Mart,Haziran,Temmuz-Ağustos 1941):7,8,13;Elcezire İstiklâl Mahkemeleri: Kararlar ve Mahkeme Zabıtları,c. 3 (TBMM Basım-Yayım:Ankara,2015.)
16-Uğurol Barlas,Gaziantep Tıp Tarihi ve Kültür Tarihi Araştırmaları (İstanbul:Hilmi Barlas Eğitim Vakfı,2004),s.12.
17-Ali Nadi Ünler,Gaziantep Savunması (İstanbul:Kardeş Matbaacılık 1969);Hulusi Yetkin,Gaziantep için söylenenler (Gaziantep:Yeni Matbaa,1969);Mithat Enç,Uzun Çarşının Uluları (İstanbul:Ötüken,2005);Enç,Selamlık Sohbetleri (İstanbul:Ötüken,2007);M. Oğuz Göğüş,İlk İnsanlardan Bugüne Çeşitli Yönleriyle Gaziantep (Ankara:Cihan Ofset,1997);Şakir Sabri Yener,Gaziantep'in Yakın Tarihinden Notlar ve Hatıralar (Gaziantep:Gaziyurt Matbaası,1958);Lohanizade Mustafa Nureddin,Gazi Antep Savunması (İstanbul:Kastaş Yayınları,1989);Hulusi Yetkin&Mehmet Solmaz,Gaziantep Savunmasında Şehit Şahin'in Yeri (Gaziantep:Gaziantep Kültür Derneği,1963);Sahir Üzel,Gaziantep Savaşı'nın İç Yüzü (Kayseri:Sümer Matbaası,1949.)
18-Bu kitabın Türkçe tercümesini 2016 yılında bitirdik.İlgili kitap Tarih Vakfı Yayınları tarafından yayımlanma aşamasındadır.
19-Bu kitabın Türkçe tercümesi için bkz. A. Gesar,Antep'in Varoluş Mücadelesi,(çev.) Ümit Kurt ve Murad Uçaner (İstanbul:Belge Yayınları,2016.)
20-Bu kitabın tercümesi Ümit Kurt tarafından yapılmıştır.Kurt'un hacimli önsözüyle birlikte kitap Tarih Vakfı Yayınları tarafından yayına hazırlanmaktadır.
21-Bu yazı Gazi Antep isimli gazetede 1921'de yayımlanmıştır.Orijinalini buladığımız metni Barsumyan kitabına koymuştur.Yazının Ermenice'den Türkçe'ye tercümesindeki önemli katkılarında dolayı Murad Uçaner'e teşekkür borçluyum.Barsumyan,Badmutyun Aintabi H. H. Dashnaksutiun 1898-1922,s.337-339.

*Dr.Ümit Kurt,Antep'in gayri resmî tarihi,
Toplumsal Tarih,Sayı:284,Ağustos 2017,s.50-57.