11 Temmuz 2017 Salı

"Ermeniler gitti,biz barışı yitirdik"/Namık Kemal Dinç*

Yakın dönem Kürt tarihi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Namık Kemal Dinç'in "Onlar Gittiler,Biz Barışı Yitirdik:Ermeni Soykırımı ve Kürtler" adlı kitabı İletişim Yayınları'ndan çıktı.Kitapta 1915 sonrası ilk kuşağın temsilcilerinden Tarık Ziya Ekinci ve Naci Kutlay'la,Ahmet Türk,Osman Baydemir,Altan Tan gibi günümüzün önde gelen Kürt siyasetçileriyle,araştırmacılar Mehmet Bayrak ve Şeyhmus Diken'le,avukat ve insan hakları aktivisti Eren Keskin'le,prodüktör ve söz yazarı Gülten Kaya ile ve genç kuşak sosyal bilimcilerden Rojava üzerine çalışmalarıyla tanınan Seda Altuğ ile yapılan söyleşiler yer alıyor.

Namık Kemal Dinç,daha önce Adnan Çelik ile birlikte "Yüz Yıllık Ah!Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir" adlı bir sözlü tarih çalışması da İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından yayımlanmıştı.İMC TV'de yaptığı tarih programlarıyla da tanınan Namık Kemal Dinç'le kitapta yer alan söyleşilerden yola çıkarak Kürt kamuoyunda 1915 Ermeni Soykırımı hakkında yaşana tartışmalar üzerine konuştuk.


-Kitapta,üç farklı kuşaktan gelen kişilerle yapılmış söyleşiler yer alıyor.Bu üç kuşak arasında Ermeni Soykırımı'na yaklaşım konusunda farklar var mı?

Öz itibariyle büyük bir fark yok.En yaşlı kuşaktan Tarık Ziya Ekinci de "soykırımdır" diyor;diğer kuşaklarda da aynı görüş hâkim.1915'in soykırım olduğuna dair kuşaklar arasında bir farklılık yok.İslâmî kesimden gelen Altan Tan da aynı şeyi söylüyor.Ahmet Türk'ten Osman Baydemir'e kadar görüştüklerimiz arasında Ermenilerin ve Süryaniler gibi diğer Hristiyanların da soykırıma uğradığı konusunda görüş birliği var.Bu görüş birliğinin aslında Kürt hareketiyle ve Kürt yurtseverliğiyle ilgili bir yönü var.

-Bunu biraz açar mısınız?Kürt yurtseverliği ile soykırımı tanımak arasında nasıl bir ilişki var?

Kürt hareketi siyaseten Soykırım'ın gerçekliğini kabul eden bir çizgide bulunuyor.Bununla bağlantılı olarak kendi etkisi altındaki Kürt yurtseverlerini de bu perspektifte şekillendiriyor.On görüşmecinin tamamı da bu anlamda Kürt yurtseverliği bilinci üzerinden 1915 Ermeni Soykırımı'nı kabullenen ve bunu geçmişin bir suçu olarak gören bir perspektife sahipler.1915'i soykırım olarak tanımak güncel Kürt hareketi ve bu hareket tarafından şekillenen Kürt yurtseverliğinin önemli bir parçası olmuş gibi görünüyor.

-Bu perspektif,Kürt yurtseverliğinin milliyetçilikle arasında bir çizgi çekmesine mi neden oluyor?

Evet,kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum.Kürt hareketi de diğer siyasî toplumsal hareketler gibi sürekli bir devinim içinde;farklı siyasî eğilimleri içinde barındıran bir dinamizmi taşıyor.Daha enternasyonalist bir çizgiyle Kürt milliyetçiliğine daha yakın bir yurtseverlik anlayışı Kürt siyaseti içinde birarada varlıklarını sürdürüyor.Bugün enternasyonalist bir yurtseverlik anlayışı,diğer halklarla birarada eşit ve özgür olarak birarada yaşama anlayışı daha ağır basıyor.Bu perspektif ağır bastığı için de Ermeni Soykırımı rahatlıkla kabul ediliyor.Geleceğin diğer haklarla birlikte kurulabileceği algısı da bu damarı besliyor.Çok tartışılan "Türkiyelileşme" de Türkiye halkıyla birlikte bu sorunun çözüleceği perspektifi anlamına geliyor.

-Kürt kamuoyunda zaman zaman,devletin Ermeni Soykırımı'nı Kürtlerin üzerine yıkmaya çalıştığına dair bir kaygı da var.Kitapta yer alan bazı söyleşilerde de bu konuya değiniliyor olsa da bu kaygının ön plânda olmadığı söyleyebilir miyiz?

Öncelikle Kürtler şu anda bunu düşünecek durumda değiller.Bu kaygı çok daha gerilere düşmüş durumda.Çünkü Kürtler şu anda kendi akıbetlerini düşünüyorlar.Bir ölüm kalım savaşı var.Türkiye devlet olarak "Kürtsüz bir Ortadoğu nasıl şekillenir" diye düşünüyor ve buna göre hareket ediyor.Ayrıca Kürtlerde Ermenilerle ilgili olarak çok canlı bir hafıza var.Türkiye devlet olarak bugün yeni bir 1915 yaratmaya çalışıyor.AKP hükümeti,Osmanlı'nın son dönemindeki politikalara geri dönmüş görünüyor.Osmanlı Devleti,ondokuzuncu yüzyıldaki göç hareketlerini nasıl kendisi için fırsata dönüştürdüyse,Türkiye de bugünkü mülteci hareketini kendisi için fırsata dönüştürmeye çalışıyor.Ondokuzuncu yüzyılda Balkanlar'dan Kafkasya'dan ve Kırım'dan gelen Müslüman göçmenleri,Anadolu'daki Ermeni,Rum,Süryani yerleşimlerinin yakınına yerleştirdikleri gibi günümüzde de Suriye ve Irak'tan gelen Sünni Arapları,Alevi ve Kürt bölgelerine yerleştirmeye çalışıyor.Nasıl o dönemde bu şekilde etnik çatışma ve boğazlaşmaların zemini oluşturulmuşsa bugün de AKP iktidarı eliyle aynı şey yapılmak isteniyor.

-Geçen yıl,Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yıldan sık tartışılan konulardan biri de "Batı'da tehcir Doğu'da soykırım" yaklaşımıydı.Sizin buna farklı bir itirazınız var.Bundan söz eder misiniz?

Osmanlı coğrafyasının doğusunda soykırımın daha yoğun yaşandığı,can kayıplarının daha fazla olduğu doğru ama "Neden böyle oldu?" sorusu ortada kalıyor.Bu sorunun yanıtı Osmanlı'nın doğusundaki toprakların Ermenilerin anavatanı olmasıdır.Osmanlı coğrafyasının batısında yaşayan Ermeniler,meselâ Bursa'da,Afyon'da yaşayan Ermeniler oralara aslında doğudan göç etmişler.Bu insanlar tehcirden Bursa'ya,Afyon'a dönseler bile tehdit oluşturmayacaklardı.Oysa doğudaki Ermeniler için durum daha farklıydı.Öte yandan şu da gözardı edilmemeli. Ermenistan ve Kürdistan sınırları birbirinden ayırt edilebilecek sınırlar değil.Eğer ayırmaya kalkarsanız bu sizi yine ulus-devletçi anlayışa getirir.Bunu bilerek söylüyorum ki o topraklar Kürtlerin olduğu kadar Ermenilerin de anavatanıydı.Dolayısıyla anavatanlarından sökülüp atılmaları gerekiyordu.Ne kadar çok sökülüp atılırlarsa geri dönüp toprak talep etme imkânları da o kadar azalacaktı.

Ayrıca Kürtler bu topraklarda her zaman silâhlı olmuşlardır.Bugün de öyledirler.Hem aşiret yapısı olmasından hem de silâh kültürünün yerleşik olmasında dolayı böyledir.Kürtlerin silâhlı olmalarına rağmen burada devlet idaresi 1915'te hâkim bir devletti.Osmanlı'nın karşı çıktığı bir şeyi bu coğrafyanın genelinde uygulamak mümkün değildir.Lokal olarak yapabilirdiniz ama devletin onay vermediği bir büyük eylemi,büyük felâketi gerçekleştirme kudretinde değildi Kürtler.Ancak devletin onayıyla yapabilirlerdi ve öyle de oldu.Osmanlı Soykırım'ı öyle örgütlemiştir ki Kürtleri de bu işin içine katmıştır;Kürtler de bu işe iştirak etmişlerdir.

-Ermeni Soykırımı ile ilgili olarak "Kürtlerin iradesi yoktu" söyleminden "Kürtler Soykırım'a iştirak etmiştir"e geçiliyor gibi görünüyor.Doğru bir gözlem mi sizce bu?

Ben de bu yönde olumlu bir değişim olduğunu düşünüyorum.Kürtler 1915'te elbette bir nesne değildi.Osmanlı devlet olarak o bölgede hâkimdi ama Kürtlerin istemediği bir şeyi o coğrafyada yapmak da mümkün değildi.Her şeye rağmen Kürtler o coğrafyanın hâkim gücüydü.Aşiret yapılarıyla,silâhlı güçleriyle,şeyhlerin etrafında örgütlenen kitlesel dinî örgütlenmeleriyle bölgenin hâkim gücü Kürtlerdi.Dolayısıyla "Kürtlerin iradesi yoktu" demek işi çok basite indirgemek olur...

Kitaptan


Tarık Ziya Ekinci (Hekim,yazar,1965-1969 dönemi TİP Diyarbakır Milletvekili):

"Kürtlerin Ermenilere özür borcu var"

"1915'te yaşananlar bana göre tehcir adı altında Ermenilerin kökünü kazımaktı.(...) Soykırımın uluslararası tarifine göre bal gibi soykırım.Bir topluluğun topyekûn etkisiz hâle getirilmesi,sürülmesi,öldürülmesi veya ölüme maruz bırakılması bence bir katliamdır.(...) Bu sorun artık halktan halka bir sorun olmayı aşmış,devletin bir sorunu hâline gelmiş.Türkiye eğer demokratik bir ülke olmayı arzu ediyorsa tarihin derinliklerinde kalan bu olayla yüzleşmek zorundadır.Bundan kaçarak bir yere gitmesi mümkün değildir.(...) Kürtlerin de İttihat ve Terakki'nin havasına kapılarak ve fanatik Müslümanlığın etkisinde kalarak işledikleri bu cinayetleri kabul etme ve Ermenilerden özür dileme borcu var.Bugün Lice'de bir tek Ermeni aile kalmadı.Tek bir aile bile.Düşünebiliyor musunuz?Nüfusun üçte biri Ermeniyken...(...) Vicdanımızı harekete geçirmemiz lâzım.Bunun için devletin de üstüne düşen görevi yapması için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünüyorum.Bu büyük haksızlığı,Soykırım'ı daha çok dile getirmemiz gerekiyor."

***


Naci Kutlay (Araştırmacı,yazar):

"Kürtlerin yaptıklarını yeterli bulmuyorum ama..."

"Bir defa önce yapılanın bir rezalet olduğunu herkesin kabul etmesi lâzım.Mustafa Kemal,İzmir'e girdiği zaman,'Ermeni meselesine ne diyorsun?' diye soruldu.O da,'Fezahat' dedi;'kötü bir şeydir,rezalettir,tasvip edilmez bir şeydir',dedi.Demek istediğim bir sefer dürüst olacağız,bunun iyi bir şey olmadığını vicdanlarımızda kabul edeceğiz.Bu birinci adımdır.İkinci adım da vicdanlardaki muhasebedir.(...) Kürtlerin yaptıklarını yeterli bulmuyorum ama Kürtler çok ağır bir dönem yaşıyorlar.Kürtlerin yükleri çok ağır.Olan bitenler noktasında hangi Kürt'ü konuştursanız tasvip etmiyor,doğru bulmuyor.Bundan dolayı da bugün Ermenilerden yana tavır almak için bütün çabalarını gösteriyorlar.(...) Geçmişten ders almamız lâzım.Rusya Ermenilere verdiği sözü tutmadı;İngiltere verdiği sözü tutmadı.Şimdi yeni bir dünyadayız.Söylenen şeyler ne ölçüde yerine getirilir,dünyanın vicdanı bunu nasıl karşılar,ne kadar karşılar?Bunların hepsi meseledir.Ama biliyorum ki elli sene sonra bunu tartışsaydık daha başka tartışacaktık."

***


Ahmet Türk (Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı):

"Devletin yürüttüğü politikaya alet olduğumuz için özür borcumuz var"

"Kürtler bugün otuz yıllık bir mücadele sürecinde artık politize olmuş bir halk.Toplumsal realiteleri gözönünde tutarak ve yaşananları görerek bugün Kürtlerin de bir özür borcunun olduğunu hep düşünüyorduk.Devletin yürüttüğü politikaya alet olduğumuz için bir özür borcumuz olduğunu dile getirdik.Hem vicdanen hem siyaseten bunu yapmamız gerekiyordu.Yoksa esas aldığımız noktalara,kendimize ihanet etmiş olurduk.Bu konuda Kürtlerden de Süryani halkından da Ermeni halkından da olumlu tepkiler aldım.(...) Devletin bir söylemi var:'Bunu tarihçilere bırakalım'.Hangi tarihçilere?Sen bu meseleyi objektif olmayan bir tarihe bırakamazsın.Devlet,yüz yıllık politikasını değiştirmediği için yüz yıllık eski bakışı ile meseleye bakıyor.Asla demokratik bir cumhuriyet olma konusunda adım atmak istemiyor.Yine klâsik ulusal-devlet mantığı ile meseleye baktığı için de çözüm olmuyor.Özverili bir çaba,yaklaşım yok velhasıl."

***


Mehmet Bayrak (Yayıncı,yazar):

"Layıkıyla özür dilenmeli"

"Ermeni Soykırımı,gelmiş geçmiş en büyük soykırımlardan biri.Tarihsel,toplumsal,siyasal gerçeklik olarak bu Soykırım açıkça kabul edilmeli,bununla yüzleşilmeli,layıkıyla özür dilenmeli.Bunun dışında karşılıklı görüşmelerle bu özrün hakkı verilebilir.(...) Herkesin yüzleşmesi gerektiği gibi Kürtler de yüzleşmeli.Halkın,devlet politikalarına karşı farkındalığının oluşması bu konuda şimdilerde yüzleşmeyi en kolaylaştırıcı etken.Ana akım Kürt hareketine bu konuda büyük iş düşüyor.Bunun sağlıklı bir şekilde irdelenmesi,halk adına özeleştirinin verilmesi gerekli."

***


Şeyhmus Diken (Araştırmacı,yazar):

"Kürtler kendi kaderlerini tayin edebilmiş olsalardı..."

"Belki Kürtler -açıkyüreklilikle söylemek lâzım- Ermeni Soykırımı'ndan on yıl kadar sonra büyük bir felâkete ve sürgüne kurban gitmeselerdi ve buna benzer olaylar yıllarca devam etmeseydi,kendi kaderlerini tayin edebilmiş olsalardı;Ermeni meselesi konusunda bu kadar duyarlı davranırlar mıydı bilemiyorum.Kürtler böyle bir mağduriyeti benzer bir mantıkla yaşadıkları için Ermenilerle kendilerini özdeşleştirerek yaşananları değerlendirdiler.Kürt aydınları,Türkiye'de hem devletten hem de Türk aydınlarından önce yüzleşmeyi gerçekleştirip bunu yüksek sesle dile getirdiler.Bu,Türkiye entelijensiyasına verilmiş bir derstir aynı zamanda."

***


Osman Baydemir (2004-2014 döneminde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı):

"Katliama katılmış olan her kim olursa olsun dedelik mirasını kabul etmiyorum"

"Ermeni Tehciri dediğimiz -sonuçları itibariyle tartışmasız bir soykırım olan- o trajik zaman diliminde kadim Ermeni halkı büyük acılar yaşadı.Bu coğrafyada dilsel,inançsal,kültürel çeşitlilik de yoksullaştı,çoraklaştı.Onlar gitti,biz barışı yitirdik.(...) Katliama katılmış olan her kim olursa olsun (İttihat ve Terakki'den Jön Türklere,Kürdistan'da Hamidiye Alayları içerisinde yer almış çetelere kadar) dedelik mirasını kabul etmiyorum.Zulme karşı çıkmış,Mala Haco gibi onlarca,yüzlerce aile ve şahsiyetin mirası ve dedeliği başımız gözümüz üzerindedir,kabulümüzdür."

***


Gülten Kaya (Prodüktör,söz yazarı):

"Kürt sokağı aydınlandı ve bilinçlendi"

"Türkiye'deki Ermeni nüfusun İstanbul'da yoğunlaştığını ve Türkiye Kürdistan'ındaki kentlerde kaldığını görüyoruz.Eskiye dair günahlara rağmen bu son otuz,otuzbeş yıllık Kürt savaş yıllarının aynı zamanda Kürt sokağında birer aydınlanmaya da yol açtığını düşünüyorum.Kürt sokağı çok aydınlandı ve bilinçlendi.Hem kendisine dair hem de başka halklara dair bir farkındalık içerisinde Kürtler.Kürtlerdeki bu süreç doğal olarak Ermeni meselesine ya da bu konudaki Kürt dahline dair özellikle aydınların ve entelektüellerin dönüp geriye bakmalarını beraberinde getirdi.Bu Soykırım'ın bir devlet politikası olduğu,Kürtlerin bunun bir parçası hâline getirildiği gerçeği,hiçbir günahı temizlemez elbette.Fakat Kürtlerin yol alması benim açımdan tarihsel değerdedir."

***


Altan Tan (HDP Diyarbakır Milletvekili):

"Vicdanımın sesine ve neticeye bakıyorum"

"1915 olayları bir soykırım mıdır,tehcir ve tenkil mi?Yoksa Ziya Gökalp'in dediği gibi karşılıklı mukatele midir?Tehcir zorla sürmek,hicret ettirmek;tenkil öldürmek demek.Ben soykırımdır derken vicdanımın sesine ve neticeye bakıyorum.Bir halk binlerce yıldır oturduğu bir coğrafyadan silindi.Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarında 1914'te Osmanlı resmî kayıtlarına göre 12,13 milyon nüfus varken,Talat Paşa'nın kendi defterine göre bir milyon yüzbinin üzerinde Ermeni var.Bugün nüfusu 80 milyonun üzerinde ve Türkiye'deki Ermeni nüfusu 40 binin altında.Ne dolu bu insanlara?Hepsi öldürülmedi.Bunların bir kısmı dünyanın dört bucağına gittiler.Peki,ne kadarı öldürüldü,ne kadarı gitti?Sonuçta bir halk binlerce yıldır yaşamakta olduğu topraklarından silindi.Bunun kriterlere uygunluğunu konuşmak bana doğru gelmiyor.Bunun adı soykırım.(...) Allah'ın lâneti bütün zalimlerin üzerine olsun.Kim olursa olsun,isterse benim dedem olsun.Bu zalim Müslüman olmuş,Hristiyan olmuş,Kürt olmuş,Türk olmuş,Ermeni olmuş hiç farketmez.Zulme karşı çıkmak,Müslümanlığın birinci şartıdır.(...) Bir zulüm var ise,bir yanlışlık var ise devlet refleksi ile benim devletim,ben devletime laf söyletmem tavırlarını meşru görmek mümkün değil."

***


Eren Keskin (Avukat,insan hakları aktivisti):

"Suç ortaklığından duyulan kolektif bir utanç gözlemleniyor"

"Soykırım'ı en başta devletin işlediği bir suç olarak görmek gerekiyor ama Kürtlerin de Soykırım'da bir ortaklıkları var.Bunun özgürce tartışılması gerektiğini düşünüyorum.Suç ortaklığı yapılmış,dinî kimliğe vurgu yapılarak bir ortaklık manipülasyonu sözkonusu olmuş.Bugün hâlâ Kürdistan'daki köylerde,yaşanan utancı anlatan yaşça büyük insanlar vardır.Yine bugün,Ermeni müvekkillerimin Kürdistan'daki mal ve mülklerinin peşinde olduğunu biliyorum.Fakat Kürtler bir özür sunuyor,suç ortaklığından duyulan kolektif bir utanç gözlemleniyor."

***


Seda Altuğ (Sosyal bilimci):

"Rojava'ya geldik ve ilişkilerimiz tamamen değişti"

"Rojava'daki Kürtlerin hepsi 1915'i hatırlıyorlar,kesinlikle de geçiştirmiyorlar fakat bu hatırlama,toplumsal sınıflar ve farklı nesillerin jenerasyonları arasında farklılık gösteriyor.Meselâ Mardin'in Kiki aşiretine mensup,Kamışlo'da yaşayan orta sınıf bir yaşlı,1915'i bütün vahşetiyle hatırlayabiliyor.Ama diyor ki,'O zamanın,1915'in ruhu öyleydi.Bize cennette yer va'dettiler,biz o zaman çok dindardık,inandık.Şeyh Said sonrası Rojava'ya geldik ve ilişkilerimiz tamamen farklılaştı'.Politik olan Kürtlere baktığınızda katliamın failliğini ve öznelliğini devlete,İttihat ve Terakki'ye havale etmek gibi bir eğilimin daha güçlü olduğunu görüyoruz.Rojava'ya göç edenlerle Türkiye'de kalanlar arasındaki en önemli fark,gidenlerin Fransız mandası döneminde farklı bir rejim altında yaşıyor olmaları.Burada kalanların ise Şeyh Said sonrası Olağanüstü Hal Kanunları'nın uygulandığı bir Kürdistan'da yaşamak zorunda kalmaları.Dolayısıyla Fransız yönetimi altında yaşayan Hristiyanların,Hristiyan kimliklerini daha çok ön plâna çıkardıklarını görüyoruz.Kürtlerinse daha az görünür olduklarını,kamusal alanda ve temsiliyette çok daha marjinal olduklarını görüyoruz.Hristiyanların Soykırım'dan kurtulduktan sonra,burada Fransızlar tarafından kayırıldıklarını ve Kürtlerden 1915'in intikamını almak istedikleri gibi bir anlatı da zaman zaman ortaya çıkıyor."

*Namık Kemal Dinç,"Ermeniler gitti,biz barışı yitirdik",Röportaj:Ferda Balancar,Agos,15 Nisan 2016.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15039/ermeniler-gitti-biz-barisi-yitirdik

4 Temmuz 2017 Salı

"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma/Dr.Selim Sezer*

İttihatçılar ve Araplar arasındaki ilişkiler hakkındaki literatür gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,Nisan 1910'da Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.

1908 yılının Temmuz ayında Meşrutiyet'in yeniden ilân edildiği haberi Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerine ulaştığında,uzun zamandır beklenen bu haberi sevinç gösterileri ve kutlamalarla karşılayan yerler arasında İmparatorluğun Arap vilayetleri de vardı.Başta Beyrut olmak üzere Arap nüfus çoğunluklu pek çok şehirde kutlamalar günlerce devam ederken,aralarında Reşid Rıza,Curci Zeydan,Cemaleddin el-Kasımi,Ruhi el-Halidi gibi isimlerin de olduğu pek çok Arap aydın,gazeteci ve âlim de,devrimi takip eden haftalar ve aylar boyunca,istibdadın son bulmasını ve hürriyetin gelişini öven yazılar kaleme alacaktı.(1)

Arap siyasetçilerin ve aydınların yeni rejime verdiği destek uzun denilebilecek bir süre boyunca devam edecek olsa da,İstanbul'daki hükümetin 1908 Devrimi'ni takip eden süreçlerde Arap vilayetlerine yerel dili bilmeyen Türk memurlar tayin etme ve mahkemeler de dâhil olmak üzere kamu işlerinde tek geçerli dil olarak Türkçe kullanımını zorunlu tutma gibi uygulamalara gitmesi,tedrici bir şekilde,özellikle Suriyeliler arasında güçlü bir adem-i merkeziyetçi reform hareketinin gelişmesine yol açacak ve İstanbul'la muhalif Araplar arasındaki gerilim,1913 yazında İttihat ve Terakki'nin kapsamlı bir siyaset değişikliğine giderek Araplarla uzlaşma yolunu seçmesine kadar büyüyerek devam edecekti.

İttihatçılar ve Araplar arasındaki -değişken,karmaşık ve çetrefil- ilişkiler hakkındaki literatür,özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde önemli oranda gelişmiştir ve hâlen gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,bu ilişkilere dair kapsamlı bir resim ortaya koymak yerine,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,1910 yılının Nisan ayında,Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.

Tartışmanın birinci safhası

İki gazete arasındaki tartışma,o tarihte Paris'teki Osmanlı Ticaret Odası'nın başkanlığını yapan ve kendisi de ilk dönemlerde İttihatçıları desteklemiş olan Suriyeli Şükrü Ganem'in Le Temps gazetesine bir mektup yazmasıyla başladı.Le Temps,4 Nisan 1910 tarihli nüshasının başyazısını bu mektuba ayırdı."Araplar ve Türkler" başlığını taşıyan imzasız başyazı,mektuptan bazı kısa alıntılar da yapmakla birlikte,kendi sözlerini ve argümanlarını da ortaya koyuyordu.

Sözkonusu yazıda,Jön Türklerin çözmesi gereken bütün zorluklar arasında en ağırının "ırk sorunu" olduğunu,Osmanlı İmparatorluğu'nun "modern bir devlet olmak için İslâm'ın yapamadığı şeyi yaparak ırklar arasında eşitliğin sağlanması için her şeyi yapmak zorunda olduğunu" söyleyen gazete,o günlerde Araplar ve Türkler arasında anlaşmazlıklar yaşandığını belirterek,Ganem'in mektubunun da bu huzursuzluğun kanıtlarından biri olduğunu savunuyordu.Gazete,Şükrü Ganem'in mektubunu yayımlayarak bu tartışmada taraf olmadığını ifade ediyor,ancak arkasından ekliyordu:"Türkiye"de artık bir meşruti rejim olduğuna göre,çözümler,serbest tartışmalar yoluyla geliştirilmeliydi.Bir başka deyişle Le Temps gazetesi,"Araplar" ve "Türkler" arasındaki tartışmanın tarafı olmaksızın,bu tartışmanın gelişmesinde bir rol oynayarak çözümün de geliştirilmesine aracı olmayı umduğunu ileri sürüyordu.

Şükrü Ganem'in mektubunda hem Arap soyundan geldiğini,hem de Osmanlı Devleti'ne bağlılığını vurguladığını ifade eden Le Temps gazetesinin aktardığına göre Ganem,1908 Devrimi sürecinde bütün unsurlar gibi Arapların da hürriyeti coşkuyla kutladığını,ancak devrimin "ertesi gününde" huzursuzlukların baş gösterdiğini ve Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için hiçbir şey yapmadığını yazmıştı.Arapların Meclis'te ve devlet görevlerinde yeterli ve hakkaniyetli şekilde temsil edilmediğini söyleyen Ganem,ülkede nüfusun yaklaşık yarısına denk gelecek şekilde 12 milyon Arabın yaşamasına karşın Meclis-i Mebusan'ın 240 üyesinden 65'inin,Meclis-i Âyân'ın 40 üyesinden ise sadece 4'ünün Arap olduğunu,askerî ve diplomatik yapılar içinde Arapların yok denecek kadar az olduğunu söylüyordu.Ganem,mektubun gazete tarafından alıntılanan bir kısmında ise şu ifadeleri kullanmıştı:

"Türkler neden bizden,bağımsızlık ruhumuzdan,sayımızdan korkuyor?Ayrılıkçı projeleri ciddiyetle besleyen Araplar hangileridir?Eğer Yemen isyan ediyorsa,bu,İmparatorluk'tan çıkmak için değil,çürümüş ve tiranca bir yönetimden kurtulmak içindir...Jön Türkler,hepimizin,Türklerin ve Arapların dininin temeli olan,kanunlarımızın,dualarımızın,hepimizin Yasa'sının,Kur'an'ın ve hilafetin dili olan dilimizden haklı olarak çok gurur duyan bizlere,Türkçe'yi dayattı.Mebuslarımıza gelince,kendilerini Türkçe ifade etmeyi beceremedikleri için,Meclis içinde zor durumdalar."(2)

Le Temps gazetesinde yer alan yazının son paragrafı,"İşte tez bu" cümlesiyle başlıyordu."Antitez",yahut cevap ise birkaç gün sonra,Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahid (Yalçın) Bey'den geldi.Şükrü Ganem'in mektubundan hareketle yayınlanan Le Temps başyazısının içeriği karşısında "hayretlere düştüklerini" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre Türkler de dâhil olmak üzere bütün unsurların içinde mevcut durumdan memnun olmayan kişilerin olması son derece doğaldı,ancak Türklerle Araplar arasında kesinlikle bu yazıda tarif edilen türden ilişkiler yoktu.Ganem'in iddialarının içinde doğru olan tek şeyin,Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için başlangıçta hiçbir şey yapmaması olduğunu söyleyen Hüseyin Cahid bunun Türk milletinin suçu olmadığını savunuyordu:

"Çünkü Türk milleti kendi mukadderatına ancak 10 Temmuz'dan sonra sahib olmuşlardır.10 Temmuz'dan sonra Araplara daha fena muamele edildiği iddiası ise sırf yalandır.Ve yine Araplara karşı bir iftiradır.Çünkü bu tarz ifadeden Arapların eski devre mütehassir oldukları gibi bir mana çıkar ki,bunu Araplar hesabına kemal-i nefretle reddederiz."

Memurluklar ve Meclis-i Mebusan'daki temsille ilgili söylenenlerin tamamen keyfi olduğunu savunan,orduda Arapların olmadığı iddiasına ise "gülmekten başka verilecek cevap olmadığını" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre ordudaki Arapları görmemek için kişinin gözlerinin garezle örtülmüş olması gerekirdi.Ayrıca ordudaki Arapların sayıları azsa,bunun sebebi de kendi çabalarının azlığıydı.Memurların unsurlar arasındaki dağılımında ise nüfusa göre oran aramamak gerekiyordu:"Umum Osmanlı'nın işleri umum Osmanlılar tarafından" yapılıyordu.(3)

Hüseyin Cahid'in bu ilk yanıtını,iki gün sonra aynı yerde verdiği ikinci yanıt izledi.Tanin başyazarı,10 Nisan 1910 tarihli yazısında,Le Temps gazetesinin iddialarını dört başlık altında topladı.Bu iddialardan dille ilgili olan dışındakilere ayrıntılı yanıtlar vermeye koyulan Hüseyin Cahid,Araplara Türkçe'nin dayatıldığı iddiasına cevaben ise "Türkler Araplara cebren hiçbir yerde Türkçe'yi kabul ettirmediler,böyle bir teşebbüse de kalkmadılar.Buna da asılsız demeyelim mi?" demekle yetinmişti.(4) Diğer yandan,Arapların kendi aralarındaki ideolojik farklılaşmanın -ve içlerinden bir kısmının hâlen hükümeti destekliyor olmasının- bir göstergesi olarak,gazetenin aynı tarihli yazısında tartışmaya Havran mebusu Halil Bey de katıldı.Şükrü Ganem'e gönderme yaparak "Araplar nâmına,kendi fikirleri hilafına söz söyleyen bu adam kim oluyor,bu salahiyeti nefsinde nasıl buldu bilmiyoruz" diyen Halil Bey,Arapların,Türklerin ve Osmanlılığı teşkil eden diğer kavimlerin bir ailenin fertleri olduğunu,aralarında herhangi bir yanlış anlaşılma veya ihtilaf olmadığını savunmuştu.Havran mebusu,Arap mebusların Meclis'te Türkçe konuşmak zorunda kaldığı ve bu yüzden kendilerini ifade edemediği iddiasına da itiraz etmiş ve Arap mebusların tamamının Türkçe konuşmayı ve yazmayı mükemmel şekilde bildiğini ileri sürmüştü.(5)

İkinci safha

Böylelikle,4 Nisan 1910'da Le Temps gazetesinde yayınlanan yazıya Tanin gazetesi sütunlarından üç ayrı yanıt gelmiş oldu.Ancak tartışma burada bitmemişti.Bu itirazların gelmesi üzerine 15 Nisan günü Paris gazetesinde aynı başlığı taşıyan bir yazıya daha yer verildi."Araplarla Türkler arasındaki" tartışmanın devam ettiğini söyleyen Le Temps gazetesi,bu tartışmaların yeni olmadığını,bütün Arap basınının uzun zamandır bu meselelerle meşgul olduğunu savunuyordu."Türklerle Araplar arasında tartışmasız bir şekilde bir ihtilaf olduğunu" ileri süren başyazı,bu ihtilafın en fazla yoğunlaştığı noktanın da dil sorununun ele alınma biçimi olduğunu söylüyor ve "Türkler" ile "Araplar"ın bu konudaki bakış açılarını,kendi yorumuna göre özetliyordu.Gazeteye göre hükümetin tezi,"Tek bir resmî dilin olması gerekir.Farklı ırklara Osmanlılık fikrinin empoze edilmesi gerekir.Türkçe bu zamana kadar hükümetin dili olduğu için,Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî dili olması da doğaldır.Bu yüzden Araplar Türkçe öğrensinler,biz de onlara yönetici görevlerinin kapılarını daha fazla açmaktan memnuniyet duyarız" şeklindeydi.Arapların yanıtı ise şuydu:"Siz bize,yönettiklerinin dilini bilmeyen memurlar,yargıladıklarının dilini anlamayan hâkimler gönderiyorsunuz.Oysa Türkiye,dil sorununun bulunduğu tek ülke değildir.Avusturya-Macaristan'da altı,İsviçre'de üç,Belçika'da iki dile izin verilmektedir.İlâve olarak Arapça,İslâm'ın din dilidir.Türkler Kur'an'ı anlamak için Arapça okumalıdır.Nihayet,Türkçe bilmeyi nasıl tanımlayacağız?Ve bunun sınırları nereye kadar gitmelidir?" Bu tartışmaya ilâve olarak "Arapların" İmparatorluk'ta sayılarına ve değerlerine orantılı bir rol oynamayı isteme hakları olduğunu,"Türklerin" ise yöneticisi oldukları siyasî rejimde bir birlik olmasını istemeye hakkı olduğunu söyleyen gazeteye göre bu iki eğilim çelişkili olsa da,uzlaşmaları mümkündü.(6)

Bu ikinci yazıya da yanıt gecikmedi.Hüseyin Cahid Bey,Tanin'in 19 Nisan 1910 tarihli nüshasındaki başyazısında Le Temps gazetesinin "Türklerin Araplara cebren Türkçe'yi kabul ettirdikleri" iddiasından vazgeçip,bunu başka biçimlere soktuğunu ileri sürdü.Hüseyin Cahid'in gazetede diğer ülkelerden verilen örneklere verdiği yanıt ise,tartışmayı başka bir bağlama taşıyordu:

"Avusturya ve Macaristan'da altı lisana müsaade edilirmiş demek,bizim memleketimizde de altı lisana müsaade etmek,yani altı lisan-ı resmî kabul etmek için bir sebep teşkil etmez.Avusturya ve Macaristan'da muhtelif lisanlar kullanılıyorsa orada bir nevi muhtariyet idaresine malik eyaletler de vardır.Bu muhtelif lisanlar oralarda kullanılır.Bir hükümet içinde isteyen altı lisandan birini kullanabilir demek,hükümet yerine Babil Kulesi dikmek demek olur.
Binaenaleyh fikrimizce Türkiye'de hükümetin birkaç lisan-ı resmîsi olsun denilmesi Türkiye'yi adem-i merkeziyet esasına göre birkaç parçaya taksim arzusundan başka bir şey değildir."

Öte yandan yazıda Hüseyin Cahid'in bir düzeyde "uzlaşmacı" bir tutum aldığı da görülüyordu.Öncelikle,Tanin başyazarı,mahkemelerde tek dil olarak Türkçe'nin zorunlu kılınmasını yanlış bulduğunun altını çiziyordu.Bundan daha ilginci,Arap vilayetlerine ve diğer vilayetlere giden memurların bulundukları bölgede konuşulan yerel dili bilmesi gerektiğini söylemesiydi;bunu ilginç kılan ise,o tarihten yaklaşık bir buçuk yıl önce,memurların yerel dili bilmek zorunda olmadığı şeklindeki resmî argümanın en ateşli savunucularından birinin kendisi olmasıydı.(7) Ancak Hüseyin Cahid şimdi bu yeni yaklaşımını ortaya koyarken önemli bir şerh de düşüyordu:Memurlarda öncelikli olarak aranması gereken şey,görevinin ehli olmalarıydı ve bölgede Arapça bilmeyen çok sayıda memurun hepsinin bir anda ve sırf bu nedenle görevden alınması hâlinde,yerlerine kimin getirilebileceği sorusunun yanıtı yoktu.Hüseyin Cahid Bey yazısını şu sözlerle bitirmişti:

"Bugün şüphesiz ki elsine-i mahalliyeye vâkıf memurlar ve hâkimler tamamen bulunamıyor.Fakat yavaş yavaş elbette bu noksan da telafi edilecek,memurlar lisan-ı mahalliyi öğrenmeye mecbur tutulacak,yalnız Arapların değil,her unsurun ihtiyacı te'min edilecektir.Bu hakikat bu kadar aşikâr iken,kimse bunun esas itibariyle haklı olduğunu inkâr etmezken,bunu bir 'mesele' addetmek bizce doğru bir şey değildir.'Mesele' denilebilecek başka bir şey varsa,o başka.İzah edilirse onu da tedkik ve tenkid eyleriz."(8)

Sonuç yerine bazı değerlendirmeler

Kuşkusuz,iki gazete arasında yaşanan bu polemik,İkinci Meşrutiyet döneminde bu konularda yürütülen tartışmaların yalnızca çok küçük bir parçasıdır.Ancak bu tartışma kendi başına da,dönemin ruhuna ve eğilimlerine dair bazı göstergeleri içinde barındırmaktadır.Öncelikle,İstanbul ile Araplar arasında Meşrutiyet'in ilânının hemen arkasından yaşanan "balayı" süreci bitmiş görünmektedir.Araplar arasında hükümet karşıtı sesler yükselmekte,bu sesler aynı zamanda uluslararası platformlarda dillendirilir hâle gelmektedir.İttihatçılar ise Araplara karşı bir farklılık söylemi geliştirmemekle ve Osmanlıcı iddialarını korumakla birlikte,ifade edilen rahatsızlıkların önemli bir kısmını kabul etmemekte ve bir "parçalanma korkusunu" dışavurmaktadır.Diğer yandan bu süreçte İttihatçılara destek veren Araplar da bulunmaktadır;bu sebeple tartışmanın "Türkler" ile "Araplar" arasında vuku bulduğu tam anlamıyla doğru değildir.Ancak politize Araplar arasındaki meşru rahatsızlıklar sonraki dönemlerde de devam edecek,adem-i merkeziyetçi reform hareketi önce 1913 başında Beyrut'ta,arkasından aynı yılın Haziran ayında Paris'te düzenleyeceği kongrelerle tepe noktasına varacak ve İttihatçıları somut tavizler vermeye zorlayacaktır...

Not:Bu makale,yazarın bu yılın Ocak ayında sunduğu doktora tezinin üçüncü bölümündeki bir pasaj temelinde hazırlanmıştır.Bkz.Selim Sezer,"Osmanlı Suriye'sinde Islahat Tartışmaları ve Birinci Dünya Savaşı Öncesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Suriye Siyaseti",Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı,yayınlanmamış doktora tezi (Tez Danışmanı:Doç.Dr.Ahmet Kuyaş),Ocak 2017,308 sayfa.

***

1-Bunların içinde belki de en canlı ve dikkat çekici örnek olarak Reşid Rıza,kendisinin çıkardığı el-Menar dergisinde,"Geçmiş ile şimdi arasındaki fark,gece ve gündüz,karanlık ve aydınlık,gölge ve güneş,hakikat ve yalan,bilim ve cehalet,güç ve güçsüzlük arasındaki fark gibidir" ifadelerine yer vermişti.Bkz.Anne-Laure Dupont,"Réforme et révolution dans la pensée arabe aprés 1908";François Georgeon (haz.),"L'ivresse de la Liberté";La Révolution de 1908 dans l'Empire Ottoman (Paris-Louvain-Walpole,MA:Peeters,2012) içinde,s.424.
2-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,5 Nisan 1910.
3-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,26 Mart 1326/8 Nisan 1910.
4-Hüseyin Cahid,"Milliyet meselesi",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
5-Halil Emirizade,"Araplar ve Türkler",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
6-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,15 Nisan 1910.
7-Örneğin 1908 yılının sonbahar aylarında yine Tanin gazetesinde yer alan bir başyazıda,Hüseyin Cahid'in kaleminden şu kelimeler çıkmıştı:"Bu hükümet Türk ve Müslüman hükümettir.Binaenaleyh devletin lisan-ı resmîsi Türkçe'dir.Her unsura mensub olabilen memur Rumca,Bulgarca,Ermenice öğrenecek değil.Hükümetle alışverişi olacak Rum,Bulgar,Ermeni Türkçe öğrenecektir." Bkz.Hüseyin Cahid,"Anâsır-ı Osmaniyye'nin birleşmesi",Tanin,2 Teşrinisani 1324/15 Teşrinisani [Kasım] 1908.
8-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,6 Nisan 1326/19 Nisan 1910.

*Dr.Selim Sezer,"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma,Toplumsal Tarih,Sayı:282,Haziran 2017,s.50-53.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

"Evinde Ermeni saklayanın evi yakılacak ve evi önünde idam edilecektir"/Prof.Dr.Taner Akçam*

Tarihçi Prof.Dr. Taner Akçam kritik önemde yeni bir belgeyi daha açığa çıkarıyor.Dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmud Kâmil Paşa'nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgrafta Ermenileri evlerinde saklayanların evlerinin yakılacağını söylüyor.

Tarihçi Prof.Dr. Taner Akçam,geçen hafta yayınladağımız ve Ermeni Soykırımı'nın belgesi sayılabilecek Bahaeddin Şakir'in telgrafının ardından,kritik önemde yeni bir belgeyi daha açığa çıkarıyor.Dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmud âamil Paşa'nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgraf,aslında tüyler ürpertici.Mahmud Kâmil Paşa telgrafında Ermenileri evlerinde saklayanların evlerinin yakılacağını söylüyor.Tüm bu belgelerin ardından resmî çevrelerin sessizliğini ne kadar sürdüreceği ise merak konusu

Elimizde,III. Ordu Kumandanı Mahmud Kâmil Paşa'ya ait,Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği bir emrin,İçişleri Bakanlığı'nın resmî antetli kâğıda yazılmış orijinalinin filmi bulunmaktadır.Belgenin altında Bakanlığın,"aslına uygundur" damgası vardır.Mahmud Kâmil Paşa bu emrinde,evlerinde Ermeni saklayanların evlerinin yakılacağını ve bu kişileri evlerinin önünde idam edileceklerini bildirmektedir.Bu işi yapanlar sivil-asker devlet görevlileri ise,görevlerine derhal son verilecek ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanacaklardır.

24 Temmuz 1915 tarihli emrin tam Türkçeleştirilmiş hâli şöyle:"Ahalisi dâhile sevkolunan köy ve kasabaların bazılarında Müslümanların Ermenileri gizledikleri anlaşılmaktadır.Hükümetin kararlarına aykırı olarak Ermenileri evlerinde saklayıp koruyan hane sahiplerinin,evleri önünde idamları ile evlerinin yakılması gerekmektedir.Bu hususun ilgililere münasip bir şekilde bildirilmesiyle sevkedilmemiş hiçbir Ermeni bırakılmamasına özen gösterip uygulamalarınız hakkında bilgi veriniz.Din değiştirip Müslüman olan Ermeniler de sevkedilecektir.[Ermenileri] koruyanlar Silâhlı Kuvvetler mensubu iseler,önce ilgili bakanlıklara ihbar edilip sonra yargılanmak üzere derhal askerlikle ilişkileri kesilecek,idarî görevli iseler derhal azledilerek yargılanmak üzere sıkıyönetim mahkemesine verileceklerdir."

Bu telgraf,tıpkı Bahaeddin Şakir'in 4 Temmuz 1915 tarihli telgrafı gibi,1919-1921 yılları arasında İstanbul'da görülen İttihat ve Terakki yargılanmaları dosya evrakı arasındadır.İttihatçı yöneticiler aleyhine açılan Ana Dava iddianamesinde bu telgraftan uzunca bir alıntı yapılır ve belgenin mahkeme evrakı dosya numarasının [tertîb 13 ve­sî­ka 1] olduğu bildirilir.

İkinci telgraf

Mahmud Kâmil Paşa'nın konuya ilişkin ikinci bir telgrafı daha vardır.1 Ağustos 1915 tarihinde,bölgelere ikinci bir emir yollayan Paşa,24 Temmuz emrine açıklık getirir.Bu ikinci telgrafta,"dâhile sevkedilmekte olan Ermenileri saklayanların idamları bildirilmişti",der ve ama bu cezanın "hükümet tarafından [Müslüman evlere] resmen dağıtılan... kadın ve çocukları muhafaza edenleri" kapsamadığını söyler.Ceza,"hangi cins ve dinden olursa olsun hükümetin malûmâtı olmaksızın hanelerine Ermenileri gizleyen[ler]" ile ilgilidir ve bu kişiler idam cezası ile cezalandırılacaktır.

Emrin gösterdiği gerçek şudur;köylerde ve kasabalarda,çok sayıda Müslüman evlerinde Ermeni saklamaktadır ve hükümet bunun önüne geçmek istemektedir.Evleri yakma ve insanları idam etme tehditleri bundan dolayıdır.

İstanbul yargılamaları sırasında ortaya çıkan tüm bu belgeler hâlâ,devletin gizli kasalarında bir yerlerde saklı tutulmaktadırlar!Belgeler,nerede oldukları bilinmedikleri için yıllarca,"orijinali yok o hâlde geçersizdir" muamelesine tabi tutuldular.Ortada yıllarca süren tuhaf bir koalisyon vardı.Devlet belgeleri saklıyor,bazı akademisyenler de,"orijinali olmadığına göre bu belgenin kanıt olarak sunulması doğru olmaz",tezini işliyorlardı.

Bu tezi savunanların başında Guenter Lewy adlı bir Amerikalı tarihçi gelir.2004 yılında yazdığı bir kitabında,"mahkeme kayıtlarının hiçbirisinin orijinal hâlleri mevcut olmadığı için,ileri sürülen iddiaları güvenilir kabul etmek tarihçilik açısından doğru değildir",mealinde şeyler yazmış ve hemen akabinde 2005 yılında Türkiye'ye çağrılarak kendisine ödül verilmişti.Ödülü veren dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç idi.

Artık bu "şıracının şahidi bozacı" komedisine bir son vermek gerekiyor.Yayınladığımız Bahaeddin Şakir ve III. Ordu Komutanı Mahmud Kâmil Paşa'ya ait belgeler sadece bir başlangıç.Elimizde,İstanbul yargılanmalarına ait külliyatlı miktarda orijinal belge var.1918 Kasım ayında kurulan soruşturma komisyonunun ele geçirdiği yüzün üzerinde telgraf;bölgelerden yollanan belgeler,Yozgat Mutasarrıfı Kemal örneğinde olduğu gibi,bazı sanıkların savcılık soruşturmaları,Osmanlı asker ve sivil devlet görevlilerinin tanık ifadeleri,müfettiş raporları...Hepsi kısa bir sürede internet ortamında okuyucularla buluşacak.

Beklentim,hükümetin,yüz yıldır oynanan ve kendimize zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayan bu anlamsız oyuna son vermesidir.Hakikatin bir gün açığa çıkmak gibi kötü bir huyu var.Artık saklamak ve inkâr etmenin bir anlamı yok.Türkiye'nin tarihi ile yüzleşmesinin vakti gelmiş ve geçmektedir.Bu yüzleşmeye başlandığında,bugün demokrasi ve insan hakları gibi karşı karşıya kaldığımız birçok temel sorunun da çözülmeye başlandığı görülecektir!

Belgeler nasıl toplandı?

1919-1921 İstanbul yargılamaları öncesi,1918 Kasım'ında bir soruşturma komisyonu kurulmuştu.Bu komisyon bölgeleri gezerek 1915-1917 Ermeni sürgün ve öldürmelerine ilişkin belgeler topladı.Mahkeme faaliyete geçtikten sonra ise,ortaya çıkan yeni olgulara bağlı olarak,düzenli aralıklarla İçişleri Bakanlığı'na başvurdu ve yeni belgeler istedi.Bakanlık,Mahkeme'den gelen yazılara binaen,bölgelere yazmış ve çeşitli konularda bulunabilecek belgelerin kendilerine yollanmasını istemiştir.Mahkeme dosyaları arasındaki belgelerden,1915 yılında çekilmiş bazı telgrafların,aynı anda birçok vilayetten İstanbul'a gönderilmiş olduğunu anlıyoruz.Örneğin,Sivas Vilayeti,24 Temmuz ve 1 Ağustos 1915 tarihli Mahmud Kâmil Paşa'ya ait telgrafların birer örneklerini 8 Ocak 1919 tarihinde İstanbul'a yollamıştır.

Bakanlık bölgelerden kendisine gelen bu belge ve telgrafları mahkemeye aktarmıştır.Örneğin 2 Nisan 1919 tarihinde Dâhiliye Nezareti'nden Divan-ı Harbi Örfi Başkanlığı'na yazılan bir yazıda,kendilerine Ankara bölgesinden 42 telgrafın gelmiş olduğu bildirilmekte ve bu belgeleri Mahkeme'ye aktardıkları söylenmektedir.

Mahmud Kâmil Paşa ve Bahaeddin Şakir belgeleri bu soruşturmalar sırasında elde edilen telgraflar arasındadır;bazı iddianame ve karar suretlerinde başta bu iki belge olmak üzere,birçok başka belgeden de alıntılar yapılmıştır.İddianame ve karar suretleri,dönemin Resmî Gazete'sinde yayınlandığı için bu belgelerin varlığından haberdar idik ama bugüne kadar orijinalleri hiçbir yerde yayınlanmamıştı.(1)

Belgeler Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivindedir

İstanbul yargılamalarına ilişkin mahkeme evrakının önemli bir kısmı önce İstanbul Ermeni Patrikliği'nin elinde bulunmaktaydı.1922 yılında Patriklik bu belgeleri Marsilya'ya yollamış;belgeler oradan önce Manchester'a ve Manchester'dan Kudüs Ermeni Patrikliği'ne gitmiştir.Bu yolculuğu,Mahmud Kâmil Paşa ve Bahaeddin Şakir belgelerinin üzerindeki damgalardan takip etmek mümkündür.Belgelerin sağ üst köşesinde,resmî Osmanlı antedi üzerinde bir damga ve numara görülmektedir.Damga Marsilya Ermeni Piskoposluğu'na aittir.Damganın ortasında Ermenice [Հայոց Առաջնորդարան Մարսելի] çevresinde ise Fransızca Marsilya Ermeni Patrikliği yazılıdır.Kudüs arşiv kaydı ise Ermenice bir harf ve numaradan ibarettir.Kudüs arşivi araştırmacılara kapalı olduğu için bu belgelere bugün ulaşmak imkânsızdır.

Biz belgeleri,1988'de vefat eden Krikor Gergeryan adlı Katolik rahibin özel arşivinde bulduk.Gergeryan ve arşivi hakkındaki ayrıntılı bilgiler,Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları (İletişim,2016) adlı kitapta mevcuttur.Gergeryan'ın belgeleri nasıl ele geçirdiğinin hikâyesi ise şöyledir:

Gergeryan belgelere nasıl ulaştı?

Hayat tesadüflerle doludur.Ermeni Soykırımı'nda,başta annesi,babası ve altı kardeşi olmak üzere birçok akrabasını kaybeden Sivas Gürünlü Krikor Gergeryan,Kahire'deki kardeşinin yanına yerleşir.Roma'da rahip okulunu bitirdikten sonra,Ermeni dinî liderlerinin öldürülmesi konusunda doktora yapmaya karar verir ve belge toplamaya başlar.1940'lı yıllarda Kahire'de,tesadüf eseri,İstanbul Divan-ı Harbi Örfi Mahkemesi hâkimlerinden Kürt (Nemrut) Mustafa Paşa ile karşılaşır.1922 yılında Ankara hükümetinin İstanbul'u ele geçirmesi ile tutuklanmaktan korkan Kürt Mustafa Paşa Kahire'ye kaçmış ve orada yaşamaktadır.

Paşa,Gergeryan'a önemli bir bilgi verir:İstanbul yargılamaları sırasında,Ermeni Patrikliği'nin davalara müşteki olarak [Ermenileri temsilen] katılmalarına müsaade edilmiş ve Patriklik,Osmanlı kanunlarına göre dava belgelerinin birer kopyalarını elde etme hakkına sahip olmuştur.Paşa,bu belgelerin Kudüs Patriklik arşivinde olduğu bilgisini de verir.

Bunun üzerine Gergeryan Kudüs'e gider ve buradaki belgelerin fotoğraflarını çeker.Elindeki malzemeleri birçok araştırmacıyla paylaşır.1983 yılında,Armenian Assembly adlı kuruluş Gergeryan'ın tüm arşivinin filmini çeker.Bu mikrofilmler teorik olarak araştırmacıların hizmetine açıktı ama iyi bir kataloglama olmadığı için kullanılması oldukça zordur.

Krikor Gergeryan 1988 yılında vefat etti ve arşiv yeğeni Dr. Edmund Gergeryan tarafından muhafaza edildi.Dr. Edmund Gergeryan,2015 Nisan ayında bu arşivi görmeme müsaade etti.Ve İstanbul yargılamaları evrakının büyük bir kısmına ulaşma şansına sahip oldum.Bu belgeler en kısa sürede internet ortamında araştırmacıların hizmetine sunulacaktır.

Türkiye,tarihî hakikatleri karartarak,belgeleri imha ederek veya saklayarak gidebileceği yolun sonuna gelmiştir.Artık ülkeye zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayan,Türkiye'nin uygar uluslar arasında yer almasını engelleyen bu anlamsız inkâr politikasına bir son verilmelidir.Yayınladığımız bu belgelerin güzel bir geleceğin başlangıcına hizmet etmesi en büyük dileğimizdir.İnkârın ortadan kalkması,tarihî hakikatlerle yüzleşme bu ülke ve insanları için güzel bir başlangıcın habercisi olacaktır...

***

1-Çalışmamız sırasında,Bahaeddin Şakir telgrafının silik bir kopyasının Vahakn N. Dadrian tarafından,Journal of Political and Military Sociology,Volume 22,No. 1 Summer 1994 (s.69) adlı bir eserde yayımlanmış olduğunu tespit ettik.

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Evinde Ermeni saklayanın evi yakılacak ve evi önünde idam edilecektir",Agos,3 Mayıs 2017.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/18403/evinde-ermeni-saklayanin-evi-yakilacak-ve-evi-onunde-idam-edilecektir

Kendi Ermeni meselem:Cemal Azmi Bey/Aydın Selcen*

Osmanlı'nın son (1914-1918) Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey,soykırım suçundan 1920 yılında İstanbul'da kurulan mahkemede idama mahkûm olan az sayıdaki üst düzey yetkiliden biri.

Fransa'da görevini bugün halefi Macron'a devreden cumhurbaşkanı Hollande,son resmî konuşmasını 10 Mayıs kölelik,köle ticaretinin ve bunların kaldırılmasının ulusal anma gününe ayırdı.Sosyalist siyasetçi Hollande'ın,bence ender içinden geldiği gibi olabildiği bu konuşması güzel ve yüklüydü.Hollande konuşmasında Fransa'nın sömürgecilik,köle ticareti ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı gibi günahlarını sıraladı.Kendinden önce bu konularda adım atan,sağdan ve soldan seçilmiş cumhurbaşkanlarını anmayı ihmâl etmedi.Geçenlerde rahmetli olan Emmanuelli ve Taubira başta çeşitli hükümetlerde görev alıp,bu konularda yasama faaliyeti yürüten siyasetçileri ve tarihçileri de teker teker selâmladı.

Hollande,bazılarının tarihi kurcalamamak,unutmak ve geleceğe bakmak gerektiğini söylediğini ancak tarihin orada ısrarlı,talepkâr,aceleci biçimde yerinde durduğunu hatırlattı,"nereden geldiğimizi bilmek zorundayız" dedi.Hollande,anıların yarıştırılmaması gerektiğini,acıların hiyerarşisinin olamayacağını,zira bunların tamamını günün birinde gelip bizi sorguladıklarını vurguladı.Fransa'nın büyük hikâyelere,kahramanlara gereksinimi olduğu denli gerçeğe de ihtiyacı olduğunun altını çizdi.Tarihi bilmenin,geleceği olanaklı kıldığını belirtti.Nihayet Hollande anma günlerinin de yetersiz olduğuna değinerek,aynı amaçlı bir ulusal vakfın kuruluşunu da duyurdu.(Metne http://www.elysee.fr/ sayfasından erişilebilir.)

Bunlar kuşkusuz tarih bilinci,etik,siyasî zarafet ve olgunluk göstergesiydi.Ancak Hollande,âdetâ tarihte bir iz bırakamamış olduğunu,DSK yarıştan düşünce neredeyse kazara cumhurbaşkanı seçildiğini kabullenmekle birlikte,bu alanda diğer tüm yöneticilerin toplamından daha yoğun ve dirayetli etkinlik gösterdiğinin altını da kalınca çizmiş oldu.Hasbelkader canlı denk geldiğim bu tören beni yine bizi,bizim dolaptaki iskeletlerimizi düşünmeye götürdü.

Hani Akif'in sürekli yerli yersiz tekrarlanan ünlü "şüheda fışkıracak toprağı sıksan" dizesi var.Balkan Savaşları'nı,Birinci Dünya Savaşı'nı ve ardından Kurtuluş Savaşı'nı okuyan herkes,hepimiz bunun ne anlama geldiğini anlıyoruz.Ama bir de kapağını açsak,dolaplarımızdan dökülecek iskeletler kısmı var işin de,biz işte o topa hiç girmiyoruz.Bu yönde bir toplumsal talep olduğu veya bir siyasî baskı olduğu da söylenemez.Kaldı ki kendi trajik tarihimizi de öyküselleştiremiyoruz.Ne övündüğümüz imparatorluğun iktisadî,kültürel,demografik yüreği olan Balkanlar'ı birkaç ay gibi bir zaman diliminde yitirmemizi,ne Ortadoğu'da verdiğimiz kayıpların büyüklüğünü ve Arapların uluslaşma süreçlerinde bize sırtlarını dönüşlerini.

Bunlar arasında Ermeni Soykırımı artık gündemimizde yer alan bir konu bile değil.Herhâlde bunu bir diplomatik başarı olarak görüp,övünüyoruz da.Bu konunun mütemmim cüzü hâline dönüşen oysa görece çözümü daha basit olan Ermenistan'la sınır kapılarının açılması bile olası olmaktan çıktı.Benim Bağdat'ta maiyetinde görev yapmaktan onur duyduğum Büyükelçi Ünal Çeviköz gibi kendi kendine bu konuyu iş edinenler dışında kimse bu alanda kafa yormuyor.Çeviköz de bu alandaki akılcı,yapıcı girişimleri nedeniyle Bağdat öncesinde büyükelçilik yapıp o dönemde çok sevildiği Bakû'de neredeyse fiilen istenmeyen kişi ilân edilmiş durumda.Adına ABD başkanlarının yıllık açıklamalarında değindiği gibi Ermenice "Büyük Felâket" anlamında "Meds Yeghern" diyelim,kıyım diyelim asırlarca yan yana değil iç içe yaşadığımız Anadolu'daki Ermeni varlığının yok olduğu koşullarla yüzleşmeden ulusça ruhumuzu sağaltmamız mümkün mü?

İlerlemek ancak bu gerçeği içselleştirip,bu konuda görev bilinciyle hareket edecek bir liderin ön alıp,yol açmasıyla mümkün.Bizde Fransa'dakinin aksine ne tarihçiler,ne siyasetçiler ve daha önemlisi küçük bir azınlık dışında ne toplumdan Ermeni meselesinde adım atılması yönünde bir baskı ve talep yok.Yeri geldiğinde yersiz biçimde "küçük kardeş" muamelesi yaptığımız Azerbaycan,boyundan büyük yatırımlarıyla ülkemizin bu konudaki dış siyasetini rehin almış durumda.Tarihi öğrenmeye ilgisiziz.Sadece Van'ın savaş başladığında dört kere el değiştirmesi,1915'e gelmeden 1868'deki Zeytun Olayları ve benzerleri,Doğu-Batı Ermenileri arasındaki lehçe farkı,Ermeni nüfusun büyüklüğü ve yaygınlığı vb. pek çok ayrıntıyı merak etmiyoruz.1908-1913 arasında Meşrutiyet dönemini bugüne ders çıkarmak üzere olumlu yönleriyle incelemiyoruz.1913'te İttihat ve Terakki'nin yönetime el koyuş ve ülkeyi Birinci Dünya Savaşı bitimine dek yönetiş biçimine bakmıyoruz.Hepsini geçtim,arşivlerimize erişimde dahi ikircikli tutumumuzu aşamadık,hâlen ayıklama ve başvuranları sınıflandırma peşindeyiz.

Dönemin Almanya Şansölyesi Willy Brandt,1970'te Warsaw'ı ziyaretinde kentin Yahudi gettosundaki Nazi işgaline direniş anıtı önünde beklenmedik biçimde diz çökmüş ve yarım dakikalık bu kendiliğinden saygı duruşu ("Warschauer Kniefall") tarihe geçmişti.O tarihte yapılan kamuoyu yoklamaları,Almanların yüzde 48'inin bu davranışı abartılı ve yüzde 41'i de aşırı bulduğunu gösteriyor.Tarih Brandt'ın yaptığı siyasî liderliği haklı çıkardı.Bizde seçkin gazeteci Hasan Cemal,2008 yılı Eylül ayında Yerevan'daki Ermeni Soykırımı Anıtı'nı ziyaret edip bir karanfil bırakmıştı.(http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/1915in-100-yilinda-ermenilerin-soykirim-acisini-paylasiyorum,11725) Bununla yetinmedi,büyük cesaret göstererek "1915:Ermeni Soykırımı" (Everest Yayınları,2012) adlı bir de kitap yazdı.Hasan Cemal'in dedesi Cemal Paşa'nın kim olduğunu ve Tiflis'te 22 Temmuz 1922'de öldürüldüğünü belirtmeye gerek yok.

Yirmi yıl görev yaptığım Dışişleri Bakanlığı'ndan 2013 Haziran ayında istifa etmemin ardından Hrant Dink Anma Günü'ne ilk kez 19 Ocak 2014 tarihinde katılmıştım.Buraya koymak için bulamadım,o gün çekilmiş elimde bir tarafı Türkçe,diğer tarafı Ermenice yazılmış "Hepimiz Hrant'ız,hepimiz Ermeniyiz" yazılı bir yuvarlak döviz taşırken çekilmiş bir fotoğrafım var.Cinayetin ağırlığı bir yana,kendi adıma "özgürlük güzel şeymiş" diye düşündüğümü hatırlıyorum.Daha sonra,yine aynı yıl,45. doğumgünüm,o dönem çalıştığım petrol şirketi adına Berlin'de katıldığım bir enerji konferansında Berlin'e denk geldi.Programdaki bir boşluktan yararlanarak,Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey'in Berlin Türk Şehitliği'ndeki ikiz kabirlerini hayatımda o gün ilk kez ziyaret ettim.

Osmanlı'nın son (1914-1918) Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey,soykırım suçundan 1920 yılında İstanbul'da kurulan mahkemede idama mahkûm olan az sayıdaki üst düzey yetkiliden biri.Cemal Azmi,Taşnaklar Nemesis Harekâtı'nı başlatınca,15 Mart 1921'de Berlin'de Talat Paşa ve 5 Aralık 1921'de Roma'da Said Halim Paşa'nın ardından Bahaeddin Şakir'le birlikte Berlin'de ilk öldürülenlerden.Son üçünün katili Arshavir Shirakian.Görev yaptığı dönemde "Sopalı Vali" olarak da tanınan Cemal Azmi,ulusal kaynaklarda bir kahraman,Ermeni ve uluslararası kaynaklarda ise kuzeydoğu bölgesinde çoluk-çocuk tüm Ermeni nüfusu katleden bir cani olarak anlatılıyor.Kendi babası Hacı Osman Nuri de Arapgir mutasarrıfı olan ve dolayısıyla oralı olduğu varsayılan Cemal Azmi Bey,benim büyükbabamın babası.

Burada kişisel öykümü anlatmamın Ermeni Soykırımı konusuna bir katkısı olmayacağını biliyorum.Bugün ülkemizde "Ermeni Soykırımı'nı tanıyorum" diyecek bir yurttaşın yargılanmayacağı güvencesi olmadığını da.Ama bildiğim,ister ABD'ninki gibi diplomatik bir sözcük oyunuyla "soykırım" sözcüğünü devreden çıkaralım,ister konuyu Ermenistan'la sınır kapılarının yeniden açılmasına bağlayalım,bugün ülkemiz olan toprak parçasında yüzyıllarca birlikte yaşadığımız Ermeni nüfusunun yok edilmesiyle yüzleşmemizin bize ortak geleceğimizin kapısını açacak anahtarlardan biri hattâ başlıcası olduğu.İhtiyaç duyduğumuz ise Brandt gibi,o değilse Hollande kadar tarih bilinci ve siyasî sorumluluk sahibi,Hasan Cemal'in uzgörü ve medenî cesaretini benimseyebilecek bir lider.Bir diğer Cemal'in torunu olan ben de,Hasan Cemal büyüğüm gibi,kendi adıma Ermenilerin soykırım acısını paylaşıyorum...


***

Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur.1992-2003 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu.Son olarak 2010-2013 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu.Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa" etti.Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasî danışmanlık yaptı.2015'ten beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor.Galatasaray kongre üyesidir.Alaz adında bir kızı var.

*Aydın Selcen,Kendi Ermeni meselem:Cemal Azmi Bey,Duvar,14 Mayıs 2017.

http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/05/14/kendi-ermeni-meselem-cemal-azmi-bey/

Trabzon Ermenilerini "yok eden" vali Cemal Azmi/Mehmet Polatel*

Cemal Azmi,1915'te Trabzon'daki Ermenileri öldürtmekle kalmamış,aynı zamanda çevre illerdeki yerel yöneticileri de Ermenileri katletmeleri için organize etmişti.

1868'de Arapkir'de doğan Mehmed Cemal Azmi Bey,eğitimini Mülkiye'de tamamlar.Öğretmen olarak devlet hizmetine başlar,çeşitli bölgelerde memurluk ve kaymakamlık görevlerinde bulunur.Kosovo Merkez Kazaları kaymakamlığı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne dâhil olur ve 1908'de Meşrutiyet'in yeniden ilânında rol alır.1914 yılına değin Rize mutasarrıflığı görevini yürütür ve bu esnada "eli sopalı mutasarrıf" nâmını alır.Ardından Trabzon'a vali olarak atanır ve dört yıla yakın bu görevde kalır.

Cemal Azmi Bey,aynı zamanda Teşkilât-ı Mahsusa'da da görevlidir.Savaş sırasında,gayr-i nizami harpte görev alacak çetelerin oluşturulmasında aktif rol oynamıştır.Bu kapsamda,mahkûm,tutuklu ve firarilerden bir birlik oluşturmaya çalışan Cemal Azmi Bey,Trabzon dâhilinde bu kişilerden 800 kişilik bir birlik oluşturulacağı bilgisini Dâhiliye Nezareti'ne iletir.Bununla beraber,dağlarda bulunan eşkıyaların affedilerek,çeteci olarak işe alınmasını da bizzat kendisi yürütür.

Ermenileri mavnalara bindirerek...

Cemal Azmi Bey,Trabzon dâhilindeki Ermenilerin sürgün ve kıyımının baş sorumlularından biridir.Kasım 1914'te Rus savaş gemilerinin şehri top ateşine tutmasıyla Trabzon'da Ermenilere yönelik baskılar başlar,ancak sistematik olarak Ermenilerin tutuklanması ve şehirden silinmesi plânı 2 Mayıs 1915'te pratiğe dökülür.Jandarmalar,Ermenilerin evlerinde arama yaparlar,Ermeni ileri gelenlerine yönelik tehditler artar.Bahaeddin Şakir'in 19 Haziran'da Trabzon'a gelmesi ve valiyle görüşmesinin ardından Ermenilere yönelik şiddet giderek tırmanır.Bu görüşmenin ardından,Cemal Azmi'nin,Trabzon'daki sivil ve askerî yetkililerle yaptığı toplantıda,Ermenilerin şehir dışında katledilmesini önerdiği aktarılır.Bu bağlamda,Talat Paşa'nın "istisnasız bütün Ermenilerin" tehcirini emrettiği 21 Haziran tarihli kararı doğrultusunda Trabzon'da sürgünler başlar.Öncelikle aralarında Taşnak mensuplarının,işadamlarının ve öğretmenlerin olduğu 42 kişilik bir grup Samsun'a gönderilecekleri bahanesiyle,mavna cinsi teknelere bindirildikten sonra denizde boğularak öldürülürler.Kıyıya yüzerek hayatta kalmayı başaran,Trabzon'da lokantacılık yapan Vartan isimli Ermeni ise tanıklık edeceği korkusuyla Cemal Azmi'nin emri doğrultusunda kaldırıldığı hastanede zehirlenerek öldürülür.

Cemal Azmi,Ermenilerin tehcir sırasında şehir dışında katledilmesinde,bu katl işi için çeteler teşkil edilmesinde,kadınlara cinsel şiddet uygulanmasında ve Ermeni sürgünlerinin denizde boğularak öldürülmesinde karar alıcı konumdadır.Savaş sonrası yapılan yargılamalarda bu suçlar tanıklıklar eşliğinde kayıt altına alınacaktır.

Bir tanık:Hafız Mehmed Bey

11 Aralık 1918 tarihli Meclis-i Mebusan'daki oturumda,Trabzon Mebusu Hafız Mehmed Bey,denizde boğularak öldürülme hadisesine,şahit olduğu bir olay kapsamında değinir.Hafız Mehmed Bey,Ordu kazasında kaymakamın "Ermenileri kayığa doldurarak Samsun'a göndermek bahanesi ile denize" döktürdüğünü,Vali Cemal Azmi'nin aynı uygulamayı yaptığını işittiğini,Trabzon'a gidemediğini ama durumu Talat Paşa'ya aktardığını söyler.Hafız Mehmed Bey,kaymakamın görevden azledildiğini,ancak valiye hiçbir şey olmadığını söyler.Yargılamalar sırasında da Giresun Kaymakamı Arif Bey,Musul'a tehcir bahanesiyle sevkedilen Ermenilerin denizde boğulması emrini Vali Cemal Azmi'den aldığını öne sürer.

Cemal Azmi,aynı zamanda,Ermenilerin ihtida ederek yani din değiştirerek tehcirden muaf kalmasına da engel olur.Osmanlı hükümetinin,ihtida ile ilgili tehcirin başlangıcındaki emirlerine direnir,1894-1896 Katliamları sırasında ihtida eden Ermenilerin,tekrar kendi dinlerine döndüğünü örnek göstererek gelecekte sorun olabileceğini belirtir.

15 Nisan 1916'da Rusya'nın Trabzon'u işgaliyle birlikte,Cemal Azmi Bey,Ordu'ya yerleşir.Bu dönemde Ordu'da yaşayan Rumların sürülmesinde ve mallarının düşük fiyatlarla tasfiye edilmesinde rol oynar.

Şubat 1918'de valilikten ayrılan Cemal Azmi Bey,savaşın bitmesinin ardından yargılamadan kaçmak amacıyla ailesiyle birlikte Berlin'e yerleşir.Ancak Osmanlı hükümeti tarafından kurulan Divan-ı Harb-i Örfi'nin Trabzon davasında Ermeni Katliamı'nın başlıca tertipçilerinden biri olarak gıyaben yargılanır ve hakkında idam cezası verilir.

Mahkemenin kararına göre,Cemal Azmi'nin işlediği suçlar;"görünüşte tehcir kanunu tatbik etmek ve hakikatte gizli olarak bildirilen emirler gereğince Ermenileri yok etmek üzere gerekli düzenlemeleri kararlaştırıp",suçlular ve jandarmalar vasıtasıyla sevkettirdikleri savunmasız Ermenileri şehirden uzaklaşınca erkek ve kadınları birbirinden ayırarak katlettirmek,kadınların üzerlerindeki değerli eşyalarının yağmalanmasına,kadınlara tecavüz edilmesine ve yaya olarak aylarca yol yürütülerek açlıktan ve susuzluktan ölmelerine neden olmak,Trabzon'da alıkoydukları bazı kadınları ve koruma bahanesiyle baba evlerine ve hastanelere dağıttıkları erkek ve kız çocuklarını mavna ve kayıklarla sevkettirerek,denize açıldıktan sonra boğdurup öldürtmektir.

Cumhuriyet onu unutmadı

Bu suçlardan dolayı,Cemal Azmi'ye verilen idam cezası Berlin'de olduğundan uygulanmaz.Ancak 17 Nisan 1922 tarihinde,Berlin'de Bahaeddin Şakir ile birlikte yürüyüşe çıkan Cemal Azmi,"Nemesis" adlı örgüt tarafından vurularak öldürülür.

Cemal Azmi yaşasaydı,Cumhuriyet döneminde nasıl bir hayatı olurdu bilinmez.Belki de kendisiyle benzer durumda olan valilerin hikâyesinde olduğu gibi bakanlık seviyesine kadar yükselebilirdi.Her şeye rağmen,Cumhuriyet yönetimi,Cemal Azmi'yi unutmadı.31 Mayıs 1926'da kabul edilen "Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen" kişilerin ailelerine Ermeni emval-i metrukesinden 20 bin lira yardımda bulunulmasını öngören kanun çerçevesinde,Cemal Azmi'nin eşi,çocukları ve kardeşine Galata Voyvoda Caddesi'nde bulunan bir bina tahsis edilmiştir...

*Mehmet Polatel,Trabzon Ermenilerini "yok eden" vali Cemal Azmi,Agos,18 Nisan 2015.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11320/trabzon-ermenilerini-yok-eden-vali-cemal-azmi

19 Mayıs 2017 Cuma

Resmî tarihin unutturulan sayfası:Pontos Rum Soykırımı/Tamer Çilingir*

Ermeni Soykırımı son yıllarda biraz daha yüksek sesle konuşulmaya başlansa da,1914-1921 arasında Karadeniz'deki Pontos Rumlarının uğradığı soykırım neredeyse hiç konuşulmuyor.Konuyla ilgili önemli çalışmaları bulunan Tamer Çilingir'in "Pontos Gerçeği:1914-1921 arasında Karadeniz'de yaşananlar" başlıklı kitabı Belge Yayınevi tarafından yayınlandı.Çilingir'le,"Pontos Gerçeği"ni konuştuk.

-Pontos Soykırımı'nın tarihini kısaca özetleyebilir misiniz?

1894 yılında Abdülhamid'in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayıp,1915'te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1,5 milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani'nin hayatına mal olan Büyük Hristiyan Soykırımı'nın son etabıdır Pontos Rum Soykırımı.

1914-1921 yılları arasında Amasya,Samsun,Giresun'da 134.078,Niksar'da 27.216,Trabzon'da 38.434,Tokat'ta 64.582,Maçka'da 17.479,Şebinkarahisar'da 21.448 olmak üzere 1921-1923 yılları arasında ve Mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştır.

-Günümüzde 1915'teki Ermeni Soykırımı hâlen yüksek sesle olmasa da konuşulmaya başlandı ancak Pontos Soykırımı genellikle bilinmiyor.Bu bilinmezliğin başlıca sebepleri nelerdir?

İlk sorunuza verdiğim yanıtta belirttiğim gibi,soykırım süreci 1915 ile sınırlı değildir ve böyle de ele alınmamalıdır.Soykırım süreci üç önemli siyasî iktidarın (Abdülhamid,İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Kemalistler) Osmanlı'nın geride kalan son toprak parçasındaki Hristiyan uluslara yönelik peşi sıra uyguladıkları dünyada eşi benzeri olmayan ve Hitler'e de esin kaynağı olacak bir özelliğe sahiptir.Ancak bu soykırımın son etabının yani Pontos Rum Soykırımı'nın gerçekleştiği koşullarda içinde bulunulan konjönktürel durum çok farklıdır.Ve Rumları tümden imha etme etabı başlamadan önce de örneğin sadece Karadeniz'de katledilen Rumların sayısı 150 bine yakındır.Mustafa Kemal'in 1919 yılında Samsun'a gelişiyle bu süreç tamamen yok etme sürecine evrilecektir.

Ermeni Soykırımı dünyanın hemen her ülkesinde yüz yıldır konuşuluyor,hemen her ülkenin üniversitelerinde bu konuda akademik binlerce çalışma var.Bunun en önemli sebeplerinden biri Ermeni ulusunun yirminci yüzyıla girilirken hayatın birçok alanında örgütlü oluşudur.Soykırım sürecinde de bu örgütlülükle dünyanın birçok yerinde seslerini yükseltmiş ve özellikle Ermenilere yönelik soykırımı sürecinde yaşananları dile getirebilmiş olmasıdır.Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedenler safında yer alan Osmanlı mahkemeleri bile İttihat ve Terakkicileri yargılayıp mahkûm etmiştir.Büyük Hristiyan Soykırımı'nın bu evresinde (1915) İttihat ve Terakkicilerin yol arkadaşı Almanya da suç ortağıdır.Dolayısıyla Almanya ile çelişkileri olan daha doğrusu Birinci Dünya Savaşı'nın karşı cephesinde yer alan başta İngiliz ve Fransız devletleri bu konuda en azından sessiz kalmamışlardır.Türkiye'de ise son yıllarda özellikle Hrant Dink'in katledilmesinden sonra konuşulmaya başlanmış bir konudur Ermeni Soykırımı.Devlet açısından bakıldığında ise inkâr hâlâ temel politikadır.

Pontoslulara yönelik soykırımın dünyada daha alt tellerden seslendirilmesinin temel nedenlerinden biri,o dönem dünya siyasetinde önemli rol oynayan devletlerin de suç ortaklığıdır.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu Dünya Savaşı'nın galibi emperyalist devletlerin ittifakı ile gerçekleşmiştir.Ve tabii dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştiren Sovyetler Birliği de Türkiye Cumhuriyeti'ni hem siyasî hem askerî destek vererek onaylamıştır.

"Emperyalizme,yedi düvele karşı bir Kurtuluş Savaşı" masalının gölgesinde bütün Karadeniz kana bulanmış ve 1923 yılında Lozan'da yapılan anlaşma neticesinde gerçekleşen Mübadele ile de tüm olan bitenin üzerine sünger çekilip,âdetâ mal değiştirir gibi Osmanlı'dan geri kalan topraklardaki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan'daki Müslümanlar yer değiştirilmiş,binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmiştir.Yani Pontos'taki Rumların soydaşı Yunanistan bile olan bitenin sorumlularıyla masaya oturup el sıkışmıştır.

1927 yılında okumaya başladığı "Nutuk" ile tarihi yeni baştan yazan Mustafa Kemal'in resmî tarihi bugüne kadar sınırlı birkaç aydın ve örgütlenme haricinde hâlâ eleştirilememiş,bu tarihle hesaplaşılamamıştır.İşte bu yüzden,Büyük Hristiyan Soykırımı'nın ilk etabı Cumhuriyet öncesinde olduğu için kimi kesimlerce (çok küçük bir kesim) kabul görebilirken,Pontos Soykırımı'ndan bahsetmek,Cumhuriyet'i de sanık sandalyesine oturtacağından "bilinmezliğini" sürdürmektedir.

-Karadeniz'de Pontos Soykırımı'na dair bakış ne yönde?Yerelde ciddi bir kimlik inkârıyla karşılaşıldığı söylenebilir mi?Bu konuda Trabzon'un özel bir hassasiyetle öne çıkması nasıl açıklanır?

Karadeniz'de demografik yapının çok değiştiği/değiştirildiği iddiaları pek gerçeği yansıtmıyor öncelikle bunu belirteyim.1461 yılından (Osmanlı Sultanı Mehmed'in Trabzon'u işgali) itibaren Osmanlı kayıtları (tahrir defterleri,salnâmeler,vb.) ve son Mübadele sonrası Yunanistan'dan gelen Müslümanlarla ilgili çıkan birçok Cumhuriyet kaynakları bize gösteriyor ki,600 yıldır Pontos'ta yaşayan nüfus ya Müslümanlaştırılmış ya da 1914-1923 yılları arasındaki gibi katledilmiş ya da 1923 yılındaki Mübadele sürecinde olduğu gibi Pontos'tan sürgün edilmiştir.

Mübadele ile Osmanlı'dan geri kalan topraklardan Yunanistan'a sürgün edilen Ortodoks Rumların sayısı 1 milyon 250 bin ( Pontos'tan gidenlerin sayısı 200 bin civarındadır),Yunanistan'dan gelen Müslümanların sayısı ise 500 bindir.Ve bu gelen Müslümanların çok azı Pontos'a yerleşmiştir.

Osmanlı yönetiminde peyderpey Müslümanlaştırılan ve soykırım süreci ile artık Ortodoks kimliğin tamamen silindiği Pontos topraklarında bugün Rumlar artık Müslüman kimliği ile yaşıyorlar.600 yıllık zulmün ve soykırımın tanığı Pontos insanının yaşadığı travma elbette sosyoloji biliminin ilgi alanındadır.Ancak yüzyıllar boyunca egemenlere karşı yaşama mücadelesi veren bu insanlar,kimi zaman dinlerini kimi zaman dillerini kimliklerini değiştirse de hiçbir zaman egemenler tarafından güvenilir olmamışlar ve bu onlara hep hissettirilmiştir.

Bugün "Temel fıkraları"na konu edilerek komikleştirilip aptal yerine konan,aşağılanan,şivesiyle,burnuyla alay edilen,özellikle Trabzon çevresinde hâlâ Rumca konuşanlara "bu dili nereden öğrendiniz?" soruları sorulan bu insanlara hâlâ kendilerine güvenilmediği hatırlatılarak ötekileştirilmeye devam etmektedir.İşte bu nedenle yüz yıldır âdetâ bir toplumsal reflekse dönüşen "en iyi Türk biziz","en iyi Müslüman biziz" diyerek kendilerini hâlâ egemenlere kabul ettirmek içim yaşam mücadelesini sürdürmektedirler.Bu yüzden kontrgerilla ve Milliyetçi-Müslüman Türk çeteleri Karadeniz'de çocuklardan katiller yaratma becerisine sahip olabilmiştir.

Pontos'ta yaşayan istisnasız herkes en azından yüz yıldır "Acaba Rum muyuz?" sorusu ile karşı karşıyadır.Bunun böyle olmadığını ispat etmek için uğraşan her ailenin bir sonraki jenerasyonunda bu soru tekrar tekrar mutlaka gündeme gelmiştir.Müslümanlıkla ilgisi olmayan hattâ Hristiyan inancına uygun birçok gelenek Pontos'ta devam etmektedir.Çok yerde tabutla gömülmek,yumurta boyamak,Kalandar etkinlikleri vb. adetler sürüyor.Giysiler,kemençe,horon,halk şarkıları,yemek alışkanlıkları,eğlenceler ise binlerce yıllık Pontos folklorunun baskın izlerini taşır.

Trabzon'un bu konuda öne çıkmasının da sebebi budur.Çünkü bugün Pontos'un Rum geçmişinin en önemli izi olarak söyleyebileceğimiz "Pontos Rumcası/Romeyika" Trabzon'da 300'ün üzerinde köyde yaşayan bir dildir.


-Pontos Soykırımı'yla ilgili çalışmalara Türkiye'de ne zaman başlandı?


Ne yazık ki bu konuya dair yüz yıl boyunca yazılı çizili birkaç makale dışında hiçbir şey yoktur.1996 yılında Ömer Asan'ın "Pontos Kültürü" kitabı Pontos kültürü hakkında yazılı Cumhuriyet tarihinin ilk kitabıdır.Özellikle Trabzon ve çevresinde konuşulan dil olan "Romeyika"dan yola çıkarak,soykırımdan söz edilmemiş olsa da Pontos'tan çıkan ilk sestir,önemlidir,değerlidir.

Son yirmi yıl içerisinde Yunanistan'daki akrabalarını bulan ve bu nedenle de yüz yıl öncesinin Pontos sürgünleriyle görüşme olanağı bulan birçok aile ve onların çevresinde ciddi bir duyarlılık oluştu.Yunanistan'dan Pontos’taki akrabalarını arayanlar, Pontos'tan Yunanistan'daki akrabalarını arayan,bunun için ilanlar veren,internet sitelerine yazılar yazan insanlar var.

Pontos'la ilgili yazılmış (tümü resmî tarih yanlısı) kitaplar yok satıyor,sürekli yeni baskıları çıkıyor.Ben ve birkaç arkadaşım yaklaşık altı yıl önce bu konuda hem Türkçe çıkmış yayınları hem Yunanca çıkmış yayınları okumaya başlayarak aynı zamanda Ermeni Soykırımı ile ilgili çalışmalar yürüten araştırmacı,akademisyen ve yazarlarla ilişki kurarak Pontos'un karanlık tarihini öğrenmek için bir adım attık.Ben ve arkadaşlarım ailelerinin ana dili Pontos Rumcası/Romeyika olan insanlarız.Yani çocukluğumuzdan itibaren "Biz Rum muyuz?" sorusunun yanıtını bulamamıştık.Ve tabii Hrant Dink'in bir Trabzonlu tarafından katledilmesi de bir Trabzonlu olarak beni de sarsmıştı.

Üstelik daha önce de bir papazın bıçaklanması ve ardından öldürülmesi,ırkçı saldırı ve linçlerle anılan bir şehir olan Trabzonlu olmam,olmamız,bu konuda beni ve bizi daha da sorumlu hissettirdi.Aslında bilimsel temellerini oturtamamış olmamıza rağmen sebebini çok iyi bildiğimiz bu durumun geçmişimizle ilgisini bilimsel temellere oturtmak için kollarımızı sıvadık.

Nihayet 2016 yılının Nisan ayında Ankara'da yüz yıl sonra bir ilki gerçekleştirdik."Birinci Dünya Savaşı ve Sonrası Pontos Rum Soykırımı Konferansı" başlığıyla yapılan konferansa benimle birlikte Vilasis Ağcidis,Fikret Başkaya,İsmail Beşikci,Ahmet Demirel,Sinan Çiftyürek,Mert Kaya,Mahmut Konuk,Theofanis Malkidis,Baskın Oran,Stergios Thedoridis,Attila Tuygan,Yannis Vasilis Yaylalı ve Sait Çetinoğlu gibi isimler katıldı ve sunumlar yaptılar.Yüz yıl sonra ilk kez Pontos Rum Soykırımı akademisyenler,araştırmacılar ve yazarlarca dile getirilmiş oldu.Katılımcıların ağırlığı Pontoslu,izleyicilerin tümü Pontoslu idi.Televizyonlar,gazeteler,birçok muhalif örgütlenme konferansa kayıtsız kaldı ama olanaklar ölçüsünde sosyal medyada konferans canlı olarak yayınlandı ve dünyanın birçok yerinden izlendi.

Ben üç yıl süren bir çalışma sonucu kitabımı bitirdim ve Pontos Rum Soykırımı ile ilgili ilk kitap olma özelliği taşıyan "Pontos Gerçeği" ortaya çıktı.

Son birkaç yıldır genç akademisyenler Pontos'a ilişkin ilgilerini belirtiyorlar.Yakın zamanda bu konuda yeni çalışmaların ortaya çıkacağını umuyorum.Devlet kurumlarının,arşivlerin bilimsel çalışmalara izin vermeyen tutumlarına rağmen gerçekler bir biçimiyle ortaya çıkıyor.Benim kitabımdaki birçok belge ve kaynak Cumhuriyet tarihi ve Türkçe kökenlidir mesela.Görmek istedikten sonra resmî tarih kaynakları da Pontos Rum Soykırımı belgeleriyle dolu.


-Türkiye'de devlet Ermeni Soykırımı'nı her zaman inkâr etse de 1915'e dair bir fikir beyan ediyordu fakat Pontos Soykırımı konusunda hükümetlerin de sessiz kaldığı görülüyor.Bu sessizliğin nedenleri olarak neleri verebilirsiniz?


Bu sorunun yanıtını önceki sorularınızda vermiştim aslında.Pontos Rum Soykırımı,Cumhuriyet'in kuruluşuyla,kuruluş felsefesiyle ilişkilidir.Belki hükümetlerin sessizliği değil de,muhalif kesimlerin sessizliğine dair birkaç söz edilebilir.

İttihat ve Terakkicilerin ardından Kemalistlerin Türk milliyetçiliği ve Sünni İslâmcılık üzerine şekillendirdikleri ideolojik kimliklerinden ne yazık ki kendisine muhalif diyen kesimler de henüz kurtulamadılar.Örneğin Küçük Asya'ya çıkan Yunan ordusunun askerleri dışında başka hiçbir devletle çatışmayıp "yedi düvele karşı anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı" verdiğini iddia ediyor resmî tarihçiler.Neredeyse yüz yıldır bir namuslu tarihçi de çıkıp bu yalandır demiyor.Üstelik bütün belgeler de ortada,nerede hangi cephede nasıl bir çatışma olmuş belli.Ölenlerin,kalanların sayısı belli."Kurtuluş Savaşı" denilen şeyin ellerindeki tek ordu olan Merkez Ordusu ve çeteler aracılığıyla Pontoslu Rumları imha etmek olduğunu belgelemek için,sadece TBMM Gizli Meclis Tutanaklarını okumak bile yeterlidir.Bu tarihçiler bu tutanakları okumamış olabilir mi elli yıldır?Elli yıl önce yayınlanmış bu belgeler İş Bankası Yayınları tarafından.

Tabii bu arada Cumhuriyet'in aydınlanmayı,cahillikten kurtulup,modernleşmemizi sağladığını düşünen ciddi bir kesim de var."Açtı,yoksuldu,cahildi Anadolu insanı" diye başlar ya hep hikâyeler.Yirminci yüzyıla gelindiğinde dünya çapında okullara,entelektüellere,aydınlara,doktorlara,mühendislere,eczacılara,sanatçılara,zanaatkârlara sahip idi bu topraklar.Hepsini soykırım süreciyle yok edenler,cahillikten şikâyet ediyor ne tuhaf.Pontos şehirleri opera binaları,tiyatrolarla dolu idi.1890 yılında Trabzon Filarmoni Orkestrası şarkılar söylüyordu.Muhteşem bir Opera binası 1912 yılında Rumlar tarafından Trabzon'da inşa edilmişti.Neredeyse her sokağından piyano sesi gelen Trabzon'da 1915 yılında Le Figaro gazetesinin 150 abonesi var.Golf oynanıyor,kriket oynanıyor Trabzon'da 1914 yılında (çekilmiş fotoğraflar var.) Bugün İstanbul'da kaç kişi bilir acaba kriketin ne olduğunu?

Cumhuriyet'le birlikte aydınlıktan karanlığa dönüştürülmüş Pontos kentleri.Bu karanlığa dönüşle hesaplaşma aslında Cumhuriyet'le hesaplaşmak olduğu için sessizdir bugün ülkenin "aydınları".Bu sessizliğin temel sebebi iktidarlar açısından imha ve asimilasyonun ve tabii inkârın vazgeçilmez bir politika oluşudur,aksi Cumhuriyet'in kuruluşunun meşruluğunu reddetmekle özdeştir.Bu yüzden de geçmişle hesaplaşmamak,hesaplaşmak istememek en akılcı yoldur onlar açısından.İnsan hakları,adâlet,hukuk,özgürlük hattâ sosyalizm gibi kavramları savunup böyle bir soykırım karşısında sessiz kalmak hattâ resmî ideoloji ağzıyla inkâr etmenin sebebi de yine daha önce belirttiğim gibi Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'i kuran düşünceye bir başka deyişle Kemalizm'e yüklenen ilerici misyondur.

-19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal'in Samsun'a ayak basması ve Karadenizli Rumların tasfiyesi süreci hakkında neler söylenebilir?Bu süreçte Topal Osman çetesinin işlevi nedir?


19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal'in Samsun'a gelişiyle birlikte ilk yaptığı iş Topal Osman ile görüşmek olur.Bu görüşme Topal Osman güzellemesi yapılan onlarca kitapta açıkça yazılı çizilidir.1919'dan itibaren bütün Karadeniz şehirlerinde Rumlara yönelik saldırı ve cinayetler giderek artmaya başlar.Mustafa Kemal,Topal Osman'a tüm Rumları imha etmek için yol gösterir,talimatlar verir.Bir yandan çetelerin Rum köylerine yönelik saldırıları sürerken aynı zamanda Amasya'da Merkez Ordusu adında bir ordu kurulur.Kısa bir süre önce gözlerinin önünde Pontos'taki tüm Ermenilerin katline tanık olan Rumlar sıranın kendilerine geldiğinin farkında oldukları için partizan grupları oluşturarak dağlara çıkar ve direnmeye başlarlar.

Hedef Rumların sadece canı değil,malları mülkleri ve servetleridir aynı zamanda.TBMM Gizli Meclis tutanaklarında sıkça dile getirildiği üzere meselenin özü "tenkil ve yağma" yani yok etme ve Rumların tüm mal varlığının gaspedilmesidir.

Amele Taburları ve ölüm yürüyüşleri (tehcir) 1911 ve 1915'te olduğu gibi bir kez daha Merkez Ordusu'nun kurulmasının ardından gündeme gelir.

Tüm Karadeniz sahili 1921 yılından itibaren "savaş alanı" ilan edilip Rumlar iç bölgelere doğru yürüyüşlere zorlanırlar.Amele Taburları'nda en ağır işlere zorlanan ve aç bırakılan Rumların çoğu hastalanır ve hayatını kaybeder.

Ölüm yürüyüşlerinde de aynı akıbet beklemektedir Rumları,son kişi ölene dek yürüyüşe ara vermeden devam edilir.Yürüyüşü organize eden askerler geri dönüp yeni gruplarla yeni yürüyüşlere devam eder.Bu arada birçok yürüyüş de çetelerin yaptığı saldırılarla kısa sürer.Bu konuda da yine TBMM Gizli Meclis Oturumları'nda milletvekilleri konuşmalar yaparlar.

Okullar,okulların spor kulüpleri,tiyatro-müzik kulüpleri üyeleri ihanetle suçlanıp İstiklâl Mahkemeleri'nin kararlarıyla idam edilirler.Merzifon Koleji'nin futbol takımı oyuncuları bile idam edilenlerin arasındadır.

Yaşlı-genç ayırt edilmeksizin kadınlara hattâ çocuklara tecavüz edilir,çete reislerinin ve paşaların haremleri Rum genç kadınları ile doldurulur.Erkek çocuklar öldürülmezler ise Müslüman ailelere verilir.Samsun Bafra'da binlerce Pontoslu Rum boğularak öldürülür.Hitler'i henüz kimsenin tanımadığı,gaz odalarını kimsenin bilmediği yıllardan bahsediyorum.

Kiliselere doldurulup diri diri yakılır binlerce insan.Baltalarla kafalar kesilir.

Tüm bu uygulamalarda öne çıkan en önemli isim Topal Osman'dır.Ermeni Soykırımı sürecinde yaptığı katliamlardan dolayı hakkında mahkûmiyet kararı verilmişken,Pontos'taki katliamların organizasyonunda yer alması için albay rütbesine yükseltilir.Öylesine korunmaktadır ki kimi yüksek rütbeli subayların hakkında Meclis'e,Mustafa Kemal'e defalarca şikâyet dilekçesi yollamalarına rağmen o acımasız katliamlarına devam eder.Onu destekleyen en önemli isimlerden biri olan ve hakkında soruşturma açılmasına karşı Meclis'e yolladığı savunmasına "Bütün Rumlarda bir devlet mefkûresi vardır.Fikrimizce,memleketimizdeki Rumlar bir yılandır.Bu yılanların zehirleri kadınlardır" sözleriyle başlayan Merkez Ordusu Komutanı Nureddin Paşa'dan da söz etmek gerek.Hakkında Meclis'te soruşturma açılan bu soykırımcı paşayı Meclis'teki bu soruşturmaya itiraz ederek onu nasıl kurtardığını bizzat Mustafa Kemal "Nutuk"ta açıkça dile getirir."Koçgiri Kasabı" olarak da anılan Nureddin Paşa,Rumların yanı sıra Rumlara destek olduğundan şüphelendiği Müslümanlar da nasibini alacaktır.Sonuç olarak soykırımın ardından Mübadele Antlaşması ile artık tüm Rum mal varlığına el konulup Cumhuriyet kurulur.

Romeyika sözlüğü çıkıyor

-Doğu Karadeniz'in dağlık bölgelerinde Rumca'yı muhafaza eden topluluklar hakkında neler söyleyebilirsiniz?Bu dilin gençlere aktarımdan bahsedilebilir mi?


Alman sosyolog Tessa Hoffman,Trabzon'da 300 köyde "Pontos Rumcası /Romeyika"nın hâlâ yaşadığını söylüyor.Cumhuriyet'ten bugüne bu dili konuşanların giderek azaldığını söylemek yanlış olmaz.Dağ köylerinde bugün yaşlı kadınların çoğunluğu Türkçe'yi anlamakta zorlanıyor.Okula gitmedikleri,şehire inip devlet kurumlarıyla,kasaba ve şehirle ilişki kurmadıkları,resmî işleri de genel olarak erkeklerin görmesinden kaynaklanan bir durum bu.Ama iletişimin bugün ulaştığı boyutla birlikte bu dilin kısa bir süre içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.Bu dil bugüne kadar sadece ailelerin evde konuştukları bir dil.Cumhuriyet sonrası asimilasyon politikaları ile Rumca şarkılar Türkçeleştirildiği için artık şarkıları bile Rumca söyleyen insan sayısı çok az.Son yıllarda genç birkaç sanatçının Rumca albümler yapması ise dilin yaşamasına katkı sağlayacak bir gelişme olarak gösterilebilir.Ayrıca yakında kitap olarak yayınlanacak bir Romeyika sözlüğü hazırlandı.Yine internet ortamında bu dili yaşatmak için oluşturulan siteler aracılığıyla en azından belli bir kesim mücadele ediyor.Bu dilin yaşatılması için İstanbul ve Ankara'da dernek kurma girişiminde olan insanlar var...

*Tamer Çilingir,Resmî tarihin unutturulan sayfası:Pontos Rum Soykırımı,Röportaj:Rupen Varjabedyan,Agos,10 Aralık 2016.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/17222/resmi-tarihin-unutturulan-sayfasi-pontos-rum-soykirimi