20 Eylül 2017 Çarşamba

Korkunç yalnızlığın intikamı mı?/Prof.Dr.Taner Akçam*

"Korkunç yalnızlığın intikamı" ya da "Bir musibet bin nasihatten iyidir",atasözü mü?

Aklıma,bir de milliyetçi çevrelerde çokça kullanılan,"titre ve kendine dön" ifadesi geliyor.Bu da duruma uygun bir ifade sayılabilir.

Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesine yapılanlara "bizim mahalle"nin sosyal medyasında gösterilen "ağzı açık kalma","bu kadar da olmaz" tepkilerini görünce aklıma geldi bu deyişler.

Tepkimi,yüzümde acı ile alay karışımı bir gülümsemeyle,fazlaca klâsik "vaktiyle papazı dövdürtmeyecektiniz" ifadesiyle de gösterebilirim tabii ki...

Kastımın,Almanların "schadenfruede" dedikleri şey (başkasının acısına sevinme) olmadığını söylememe gerek bile yok.Ama söyleyeceklerimin etik olarak uygun olmadığı eleştirisi yapılabilir ve "şimdi sırası mı bunların",denilebilir.

Anlarım bu eleştiriyi...

Ama lütfen aklıma gelenleri söylememe izin verin.

Söyleyeceklerim,belki karşılaştığımız sorunun boyutu ve derinliği konusunda bizleri düşünmeye itebilir.

Türkiye'nin,burunlarından kıl aldırmayan sevgili Türk "devrimci ve solcu"ları;muhalefet etmeyi AKP ve Tayyip Erdoğan'dan nefret etmekle eş tutan sevgili "Batıcı-lâik"leri;Sünni-Müslüman çevrelerin yaptığı baskı ve zulümleri tekrar etmekten yorulmayan sevgili Alevîleri;"Kemalist vesayet ve baskı rejimi"ne karşı din,giyim-kuşam ve ibadet özgürlüğü savaşı verdiğine inanan sevgili açık görüşlü Sünni-Müslümanları;"zulme karşı özgürlük savaşı veriyoruz",diyerek büyük bir moral üstünlüğe sahip olduklarını düşünen sevgili Kürt "devrimci ve ilerici"leri,acaba hiç derinden düşündünüz mü Aysel Tuğluk'un annesini mezardan çıkartanlar bu cesareti nereden aldılar diye?

Aslında ağzımızın açık kalmaması,bu kadar şaşırmamamız gerektiğinin farkında mıyız?

Meramım şu:Acaba 1915 konusunda takındığınız tavırların geldiğimiz yerde ufak bir payı olabileceği hiç aklınıza geliyor mu?

1991'de bu konuyla uğraşmaya başladığımdan itibaren başımdan geçenler,kendi yaşadıklarım bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti de...

1915 ile uğraşanların karşılaştığı ana sorun bir tek,sevgili Hrant'ı da aramızdan alan ve ülkemizde çok yaygın olan "imha edici şiddet" değildi.(Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesine saldıranlar bu "imha edici şiddet"e mensup kişi ve çevrelerdi.) Bunun kadar belki bundan daha da önemli olan "sessizliğin kara deliği" veya "suskunluğun sessiz anlaşması" idi.

Ülkemizde,1915 konusunda "imha edici şiddet" ile "suskunluğun sessiz anlaşması" arasında büyük bir koalisyon vardır.

Ve galiba,imha edici şiddet en büyük desteğini,güvenini,"suskunluğun sessiz anlaşması"nı yapanlardan almaktadır.

Hrant Dink'i aramızdan alan şiddet,bu sessizlikten cesaret alarak gelişti.Anlaşılır kılmak gerek:1915 ile uğraşmak bir tek "risk" anlamına gelmiyordu bu ülkede;belki bundan daha da önemlisi "büyük bir yalnızlık" anlamına geliyordu.Hâlâ da çok farklı olduğu söylenemez.

Konuyla uğraşmak isteyenler,riskten önce kendi çevrelerinden gelen "derin suskunluk"la karşılaşmak ve dışlanmak tehlikesini göze almak zorundaydılar.

Benim sorum bu "suskunluğun sessiz anlaşması"nı yapan kişi,çevre ve kurumlara:

Yıllarca 1915 ile uğraşanlara "cüzzamlı" muamelesi çeken ve bu insanlarla karşılaşmamak için ellerinden geleni yapanlar (vaktiyle "dostum" olan birçok kişinin kulakları çınlamıştır);"solculuk,devrimcilik" işlerinde mangalda kül bırakmayıp,Hristiyanlara yapılan katliamlar karşısında sus pus olan ve hattâ inkâr edenler;kendi din-ulus grubunun (Sünni Müslüman,Alevî,Kürt vb.) ezilmesi konusunda siperlere geçip,kendi gruplarının Ermeni,Rum ve Süryanilere yaptıklarını ya yok sayanlar,küçümseyenler veya "onlar sadece bir avuç bizden olmayanlar" ya da "kullanıldık" bahanelerinin arkasına saklanıp,işi bir an önce geçiştirmeye bakanlar...

Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesine saldıranlar acaba niye "Ermenileri,Kürtleri,Alevîleri buraya gömdürmeyiz",diye bağırdılar dersiniz?

Acaba sizlerin,kendinizi "sıkı anti-emperyalist" ve Kuva-yı Millîyeci atalarınızın devamı,bu ülkenin Ermeni ve Rumlarını emperyalizmin "içimizeki" uzantıları olarak gören ideolojik tutumlarınızın;Alevî derneklerinde solculuk yarışına girip,en başta CHP,kitlesel katliamları sadece inkâr etmek değil,organize etmekten de sorumlu olan siyasî çevrelerin peşine düşmenizin;"Kemalist vesayet"i tek öcü olarak görüp,size yapılan dışında ve özellikle de sizin adınıza yapılan hiçbir haksızlık ve adâletsizliği görmemenizin;"biz de Türkiye'nin kurucu unsuruyuz",diyerek şu içinde yaşadığımız yıllarda bile Süryani mallarını gaspedenleri göğsünüze basmakta hiçbir sorun görmemenizin,"uluslararası Ermeni lobisi" tezleriyle inkârcı zihniyete destek vermenizin hiç mi payı yok bu geldiğimiz yerde?

Bana,Aysel Tuğluk'un annesinin cenazesinde yaşadığımız,"korkunç yalnızlığın intikamı" gibi geldi,en azından ben öyle hissettim.

Sanki o korkunç yalnızlığa mahkûm ettiğimiz,cinayetlerin en cinayeti,ezilmenin,yok ve imha edilmenin o "en" olanı bizden intikam alıyor gibiydi...

Öyle değil mi?

Unutmayın,Marx boşuna "Proletaryanın (işçi sınıfının) zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur",dememişti.Çünkü Marx ezilmeye,hor görülmeye ve yok edilmeye karşı ancak ve ancak "zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan"ların gerçekten mücadele edebileceğini düşünüyordu.Burada,işçilerin böyle bir sınıf-çevre olup olmadıkları tamamıyla bir teferruattan ibarettir.

Ey benim burnundan kıl aldırmayan Türk "devrimci-solcu" kardeşim,AKP ve Tayyip Erdoğan'dan nefret etmeyi "modern-Batıcı-ilerici" olmanın ölçüsü sayan "lâik" kardeşim;Alevî olunca ve Alevîlere yapılanlara karşı çıkınca solcu-ilerici olduğunu zannedip,CHP peşine takılmayı gelenek hâline getirmiş Alevî kardeşim;"din ve ibadet özgürlüğü için Kemalist vesayet rejimine karşı savaş" deyince "adâlet ve özgürlük" kavgasını tekeline aldığını zanneden Sünni-Müslüman kardeşim;"ulusal kurtuluş savaşı vermenin" kendisine büyük bir moral üstünlük kazandırdığını düşünüp,herkesten koşulsuz biat ve destek isteyen ve bunu vermeyeni azarlamayı en doğal hakkı sayan Kürt "devrimci-solcu" kardeşim,hepiniz ama hepiniz,kaybedecek şeylerinizin olduğunu görmedikçe bu yaşadıklarımızı yaşamaya devam edeceğiz!

"Bu kadarı da olmaz","sözün bittiği yer" ifadelerine gerek yok.Tarihimizde bundan çok daha ağır,çok daha kötü "sözün bittiği yer"ler oldu.

Bunu görememeniz,görmek istememeniz asıl sorun!

Bu nedenle,tarihle yüzleşmeyi siyasetinizin merkezinize koymadıkça ve bunu sadece ötekinden değil,kendinizden de istemedikçe ve kendinizden başlamadıkça bu gidişi durduramayacağınızı görmek zorundasınız!..

*Prof.Dr.Taner Akçam,Korkunç yalnızlığın intikamı mı?,T24,17 Eylül 2017.

http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/korkunc-yalnizligin-intikami-mi,18076

5 Eylül 2017 Salı

6-7 Eylül tartışmaları,hafızası ve yüzleşmesi/Ayda Erbal*

1955 Eylül'ün 6 ve 7'sinde "Atatürk'ün evine bomba atıldı" iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar.Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti.6 ve 7 Eylül'de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı.Biz de o günden bugüne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal'la konuştuk.

"Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan bir tartışma yok"

-6/7 Eylül Pogromu'ndan bugün bize hangi tartışmalar kaldı?O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?

6-7 Eylül'le ilgili literatürü siyasî tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun,siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son yirmi yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün.Ancak Türkiye'de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hattâ yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz.Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok.6-7 Eylül'le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl,yani 6-7 Eylül'ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis'te grubu bulunan siyasî partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları bir dilekçe ile "resmî destek" talebinde bulundu.Merkezi Atina'da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen,AKP iktidarında "bir kısmında ilerleme kaydedilen" taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması,yine bu taleplerin,gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır.Yalnız "onarıcı adâlet" tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül'le sınırlı değil.

Özellikle insan hayatı kaybının da olduğu yoğun hak ihlâlleri veya bunları içermeyen diğer hak ihlâlleri durumunda da tazminât elbette ki nihai çözüm değil,devletin ve sivil toplumun üzerinde uzlaşarak ulaşması gereken bir kurumsal yaptırımlar ve yasal düzenlemeler bütünlüğüne ihtiyaç var.Ancak tazminât,çok daha geniş ve felsefî bir derinliği de olmasını beklediğimiz diğer pek onarıcı adâlet mekanizması arasında hâlâ en önemlilerden.Çünkü sadece olay esnasında mağdur olmuş olanları değil,özellikle mülk gasbı da olduğu durumlarda,sonraki kuşakların da haklarını gaspetme anlamına geliyor,mülksüzleştirme tek bir kuşağı etkilemiyor.Tüm bunlar konuşulmadan salt iyi niyet performansı ve ileriye yönelik bir iyileştirme tahayyülü olmayan tembel bir nostaljiye sıkışmış,azaltılarak müzelik malzeme hâline getirilmiş bir romantik azınlık imgesi/algısı ve bunun esasen siyasî elit için zararsız bir şekilde çerçevelenmesinden öteye gidemiyoruz.Siyasî elitin elini rahatlatmanın önünü açan bu gidememe durumu ne yazık ki doğrudan siyasî elitlerce değil,sivil toplum alanında,basın ve akademi ayakları da olan aktörlerce de kurulan bir söylem bir yandan da.Bunun bir biçimi 1915'i anmak için sağdan kurulmuş "ortak acı" söylemiyse diğer bir biçimi daha soldan kurulmuş "bazı yaralar zamanla iyileşmez" sloganı örneğin,buradaki ortak acı ve/veya iyileşmeyen yara formülü gerek hukuk gerek siyaset felsefesi içinden düşünürseniz birbirinden farklı nedenlerle çok sorunlu ve tartışılması gerekenleri bir nebze de olsa gözden kaçırmaya da yarıyor.

Keza son birkaç gündür çeşitli kereler duyduğumuz 6-7 Eylül'ün utanç vericiliği meselesi,olayı sadece olduğu zamana indirgeme tehlikesini de barındırdığı gibi utanç verici olan şey de olayın kendisinden ibaret değil.

"O esnada kimsenin aklına 'Emek'i sahiplerine geri verelim' sloganı gelmemişti"

Olayın kendisi,olduğu dönemde yüzde 10'a yakın çok cüzî bir miktar dışında tazmin edilmemiş olması -onarıcı adâlet işlemediği için 60 senedir birikmiş haklar,keza olayın örtbas edilmesi ve akademinin bu konudaki sorumluluğu,olaydan yavaş yavaş haberdar olduğumuz günlerden bu yana son derece eksik kalmış,hâtırlamanın/anmanın siyaseti,bunların nasıl olması gerektiği tartışmaları,bu olan bitenleri siyasî elitin çözmesi gereken bir sorun hâline getirememedeki eksiklik...Tüm bunları yan yana koyduğumuzda Türkiye'deki geçmiş ve bugün algısının bizzat sivil toplumda onarıcı adâlet tartışmaları geri plânda kaldığı için kendisinin de bir utanç vesilesi hâline geldiği bir durumdan söz edebiliriz.Geçmiş ile bugün arasındaki bağın kopartılması doğrudan mülkün devamlılığından kaçmak için kurgulanmış bir elit stratejisi bir yandan da.Arşivler üzerindeki kavganın esası da bu.Elit stratejisine maruz kalmışlar için bunlar ille de bilinçli tercihler de olmayabilir,örneğin benim de asıl sahiplerini bilmeden bir kez katıldığım Emek Sineması eylemlerindeki "Emek bizim,İstanbul bizim" sloganını düşünelim.Bu slogan ancak geçmişle şimdinin siyasî/hukuksal olarak kopuk olduğu ve bu kopukluktan cezasızlıkla nemalanmış bir toplumsallığın ve kamusallığın sorunsuzca meşru olduğu bir yerde var olabilirdi.O esnada kimsenin aklına "Emek'i sahiplerine geri verelim" sloganı gelmemişti.Bu slogan aktivistlerden birinin aklına gelseydi,başta eski sanat elitinin önemli bir kısmı olmak üzere eylemlere cansiperâne katılırlar mıydı?Veya örneğin,Costa-Gavras sinemanın Yahudi sahiplerinden Varlık Vergisi döneminde gaspedildiğini bilse eyleme bu hâliyle destek olur muydu?Bu soruların bir kısmına gerçeğe çok yakın tahmini yanıtlar verebiliriz.Öte yandan yine Emek eylemlerine katılmış eylemcilerin bir kısmının 6-7 Eylül anmalarına katılan bir grup olduğunu da varsayabiliriz.Ancak art niyetli olmasa da "Emek bizim,İstanbul bizim" sloganına içkin aktif epistemolojik şiddet işte ancak bu tartışmaları hakkıyla yapmamakla ve geçmiş ile bugün arasında keskin bir kopuklukla mümkün.Sürekli olarak Kemalist/modernist ve Türkiye Cumhuriyeti'nin neredeyse köksüz bir metafor olarak dillendirildiği bir siyasî gramerin içinde büyümüş kuşakların sosyolojik tahayyülünün de bir elit stratejisinin neredeyse doğal uzantısı olma durumu var.Bir binanın siyasallaştığı bir eylemde siyasî tarihin sayacına atılacak reset noktasına birileri bugünde karar veriyor -o karar vericiler yakın tarihteki gaspı siyasetin bir talebi hâline getirmediği sürece,Varlık Vergisi'ni veya 6-7 Eylül'ü hâtırlamalar,sınırları konforlu bir ilkokul müsameresi aktivizmine neden oluyor ve eylemin yola çıkış nedeni bu olmasa da talepler içinde mekânın utanç verici tarihine ilişkin bir onarıcı adâlet talebi olmadığı sürece Taksim'in en az yüz yıllık Türkleştirilme tarihine şimdiki zamanda katkıda bulunuyor.

Dolayısıyla özellikle İstanbul'daki yazan çizenlerin oluşturduğu elit kamusal alanın,söylem kuruculuk erki azınlıkları içeriyor gibi görünse de hâlâ oldukça etniktir.Bu erk alanı hem tarihin kendisinden,hem de yazılma pratiğinden gelen tüm imtiyazların ve güç ilişkilerinin şimdiki zamanda kendisini yeniden ürettiği bir alandır.Bu anlamda etnisite bütün bu hafıza,anma,tartışma alanının hâlâ kurumsal ve kurucu öğesidir.Biraz da böyle olduğu için mağdurun ne istediğinden çok mağdurun bizi nasıl hissettirdiğinin kamusal alanda kontrolü üzerinden dönüyor tartışmalar -söylem kurucu erke de sahip olan imtiyazlı tarafın neyi nasıl görmek istediği tartışmanın sınırlarını belirliyor.IREF'in taleplerinin bir sene içinde arada kaynayıp gitmesinin nedenlerinin izlerini yukarıda çok kuşbakışı şekilde anlatmaya çalıştıklarımda sürebiliriz.

"Liberal demokrasi literatürüne damgasını vurmuş mülkiyet ve veraset haklarının konsolide olmasıyla demokratik kurumların gelişimini birbirine bağlayan oldukça geniş bir tartışma var"

-Peki neydi IREF'in bu talepleri?

Daha önce de belirttiğim gibi kitapçık/raporda da (bkz. http://ermenistan.de/wp-content/uploads/2015/08/6-7-Eyl%C3%BCl-Kitap%C3%A7%C4%B1k.pdf) işaret edildiği üzere bir kısmında ilerleme kaydedilmiş talepler şunlardan oluşuyor.

-Vatandaşlıkların geri verilmesi.Konu bilhassa vatandaşlıktan çıkarılan 40 bin civarında İstanbullu Rum erkek nüfusu ilgilendirmektedir.
-Yeni nesillere vatandaşlığın verilmesi
-Rumca kitapların Rum okullarında kısa zamanda ulaştırılması.
-Rum okullarına öğrencilerin kayıt edilme sorunlarının giderilmesi.
-Azınlık vakıflarına el konulan mülklerinin geri verilmesi.
-Yurtdışında yaşamaya mecbur edilen Rum toplumun genç nesillerine yönelik İstanbul'a dönüş programının desteklenmesi.
-Şahsî mülkiyet sorunlarının çözümü.
-Kendi vatandaşlarını rehine olarak gören ve başka hükümetlere baskı aracı olarak kullanılan mütekabiliyet prensibinin artık insan haklarının günümüzde ulaştığı seviye dikkate alınarak terkedilmesi.

Görüldüğü gibi İstanbullu Rumların talepleri,vatandaşlık haklarından,vakıf ve bireysel mülk haklarına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içeriyor.Bu taleplerin bazısı diğerlerine oranla çok daha rahat gelişme sağlanabilecek kalemler.En zor kalemse gerek şahsî gerek vakıfların mülkleri sorunu ve bu mülk sorununun Türkiye'nin demokratikleşmesiyle de doğrudan bir ilişkisi var aslında Basitçe azınlık haklarının genişletilmesinden söz etmiyoruz burada,özellikle liberal demokrasi literatürüne damgasını vurmuş mülkiyet ve verâset haklarının konsolide olmasıyla demokratik kurumların gelişimini birbirine bağlayan oldukça geniş bir tartışma var.Tarihle yüzleşmenin Türkiye'yi demokratikleştireceği veya demokratikleşme için yüzleşme gerektiği şeklindeki araçsal argümanı daha önce duyduk ama bunun hangi izlek üzerinden olacağı epey muğlak -Türkiye tarih okuyarak,tarih bilerek,üzülerek,utanç duyarak mı demokratikleşecektir örneğin?Herhangi bir suç işlendiği zaman,suçlunun suçun detaylarına vakıf olması,üzülmesi ve/veya utanç duymasıyla veya akrabalarıyla tanışmayla mı yetiniyoruz ki sözkonusu azınlıkların haklarının gaspı olduğunda söylem dönüp dolaşıp bu çeşit bir edebiyatın ve romantizmin sınırlarında seyrediyor?

Onarıcı adâlet konularında söylem kuruculuğun veya çerçevelemenin bu konulardaki gücüne ilişkin koşut bir örnek olarak akla Rakel Dink'in Hrant Dink'in cenazesindeki konuşması geliyor -ki ancak İncil'e biraz vakıf olanların hakkıyla anlayabileceği,dinî metaforlarla yüklü oldukça derinlikli bir metindir.O metinden "herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim" cümlesi yerine,öznenin ve sorumluluğun görece muğlak olduğu "bir bebekten katil yaratan karanlıklar"ın öne çıkarılmış olması da bu konuştuğumuz bağlamın tamamı içinde epey düşündürücü.Bilinçüstünde tam olarak eklemleyip telaffuz edemesek de böylece söylendiğinde ağırlığını hissettiğimiz bir tercih değil mi o aslında?Bu cımbızlama,söylem kurucu erki olanların basit bir edebî tercihi midir sadece?Yoksa bu cezasızlık/sorumsuzluk/adâletsizlik dizgesi içinde iliklere işlemiş bir ötelemeye mi,bilinçaltına mı işaret ediyor?Zira Dink bu iki cümleyi de,çok fazlasını da yazmıştır.Aradan geçen dokuz buçuk adâletsiz yıl ve bu yıllar zarfında öğrendiklerimizin de sorumluluğu da üzerine eklenerek metin yeniden okunduğunda,olanca yumuşaklığına rağmen oldukça radikal bir adâlet manifestosu metni olduğu rahatlıkla görülebilir.

"Müzeyyen Senar'ın 6-7 Eylül Olayları'na kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk"

Buradan ilk sorunuzun ikinci bölümüne geleceğim,yukarıda sözünü ettiğim konulardan,sorunumuzun sadece nasıl hâtırladığımız değil aynı zamanda geçmişi ve şimdiyi nasıl çerçevelediğimiz olduğu da sanırım görünür bir hâle gelmiştir.Hâtırlama konusunda başka türlü sorunlarımız da var.Bir tanesi Türkiye'nin sürekli bir olağanüstü hâl durumu yaşamasından yani Kürtlere,Alevilere ve azınlıklara yönelik baskılara karşı şimdiki zamanda da sürekli mücadele etmekten kaynaklanıyor.Her gün katmerlenip duran sorunlar olduğunda geçmişle ilgilenmenin ne gibi bir toplumsal yararı olacağını kitlelere anlatmak kolay bir iş değil.Bir diğer sorun gerek 6-7 Eylül konusunda,gerek Türkiye devleti ve/veya millet-i hâkimesi kaynaklı diğer hak ihlâlleri konusunda bilginin henüz herkesin rahatlıkla konuşabileceği bir gövde hâline gelememiş olmasından kaynaklanıyor.Tarihe ilişkin bilgi öbekleri ve biyografiler -ki Türkiye'de biyografi de yoktur pek,hagiografi vardır daha çok- bu ikisi biraraya gelemiyor.6-7 Eylül konusundaki örneklerden biri SIPA Press'in kurucusu Gökşin Sipahioğlu'nun dâhil olmasıysa diğeri de bu konudaki katkısı çok daha az bilinen popüler kültür karakterlerinin sterilize edilmiş biyografileri.Örneğin Müzeyyen Senar'ın 2015'te ölümünün ardından Türkiye gazetesi yazarlarından Yıldıray Oğur,Senar hakkında bir yazı yazdı.Oğur o gün sosyal medyada çok paylaşılmış yazısını Radi Dikici'nin "Cumhuriyet'in Divası:Müzeyyen Senar" kitabından yararlanarak yazmıştı ancak yazıda Senar'ın 6-7 Eylül'de ne yaptığı konusuna dair herhangi bir bilgi yoktu.Sonrasında Twitter'da başlattığım tartışmaya Görkem Daşkan,Oğur'un kitapta olmadığını söylediği bu bilgiyi bambaşka bir tarih kitabından tamamlayarak katıldı.Söylenti düzeyinde Müzeyyen Senar'ın 6-7 Eylül Olayları'na kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hattâ rivâyete göre Senar bir kürkçü dükkânının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı,ancak Daşkan'ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler'in "1950'li yıllarda İzmir" kitabından olayın İstanbul'da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir'de geçtiğini öğreniyorduk.İzmir'de 6-7 Eylül İstanbul'dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasî elitiyle de yakından alâkalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan'a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim ancak Senar'la ilgili kısa anlatı şöyledir:

"6-7 Eylül Olayları'yla ilgili yargılamalardan önemli bir sonuç çıkmamış,bir süre sonra olay kapanmıştır.Ancak 1960 Askerî Darbesi'nden sonra bu konu yeniden yargının gündemine gelmiş ve dönemin yetkilileri olayları teşvik etmek ve gerekli önlemleri almamış olmaktan dolayı yargılanmışlardır.Darbe sonrasında yerel basının olaylara ilişkin yaklaşımı da farklılaşmış,olaylar aynı şekilde aktarılmakla birlikte yaşananların dönemin hükümeti tarafından plânlı bir biçimde gerçekleştirildiği üzerinde durulmuştur.İddialara göre Fuar müdürü olaylar başladığında Vali Kemal Hadımlı'yı telefonla arayarak bilgilendirmiş olmasına karşın validen 'millî heyecanın önüne geçmenin doğru olmayacağı' biçiminde bir yanıt almış,diğer yandan Kemal Hadımlı,dönemin Emniyet Müdürü Zeki Demir'e olaylara müdahale etmemesi yönünde emir vererek göstericilerin arasına karışıp omuzlarda taşınmıştır.Ayrıca eski İstanbul Valisi Ethem Yetkiner'in eşi Müzeyyen Senar'ın da 'Dağ Başını Duman Almış' marşını söyleyerek göstericileri teşvik ettiğinden ve valinin olayların yatıştırılması için güvenlik güçlerine sabaha karşı emir verdiğinden söz edilmektedir.(...) Kemal Hadımlı 6-7 Eylül Olayları ile ilgili olarak Yassıada'da yargılanmış ve dört buçuk yıl hapis cezası almıştır.Ancak Yüksek Adâlet Divanı dava dosyasını 5 Ocak 1961 tarihinde kapatmış ve sanıklara açılan davaları geri almıştır."

Döneme ilişkin bildiklerimiz birbirinden kopuk tarihyazımı zeminlerinde yazıldığı veya hiç yazılmadığı için 6-7 Eylül'e samimi şekillerde üzülenler,6-7 Eylül'de farklı oranlarda sorumluluğu olduğu bilinen ve özür dilememiş yaşayan sorumluları,bu bilgileri umursamadan,biyografiyi merak etmeden bağrına basmış.Çeşitli dönemlerdeki siyasî elitten de Abdülhamid olsun,Menderes olsun,İnönü olsun,azınlıklara ilişkin siyasetlerde doğrudan sorumlulukları olduğu hâlde Türkiye'nin hagiografist aydınları nedeniyle de kamu vicdanında bir türlü mahkûm edilememişler.

"Takvimdeki neredeyse her güne bir bazen birden fazla yüzleşme ödevi düşen oldukça şiddetli bir siyasî coğrafyanın vatandaşlarıyız"

-6/7 Eylül'le yüzleşebildik mi?

Yüzleşmeden ne anladığınıza bağlı aslında.Tartıştığı konular ve konuları tartışma biçimiyle son derece sorunlu olsa da Türkiye'de son yirmi yıla damgasını vurmuş bir yüzleşme tartışmaları toplamı var.Bu tartışmaların çoğunluğu Türkiye'nin otokton halklarının azaltılma tarihine ve bu esasen azaltılmışların her birinin kendi dilleri ve anlatılarında farklı adlarla andığı ortak coğrafyadan izlerinin silinmesine,yerlilerin yabancılaştırılmasına dair.Yakın tarihte 1895-1896 katliamlarıyla başlayan,1909 Adana Katliamı ile devam eden,1915 yılı olarak kodlanmış olsa da sonuçları itibariyle günümüze uzanan soykırım ve etnik temizlikler,Trakya Yahudilerine karşı 1934 olayları,1937 Dersim,Varlık Vergisi,6-7 Eylül,Rum Sürgünü.Bunların yanı sıra darbeler ve darbeler arası dönemlerdeki Çorum,Maraş,Sivas,Başbağlar katliamları,Diyarbakır Hapishanesi,otuz yılı aşkın çatışmanın 1990'lar kısaltmasıyla hafızalara kazınmış ve 40 bin kişinin hayatına malolmuş dönemiyle yüzleşme -ki işin acıklı tarafı geçtiğimiz yılda da aynı konuda yüzleşmemiz gerekecek pek çok olayla birlikte,bir de darbe girişimine şahit olduk.Takvimdeki neredeyse her güne bir bazen birden fazla yüzleşme ödevi düşen oldukça şiddetli bir siyasî coğrafyanın vatandaşlarıyız.Bundan birkaç sene önce New York Üniversitesi'nde 1990'larla ilgili bir yüzleşme toplantısına gitmiştim -toplantıda Kürt illerindeki insan hakları ihlâlleri ve faili meçhullere ilişkin bir de dokümanter gösterilmişti.Dokümanterde de konuya ilişkin sunumlarda da benim için en dikkat çekici olan şey bütün sorumluluğun siyasîler üzerinden anlatılmasıydı.Şüphesiz dönemle ilgili siyasîlerin sorumluluğu tartışılmaz.Ancak niyeyse gerek darbelerde gerekse 1990'lı yıllarda Türkiye'nin büyük sermayesinin olaylarla hiç alâkası yokmuş gibiydi.

"Avrupa Birliği değirmeninin taşıma suyuyla nereye kadar gidebiliriz?"

Yüzleşmeyi zorlaştıran konulardan bir tanesi de büyük sermayenin bileşenlerinden bazılarının aynı zamanda bu konular hakkında bilgi üretiminde de söz sahibi olabilecek kurumlara/okullara sahip olmaları.2015'e doğru kimi özel üniversitelerde 1915'e ilişkin sunumların yaptırılmadığı bilgimiz dâhilinde ancak bunların bir kısmının haber bile olmuyor veya infial yaratmıyor olmasının kendisi de oldukça önemli bir gösterge.Sansürün iyisi kendisi hakkında haberimiz dahi olmayanı yani.Devlet ideolojisinin yanı sıra,devletin besleyerek,imtiyaz alanını genişleterek semirttiği büyük sermayenin çıkarları,en nihayetinde ister istemez bir yeniden dağılım tartışmasına evrilecek bir yüzleşmeyi ister mi misal?Keza siyasî elit yüzleşmeye hangi siyasî saikle nasıl ikna edilecek?Elit bu durumda geleceğe yönelik hangi çıkar kümesiyle adım atacak?Türkiye'nin demokrat olduğu vehmedilen muhafazakârları dâhil,hangi sınıflar ne amaçla bu konuları çözmek isteyecek?Eğer yüzleşmeden kasıt ahlayıp vahlayarak sergi açıp,sergi gezip,fona başvurup konferans düzenlemek,olayı bir belirli günler ve haftalar rutinine bağlamaksa Türkiye yüzleşiyor diyebiliriz -bunun etrafında oluşmuş bir sivil toplum kuruluşları endüstrisi ve iki-üç tarafta da yeteri kadar yüzleşme performe etmek isteyen katılımcılar da var zaten -ancak bu performansların bir cezasızlıklar ve hak ihlâlleri silsilesi olarak kurulmuş hukuk sistemini olması gereken yöne doğru sevketmede ne gibi bir etkileri olabilir?Onarıcı adâlete ilişkin derinlemesine bir tartışmanın olmadığı -ki orada da kalmaması gerekiyor- bir yerde yüzleşmeden söz etmek mümkün müdür?Avrupa Birliği değirmeninin taşıma suyuyla nereye kadar gidebiliriz?

Azınlıklar konusunda duyarlı olduklarını varsayan aydınlar bile azınlıklarla araçsal bir aklın içinden,azınlık gruplarının kendi içlerindeki siyasî çatışmada taraf tutarak veya aydınlatıcı bir pozisyondan ilişkilenebiliyorlar.Bu durumun bir kolonyal yönetme pratiği olduğundan bihaber olan var -karikatürize ederek söylersek Kürt'ün Müslüman olmayanı (yenilerde PKK'li PYD'li olanı),Ermeni'nin solcu ve itaatkâr olanı,Alevi'nin dinini yaşamayanı makbul.Bu grupların hepsinde ortak şart olarak çoğunluk mensuplarının konu üzerindeki veya kurumlardaki iktidarlarını sorunşallaştırmayanı,aktvistleri eleştirmeyeni,kısacası "birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde" sorun çıkarmayanı makbul.Astlık üstlük ilişkisinin mütemadiyen yeniden üretildiği bu durum da yüzleşmeyi imkânsız kılan nedenlerden biri:Varolan azınlık çoğunluk aydınları ilişkisi fonksiyonu bu güç dengesizliği ve güç asimetrisinin de inkârıyla ayakta duruyor.

"Tarihle yüzleşmeye başlamanın öncüllerinden biri de çoğunluğun kendi gücünün farkında olup azınlığı daha da güçsüz bir pozisyona itmemek olmalı"

Ancak sanırım özellikle 6-7 Eylül'de en acı olanı iç siyasetin dinamiğiyle bizleri yüzleşmeye zorlayacak büyüklükte bir Rum nüfusun kalmamış olması.Atina'dan konuşan Rumların sesiyse yeterince duyulmuyor.Bu durum bana Türkiyeli aydınların Ermenilerden dilediğin özürün özgün bağlamını hâtırlatıyor.Özür metni kamuya açılmadan yaklaşık bir hafta kadar önce Ermenistan'dan bir grup aydın Abdullah Gül'e Türkiye'nin Soykırımı tanıması talebini de içeren bir mektup yazmışlardı -bu aslında tanıma siyasetini doğrudan diasporayla özdeşleştiren argümana da bir karşılıktı,zira Ermenistanlı aydınların talepleriydi bunlar.Ancak Türkiye aydınlarının imza kampanyası tüm dünya basınında yer alırken,Ermeni aydınlarının ne deyip ne talep ettiği Türkiye'nin içerisi dâhil kimsenin umurunda olmamıştı.Tarihle yüzleşmeye başlamanın öncüllerinden biri de çoğunluğun kendi gücünün farkında olup azınlığı daha da güçsüz bir pozisyona itmemek olmalı diye düşünüyorum.Bu son söylediğim türden bir yüzleşmeninse oldukça uzağındayız.

"Türkiye'deki siyasî tartışmaların genel kaderi olan argüman yerine duygulanımın/aksiyonun öne çıkması sorunundan bu konu da yeterince payını almış durumda"

-Günümüz değerlendirmelerinde o günlerde bunların neden yaşandığını doğru bir şekilde analiz edebiliyor mu Türkiye kamuoyu?

Olaylara yol açan tarihin ve gerek iç siyasete gerek dış ve bölgesel siyasete,Soğuk Savaş'a ve/veya Gladyo'ya uzanan tarihine Türkiye kamuoyu ne kadar vakıf kestirmek çok kolay değil,belli bir kesimde daha çok okunduğunu ve izlendiğini tahmin edebiliyoruz sadece.Doğru şekilde analiz edebilmek için Türkiye'nin bölgedeki varlığına ve tam bağımsızlık dâhil pek çok uluslararası ilişkiler mitine dair okumalar yapmış olmak gerekiyor.İç siyasete ilişkin bileşenlerin analizinde,örneğin Türk-Sünni imtiyazının gerek kuruluş yıllarından itibaren gerekse 6-7 Eylül'e uzanan günlerde kitleyi galeyâna getirmedeki rolünü teslim etmede daha çok mesafe kaydetmemize rağmen,Yunanistan,İngiltere,ABD,NATO ile ilişkiler konusunda varolan literatürün Türkiye'deki popüler tartışmaların radarına,komplo teorisyenliğine meyilli gazetecileri saymazsak,henüz yeterince girmemiş olması gibi bir durum da var.Türkiye'deki siyasî tartışmaların genel kaderi olan argüman yerine duygulanımın/aksiyonun öne çıkması sorunundan bu konu da yeterince payını almış durumda.Dolayısıyla sadece kısmen diyebiliriz...

*Ayda Erbal,6-7 Eylül tartışmaları,hafızası ve yüzleşmesi,Röportaj:Bahar Kılınç,Sivil Sayfalar,9 Eylül 2016.

http://www.sivilsayfalar.org/6-7-eylul-tartismalari-hafizasi-yuzlesmesi/

6-7 Eylül Olayları ve salkım salkım asılacak adamlar/Yervant Özuzun*

"Salkım salkım asılacak adamlar"

Aziz Nesin'in bir anı kitabının adı bu.Asılacak adamlar kim mi?

Aziz Nesin,Asım Bezirci,Kemal Tahir,Nihat Sargın,Hulusi Dosdoğru,Hasan İzzettin Dinamo,Can Boratav ve diğerleri.Yani yazarı,çizeriyle,emekçisi,öğrencisiyle 47 kişilik bir liste.

Ortak yanları mı?Siyasî Şube'ce fişlenmiş birer solcu olmaları.Bu nedenle defalarca içeri girmiş çıkmışlıkları bulunmaları.

Bu kez nedenini bilmedikleri bir suçlamayla evlerinden,bulundukları yerlerden tutuklanmışlar,önce Sirkeci'deki Sanasaryan Han'da (Siyasî Şube'de) toplanmışlar sonra Harbiye'de hücreye atılmışlardı.

Bu aydınların suçu neydi?

Tarih 7 Eylül 1955'ti.Azınlıklara yönelik 6-7 Eylül tertibinin ertesi günüydü.Başbakan öğleden sonra yaptığı radyo konuşmasında olayları fişli solcuların üstüne atmıştı.Ama hiçbirinin de olaylarla ilgileri yoktu.

Peki,neden tutuklanmışlardı?Onu,bulundukları hücrede haftalar sonra öğrendiler.Tutuklulardan Dr. Hulusi Dosdoğru (6-7 Eylül Olayları isimli) anı kitabında şöyle yazıyor:

"İlk toplu tevkif müzekkeresi tutuklanmamızdan 22 gün sonra,28 Eylül 1955 tarihinde bizlere tebliğ edildi:Suçlama:6-7 Eylül Olayları'nı,tahrik ve teşvik.
Bu tutuklama yazısından 38 gün sonra 5 Kasım 1955'te Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi'nce ikinci tevkif müzekkeresi (tutuklama yazısı) yine hepimize toptan bildirildi.Bu ikinci müzekkerede şunlar yer alıyordu.6-7 Eylül Hadiseleri'nde tahrik,teşvik ve iştirakten maznun (sanık) 47 mevkuf (tutuklu) hakkında,mahkûmiyetlerinin devamına karar verildiğinin kendilerine tebliğini bildirmenizi...(2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi esas kararı:55/638)"

Yani bu aydınlar "6-7 Eylül 1955 Olayları" olarak bilinen azınlıklara yönelik ayıplı,tertibin sanıklarıydı ve bu nedenle de Harbiye'de hücreye kapatılmışlardı.Gerçekten suçlu olabilir miydi?

Ama bir suçlu olmalıydı.Suçu,Siyasî Şube'nin fişlilerine yüklemeye çalışırsın bunun ayıbından da suçundan da kurtulursun.Aynen öyle olur.

6-7 Eylül sanıklarının cezaları mı?

Aziz Nesin'den okuyalım:"6-7 Eylül Faciası'nda (...) dürtüleri baskı altında tutulan ve bu yüzden ezilen bireylerdeki saldırganlık gizli gücünün subapı devlet eliyle açılmış ve o facia ortaya çıkmıştı.(...) 6-7 Eylül Faciası'nın gerçek sorumlu ve suçlusu hükümetti.O olayın çapulcu,talancı ve yağmacıları da hükümetin el altından kışkırtıp sonradan dizginleyemediği ayaktakımı (lümpenler) idi.Peki biz neydik?Hücreye atılanlardan hiçbirimizin bu olayla uzaktan yakından en küçük bir ilişkimiz yoktu...Sıkıyönetim Komutanı'nın emri şuydu:Solcular 6-7 Eylül suçlusu olarak salkım salkım asılacak..."

Bu nedenle aylarca hücrelerde kalıp yargılanmışlardı.Olayların hükümet tertibi olduğu anlaşılmaya başlayınca iç ve dış baskılar sonucunda verilen kararlar şöyleydi:"Gereği düşünüldü.Sanık ...'a isnat edilen 6-7 Eylül Olayları teşvik ve tahrik suçunun varit olmadığı ortaya çıktığından beraatına oy birliğiyle karar verildi..."

Yani,salkım salkım asılacak adamlar takriben dokuz ay sonra beraat etmişlerdi.

6-7 Eylül neydi?

Hiç kuşkusuz,azınlık karşıtı politikaların bir halkasıydı.Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte birçok konuda değişiklik olduğunu söyleyebiliriz ama İttihat ve Terakki'nin izlediği Müslüman olmayanlarla ilgili politikasında bir değişiklik olduğunu söyleyemeyiz..

Dönem,imparatorlukların bittiği ulus-devletlerin kurulduğu dönemdir.Temel mesele öncelikle Anadolu'nun ve Trakya'nın Müslüman olmayan kimliklerden arındırılıp Türk-Müslüman kimlikli bir ulus-devlet kurmaktı.

Gayrimüslimlerin,yani Lozan'dan bu yana nüfus kayıtlarında 1,2,3 "kod" numaralı farklıların (Rumların,Ermenilerin,Yahudilerin) bu yeni devlette yeri yoktu.Devletin politikası bu gruplara yönelik baskı,asimilasyon,şiddet ve yok etme uygulamaları olarak şekillenmişti.

Bu sürede İstanbul dışında Müslüman olmayan unsurların cemaatleri kalmadı.Sıra İstanbul'u da arındırmaya gelmişti.Azınlık politikalarının türlü/çeşitli versiyonlarına rağmen İstanbul azınlıkları köklerinden tamamen kopamıyorlardı.Ee kolay değildi tabii bir insanın kök saldığı topraklardan kopması.

Fırsat bu fırsattı.Bir taşla iki kuş vurulabilirdi.Londra'daki Kıbrıs görüşmeleri nedeniyle hem Yunanistan'a gözdağı verilir hem de İstanbul azınlıklarına kendilerine gelemeyecekleri bir ders daha verilirdi.

Öyle de oldu.Devletin derini mühendislik hesabıyla start verdi.Selanik'te Mustafa Kemal'in evine bir görevlinin Türkiye'den gönderilen bombayı atmasıyla,tüm İstanbul'da önceden işaretlenen Rum,Ermeni ve Yahudilerin ev,iş yeri,ibadethane,okul ve mezarlıklarına yönelik,ellerinde tek tip sopalarla,kazma,balta gibi kırıcı ve kesiciler bulunanlar tarafından plânlı bir uygulama başlatıldı.

Yakma,kırma,yağmalama,öldürme,yaralama,tecavüzler derken İstanbul'un üzerinden bir karabasan geçti.İstanbul 1453'den bu yana en büyük yağmayı,talanı yaşadı.

6-7 Eylül'de neler olmuş,bir göz atalım

Metin Toker:"İstanbul altüst oldu.Varoşlar şehre indi.Eylemlerin ardından yedi göbek Rumlar ülkeyi terkettiler.İstanbul'un eşsiz kültür mozaiği 6-7 Eylül Olayları'yla birlikte yerle bir oldu.Şehir şehirlikten çıktı.Taşralaştı.(...) Parlayan yangınlar etrafı sardı.74 Rum Ortodoks kilisesinden 70'inde yangın çıktı.Ortalıkta yangınları söndürecek ne itfaiye ne kargaşayı önleyecek polis vardı.(...) Meryemana ikonları,yağ kandilleri,gümüş şamdanlar,buhurdanlıklar,haçlar,adak eşyaları,tasvirler,mozaikler,freskler tuz-buz olup ortalığa saçıldı.Bu vahşet kasırgası 18:45 sularında Beyoğlu'nda koptu.Çılgınlık tüm İstanbul'a ve Adalar'a sıçradı.O arada kiliselerden başka,havra,8 ayazma,2 manastır,3584'ü Rumlara ait,toplam 5538 gayrimenkul,yıkıldı yağmalandı.Fatih Sultan Mehmed'le başlayıp 500 yıl süren 'mala,cana,ırza dokunmama' geleneği iki saat içinde yok edildi."

Mete Tunçay:"Aslında 6-7 Eylül 1955 azınlıklara karşı girişilen sindirme,tasfiye hareketlerinin ilki değildi.(...) Ama 6-7 Eylül Olayları daha öncekilerin hiçbirine benzemiyordu.6-7 Eylül Saldırıları'yla başlayan süreç onları anayurtlarından ayıran süreç oldu..."

Yılmaz Karakoyunlu (Güz Sancısı isimli kitabında):"İstanbul'un kültür mozaiği başlı başına tarihsel bir zenginlik içeriyordu.(...) Ermeni,Rum,Yahudilerin Türk sanat ve estetik değerlerinin ulaşımında büyük payları katkıları vardı.(...)
6-7 Eylül Olayları tâ Osmanlı'dan beri azınlık sermayesinin Türk kesimine transferi için muhtelif zamanlarda sahneye konulmuş değişik saldırı olaylarının da üçüncüsüdür.Bunlardan birincisi İttihat ve Terakki döneminde yaşanmış...
İkincisi;Cumhuriyet dönemindeki 1942-1943 yılları arasında yaşanmış olan Varlık Vergisi'dir.Bu da sermayeyi Müslüman kesime zorla aktarma girişimidir.
Üçüncüsü ve en sunturlusu Demokrat Parti'nin uyguladığı 6-7 Eylül 1955 Olayları'dır.Olayın sorumlusu Selanik'te Mustafa Kemal'in evine bomba koyan ve bunun suçunu Yunanlara atan bugünkü Nevşehir valisi Oktay Engin'dir."

O zamanki siyasî iktidarın yargılandığı 1960-1961 yılındaki Yassıada Mahkemeleri'nde de 6-7 Eylül Olayları'nın bir hükümet provokasyonu olduğu anlaşıldı.Anlaşıldı da azınlık politikalarında ve bu tür provokasyonlarda bir değişiklik oldu mu?

Azınlıklar için son kırılma tarihi:1964 Sürgünleri

"İstanbul'un Son Sürgünleri" isimli (Hülya Demir ve Rıdvan Akar'ın) kitabından yakın tarihimizin pek bilinmeyen,bir gerçeğini okuyup bir kere daha hatırlıyoruz.

Mustafa Kemal ve Venizelos tarafından 1930 yılında imzalanan Türkiye ve Yunanistan arasındaki Barış ve Dostluk Antlaşması 1964'te tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılır.Yaklaşık 40 bin Türk ve Yunan vatandaşı Rum 20 kilo eşya ve 22 dolarla 24 saat içerisinde sınırdışı edilirler.2902'si tapulu mülk olmak üzere diğer tüm varlıkları bloke edilir.

Bu olay,başta Rumlar olmak üzere İstanbul azınlıkları için son kırılma tarihidir.

Dünün kontrgerillasından günümüze değişen ne?

Dr. Hulusi Dosdoğru anı kitabında "Sonsöz" başlığıyla şunları yazıyor:"6-7 Eylül Olayları,Yassıada'da Yüksek Adâlet Divanı'nda yargılanması,24 Ekim 1960'ta gerekçeli kararın verilmesiyle sona ermiştir.Ortaya salkım saçak dökülen,akla,izana sığmaz bu dev çaptaki suçların ardından,ne yazık ki,dağ fare bile doğuramamıştır.
Bebek,köpek,metres davaları ile havanda su dövenler,asıl suç kovanını çomakladıkça,altından eski deyimle çapanoğlu yeni adıyla kontrgerilla çıktığından ve ucundan kulpundan karıştıranlara bulaştığından suçlar köpürtülüp kazınmadan,olduğu gibi bırakılmıştır.
Bu yüzden 6 Eylül 1955 günü Selanik'te Mustafa Kemal'in doğduğu evin bombalanması olayı,'düşman iftirası','Yunan yakıştırması' diye yaftalanarak,örtbas edilmiş devleti kullanarak işlenen bu zincirleme suçların üzerine sünger çekilmiştir.
Toplumun alnına sıvaştırılmaya çalışılan böyle bir suç kovanından yeterince ibret alınmadığı için,daha sonraki Maraş Pogromu'nda son Sivas Kırımı'nda benzer olaylar tekrarlanıp durmuştur."

Bildiğiniz gibi 6-7 Eylül Olayları'nın sanıkları olan Aziz Nesin'le,Asım Bezirci'nin yolları 1993'te Sivas Madımak Otel faciasında bir kere daha birleşir.Olaylarda Asım Bezirci yanarak ölür,Aziz Nesin'in itfaiye merdiveniyle kurtuluşu ise o günleri yaşayanların belleklerinde hâlâ duruyor.

Bunlar bizler için dün de bugün de çok bildik şeyler.Rahip Santoro,Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetleri,öldürüleceklerin listesi,Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları sokaklarda (6-7 Eylül'den hatırladığımız ve tespit ettiğimiz) işaretlenen Ermeni evleri.

6-7 Eylül Olayları'nın yıldönümündeyiz.1955-2013 aradan 58 yıl geçti.Hiç kuşkusuz,o kara tablo,o kara gün toplumsal belleğimizde ve yakın tarihimizin sayfalarında duruyor.

Biz azınlıklar için 6-7 Eylül öncesi vardır,6-7 Eylül sonrası vardır.6-7 Eylül öncesinde azınlıktık,6-7 Eylül sonrasında azıcık kaldık.Bilirsiniz azıcık kalmak yok olmanın başlangıcıdır.

Ulus-devletten amaç bu sonuç değil miydi?Bunca "azınlık karşıtı politikalar"ın amacı İstanbul'u da gayrimüslimlerden arındırmak değil miydi?

Farklılıkları zenginlik kabul eden ülkem olsun isterdim

Mevcudumuzu koruma çabasındayız.Bir rengi canlı tutmak istiyoruz.Ama zor oluyor işte.

Ülkem aydınları farklı düşündükleri için,ülkem azınlıkları ise farklı alt kimlik taşıdıkları için;sistemin,resmî ideolojinin,ulus-devlet olgusunun dışında kalan kimselerdi.Bunun haksız bedelini 6-7 Eylül'de birlikte ödediler.Ama azınlıkların ödediği bedel kalıcı ve yıkıcı oldu.

Aydınların çoğu aramızdan ayrıldı.6-7 Eylül Olayları'nı yaşayan gayrimüslimlerin çoğu da hayata veda ettiler.Üstelik bunların çoğu kendilerinin ve çocuklarının geleceğini yaban ellerde arayıp,dünyanın dört bir yanına savruldular;bu ülkenin dilini konuşarak,türküsünü çığırıp,şarkısını söyleyerek,rüyasını görerek hayata veda ettiler.

Olayın 58. yılında hepsini saygıyla anıyorum.

Tüm farklılıkları zenginlik olarak kabul eden demokratik bir ülkem olsun isterdim...

*Yervant Özuzun,6-7 Eylül Olayları ve salkım salkım asılacak adamlar,Demokrat Haber,2 Eylül 2013.

http://www.demokrathaber.org/6-7-eylul-olaylari-ve-salkim-salkim-asilacak-adamlar-makale,7273.html

30 Ağustos 2017 Çarşamba

"1896'da İstanbul'daki pogromu Abdülhamid önlemedi değil,önlemek istemedi"/Prof.Edhem Eldem*

26 Ağustos 1896 Osmanlı Bankası baskınıyla birlikte İstanbul'a Ermeni karşıtı bir şiddet dalgası hâkim oldu.Bu baskını ve pogromu,Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Prof. Edhem Eldem'le konuştuk.

Takvimler 26 Ağustos 1896'yı gösterdiğinde,Taşnaktsütyun'a bağlı Ermeni devrimcileri Galata'da yer alan Osmanlı Bankası (şimdiki SALT Karaköy) binasını ele geçirmişti.İstanbul'da ses getirecek bir dizi eylem plânlayan bu grup,yalnızca bankayı ele geçirmekte başarıya ulaştı.Baskınla birlikte İstanbul'a Ermeni karşıtı bir şiddet dalgası hâkim oldu.Baskını yapanlardan Karekin Pastırmacıyan'ın (Armen Garo) yazdığına göre,hem mühimmâtlarının bitmesi hem de İstanbul'daki pogromun durmasını sağlamak için,bankada bulunan 17 devrimcinin yurtdışına çıkması şartıyla ertesi gün banka işgaline son verildi.Ancak pogrom durmadı.Devrimciler bir Fransız gemisiyle Marsilya'ya doğru yola çıkarken,İstanbul'da binlerce Ermeni hayatını kaybediyordu.Bu baskın ve pogrom üzerine yazılan en iyi metinlerden birinin (26 Ağustos 1896 "Banka Vakası" ve 1896 "Ermeni Olayları") müellifi Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Prof. Edhem Eldem'le baskının arka plânını,yaşanan pogromu ve pogromun faillerini konuştuk.


-Öncelikle 1896 Osmanlı Bankası Baskını'nı bir bağlama oturtmamız gerekiyor.Zira genelde baskın öncesinden ve arka plânından bahsedilmeden ihanet veya kahramanlık olarak gösteriliyor.Sözünü ettiğimiz baskın neden gerçekleşti?


Bu baskını birbirine geçmiş birkaç bağlamda değerlendirmek gerekir.Bunun ilki ve en genişi,doğru veya yanlış "Ermeni meselesi" diye adlandıracağım ve 1878 Berlin Kongresi'nden sonra Osmanlı Ermenilerinin ve Doğu vilâyetlerinin (Vilâyat-ı Sitte) kaderine odaklanan siyasî süreç ve çekişmelerden ibarettir.Ermeni tarafında giderek artan eşitlik,özerklik,hattâ bağımsızlık talepleri ve ümitleri;devlet tarafında bunlara karşı büyüyen tepkiler ve arayışlar;nihayet Düvel-i Muazzama'nın (başta İngiltere ve Fransa ama ayrıca Almanya ve Rusya) bu konudaki tereddütlü girişimleri.Biraz tavşana kaç,tazıya tut kabilinden...İkinci ve daha dar bağlam,bu sürecin 1890'larda giderek daha keskin ve şiddetli bir hâl almasıdır.1889'da Musa Bey olayı,1894'te Sasun katliamı gibi örneklerden anladığımız,her iki tarafta da artık kılıçların çekildiğidir.Ermeni tarafında ihtilâlci komiteler kurulup milliyetçi bilinç ve başkaldırılar artarken devletin,muhtemelen II. Abdülhamid'in kararı neticesinde daha sert ve tavizsiz askerî ve paramiliter şiddete yönelmesi sözkonusudur.Nihayet en dar bağlam,1895 ve 1896'da İstanbul'da yaşanan isyan ve şiddet sarmalı.Yani Ermeni komitelerin artık devletin merkezinde eylemlere girişerek Avrupa devletlerinin dikkatini çekmeye ve aynı zamanda Osmanlı hükümetini va'dettiği ıslahatı gerçekleştirmeye zorlamaya çalışmaları sözkonusu.1896 baskınını bu sürecin bir parçası olarak görmek sanırım en gerçeğe yakın izahtır.Bankanın kimliği de bu duruma uygundur.Hem devletin bankası hem ağırlıklı olarak İngiliz ve Fransız sermayeli yabancı bir kurum.İstanbul'da eşzamanlı birkaç eylem düşünülmüşse de bir tek Osmanlı Bankası baskını bir dereceye kadar başarılı olmuştur.Bu anlamda,bu baskını dünya tarihinin siyasî pazarlığa yönelik ilk tedhiş olaylarından biri olarak görmek mümkündür.


-Taşnak militanları destekledikleri ve hattâ baskını plânladıkları öne sürülen Avrupalı güçlerin özellikle İngiliz,Fransız ve Rus diplomatların bu olaydaki tavırları neydi?


Her işimizde Avrupa devletlerinin parmağını aramak hep adetti,şimdi iyice kural oldu.Gerçi birçok örnekte doğru olduğu için bunu tartışmak iyice zorlaşıyor.1896 baskınında Avrupa devletlerinin sefaretleri yoluyla önemli bir rol oynadıkları doğrudur,fakat eylemin kendisinin onlar tarafından veya onların desteğiyle plânlandığını söylemek gerçekçi bir iddia değildir.Avrupa devletleri o tarihlerde ihtilâl ve tedhiş hareketlerine karşı çok hassas ve savunmacı bir tavır sergilemektedirler.Kaldı ki,Osmanlı Bankası ağırlıklı olarak onların menfaatlerini temsil eden bir kurum olduğundan hedef alınması onlara karşı bir hareket olarak algılanmaktadır.Dolayısıyla bu olayda Düvel-i Muazzama'nın tavrı,krizi mümkün olduğunca zararsız bir şekilde atlatmaya ve bunun için işgalciler ile devlet arasında aracılık yapmaya yöneliktir.Aslında unutulmaması gereken,Avrupa'nın Ermeni meselesinde son derecede sorunlu bir siyaset gütmüş olduğudur.Ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı hükümranlığına karşı oluşan diğer hareketlere nispetle (Yunanistan,Lübnan,Bulgaristan örnekleri akla gelmektedir) Ermenilere verilen destek genellikle lâfta kalmış,dolayısıyla bu milletin giderek artan bir şiddete maruz kalmasına seyirci kalınmıştır.Biraz önce "tavşana kaç,tazıya tut" ifadesiyle tanımladığım bu siyasetin çok trajik sonuçları olduğunu düşünmekteyim.Tabii ki bu durum,Osmanlı Devleti'nin sorumluluğunu azaltan bir olgu olarak anlaşılmamalıdır.


-Baskın sırasında ve sonrasında İstanbul'da büyük bir şiddet dalgası yaşanıyor.Devlet raporlarında "karşılıklı çatışma" veya "Ermenilerin tahrikine Müslümanların tepkisi" olarak yer alsa da,yaşanan şiddetin bilançosu bize bu kanlı otuz saat hakkında ne anlatıyor?


Olayların daha genel bağlamdaki en can alıcı veçhesi tam da budur.Eğer baskını bir kriz olarak alırsanız,sefaretlerin de tavassutuyla bu krizin atlatıldığı söylenebilir.Devlet kendisine yapılan bu saldırının faillerinin bazılarını olay esnasında öldürmüş ve kendi de kayıp vermiş,ardından da müzakereler sonucunda geri kalan faillerin memleketi terketmek şartıyla serbest kalmasına izin vermiştir.Bu sonucu beğenip beğenmemek mümkündür,ama siyasî sürecin neticesinde ortaya çıkan budur.Ancak bu sürece paralel olarak ve neredeyse takip eden iki gün boyunca oluşan başka bir süreç mevcuttur,o da İstanbul'daki Ermeni nüfusun dehşet verici bir katliama,bir tür kanlı pogroma maruz kalması.Osmanlı ve Türk kaynakları olayların başlangıcını,yani Osmanlı baskını dâhil Ermeni komitacılarının giriştikleri şiddet olaylarıyla buna verilen tepkiyi bütüne teşmil ederek "karşılıklı çatışma" anlatısını ortaya çıkarırlar.Oysa mesele çok farklıdır.İlk aşamada müsademe varsa da bu hızla bastırılır veya Osmanlı Bankası olayındaki gibi bir tür kontrol altına alınır.O noktada başlayan yeni bir gelişme sözkonusudur,o da şehrin içinde bir tür "Ermeni avı" süreci.Olaylardan bağımsız olarak,silâhsız yetişkin erkek Ermeni nüfusuna saldırılır ve sokaklarda,mahallelerde yüzlerce kişi sopa ve bıçaklarla öldürülür.Bu katliam,otuz saat kadar devam ettikten sonra da birden bire kesilir.


Burada tabii ki çelişkili ve ihtilâflı tanıklıklar ve yorumlar sözkonusudur.Ermeni ve Avrupa kaynakları binlerce -8000'e kadar- masum kurbandan bahsederken,Osmanlı ve Türk kaynakları pek rakam vermeyip,"çok sayıdaki" Müslümanın Ermeni "saldırganların" elinde can verdiğinden söz eder.Pek tabii ki burada da "tam" bir gerçeğe ulaşmak pek kolay değil;her iki tarafın da kendine göre işi abartmak veya yönlendirmek için nedenleri bulunuyordu.Bu tür bir "siyah/beyaz" tartışmasının kısırlığından kurtulmak için makalemde yapmaya çalıştığım,sadece Osmanlı kaynaklarını kullanarak bunun gerçek bir katliam olduğunu,Türk tezinin dayanaksız olduğunu göstermekti.Dönemin Zaptiye Nâzırı Hüseyin Nâzım Paşa'nın Başbakanlık Osmanlı Arşivi tarafından yayınlanmış belgelerine göre,bin kadar Ermeni,otuz kadar da Müslüman ölüyle 116 Ermeni ve 72 Müslüman yaralı olduğu ortaya çıkıyordu.Neresinden bakılsa bu rakamlar -özellikle de iki topluluk arasındaki ölü sayısındaki farkla Ermenilerin arasında ölü ile yaralı arasındaki fark- bunun bir katliam olduğunu gözler önüne seriyordu.Üstelik bu bilgilerin Ermenilere karşı müsamaha veya sevgisi olduğu söylenemeyecek biri tarafından verilmesi,gerçeğin bu rakamların fevkinde olduğunu düşündürünce...Hüseyin Nâzım Paşa'nın tanıklığını ilginç kılan şeylerden biri de Ermenileri haksız ve saldırgan,Müslümanları ise haklı ve mazlum göstermek için başvurduğu taktiklerdir.


-Baskına dair en tartışmalı meselelerden birisi Sultan II. Abdülhamid'in İstanbul'da yaşanan katliamlardaki rolü.Siz,Sultan'ın baskını önceden haber aldığı ve karşılığında katliamın merkezî olarak plânlandığı konusunda ne düşünürsünüz?


Bir önceki cevabımı bağlayarak devam edeyim,zira bu katliamı anlamak için arkasındaki etken ve niyetleri de anlamaya çalışmak gerekiyor.Olayın bir katliam olduğunu inkâr etmeden de olsa sorumluluğunu azaltmaya çalışınca ortaya çıkan izah "halkın galeyana gelmesi" şeklini alıyor.Yani haklı olmasa da anlaşılır ve kontrol edilemez bir tepki,"üzücü bir olay"...Ermeni nüfusun başına gelen birçok olayda bu izah kullanılmış ve hâlâ kullanılmaktadır.Pek tabii ki bunu tamamen reddetmek mümkün değildir;eninde sonunda eğer bir katliama sivil halk da katılıyorsa,bir şekilde bunun arkasında kendince bir meşruiyet ve haklılık payı gördüğü muhtemeldir;sadece toplu cinnet veya yağmacılık yeterli bir izah değildir.Fakat bu tür bir izahın üç zayıf noktası bulunmaktadır.Bunların biri,halkta gelişen bu nefret ve şiddetin arkasında devletin veya başka kesimlerin belirleyici bir rolü olup olmadığı konusuna pek dikkat edilmemesidir.İkincisi,bu izahı bu şekilde sunmanın zımnen buna haklılık ve meşruiyet izafe etme manasına gelebilmesi ve dolayısıyla etik olarak sorunlu olabilmesidir.Üçüncüsü ise,halkın bu tür galeyan ve cinnetine devletin muhtelif kademeleri tarafından müdahale edilmeyişinin sorunsallaştırılmamasıdır.Banka olayı kapsamında sadece üçüncü noktaya değineceğim.1896 yılında,yani Abdülhamid istibdadının en etkili bir döneminde,en az bin kişinin payitahtın ortasında,güpegündüz,ana caddelerde,sokaklarda,herkesin gözü önünde sopalarla (veya herhangi başka bir yöntemle) öldürülmesinin önüne geçil(e)memesi mümkün müdür,mümkünse ne manaya gelir?Ulu Hakan'ın hafiye teşkilâtı,polisi,ordusu,jandarması Yıldız Sarayı'nın kilometrelerce çevresinde kuş uçurtmazken Beyoğlu,Beşiktaş,Üsküdar,İstanbul,Hasköy,Galata gibi yerlerde bu tür bir şiddet ve düzensizliğin karşısında aciz kaldığını mı kabul etmeliyiz?Buna inanmak çok zor.


Bu durumda ortaya çıkan izah son derecede ürkütücü ve rahatsız edicidir:Eğer bu şiddet önlenmediyse,önlenemediği için değil,muhtemelen önlenmek istenmediği içindir.Avrupa kaynaklarının bu konudaki iddiaları daha da korkunçtu:Ermenileri sokaklarda öldüren halkın elindeki sopalar karakollardan dağıtılmıştı ve kolluk kuvvetleri bu olaylara seyirci kalıyor,hattâ bazen katılıyordu.Bunları pek tabii ki Hüseyin Nâzım Paşa veya devlet arşivlerinden doğrulamak mümkün değil,ama diğer taraftan da sarayın bir şekilde onayı olmadan bu olayların gerçekleşmesi nasıl mümkün olabilirdi?Bu durumda ortaya çıkan,bu şiddetin Abdülhamid'in Ermenileri sindirmek için uyguladığı bir tür devlet tedhişinin parçası olduğu ihtimâlidir.Başka bir deyişle,geleneksel katliam ile modern devletin kesiştiği bir nokta.İsyan eden bir topluluk en sert şekilde cezalandırılır ve bu artık modernleşen bir devletin araçları ve ideolojik gücüyle birleştirilerek uzun vadeli bir politikaya dönüşür.Anadolu'da olduğu gibi İstanbul'da da Abdülhamid istibdadının Ermeni özerklik taleplerinden ve ihtilâl hareketliliğinden kurtulmak için en etkin çare olarak geliştirdiği bir strateji.Bunun nereye kadar uzanabileceği belli:"Ya biz,ya onlar" iddiası.Pek tabii ki bu bir varsayım.Abdülhamid'in bu siyasetini açıkça dile getirdiği bir belge bulmayı ümit etmek abestir.Ama bunun olayların akışından ve dönemin belgelerinden hareketle muhtemel bir izah olarak geliştirilmesi gereken bir varsayım olduğu kanaatindeyim.


"Tarihi bilimsel bir çerçeve içinde yapmayı başaran yeni bir nesil yetişiyor"


-Son dönem tarihyazımı özellikle Armen Garo'ya atfedilen "Ne kadar can kaybı olursa davamız için o kadar iyi olur" mealindeki sözünden yol çıkarak "Ermeni devrimcilerin bir dış müdahale için İstanbul'da kan dökülmesini istedikleri" argümanı üzerinde daha sık durmaya başladı.Siz bu konuda ne dersiniz?


Siyah-beyaz tarihçilik Türk tarihyazımına has ve münhasır bir şey değildir.Özellikle de henüz bir türlü asgari müşterek üzerinde anlaşılmamış süreçler konusunda tarafların katı ve uç yerlerde durmaları kaçınılmazdır.Bu anlamda Ermeni ihtilâlcilerin eylemlerinin neticesinde bir katliamın gerçekleşmesini istemiş olmaları veya en azından gerçekleştiği takdirde bundan fayda çıkabileceğini düşünmüş olmaları bu tür bir keskinliğin tipik bir odak noktasıdır.Bir taraf için bu,davanın kutsiyetini ve kahramanların samimiyetini sorgulayan kabul edilmez bir iddiadır.Diğer tarafın gözünde ise tam aksine davanın çürüklüğünü,saldırıların manipülatif niteliğini göstermek,hattâ (varsa) katliamın sorumluluğunu Ermenilerin üzerine yıkmak için bir fırsata dönüşmektedir.


Oysa tarihî "gerçek" (dikkatlice kullanılması gereken bir tabir) çok daha karmaşık ve muğlaktır.Ermeni komitacıların eylemlerine sanıldığından daha "pragmatik" bir şekilde yaklaştıkları kuvvetle muhtemeldir.Bir binayı işgal edip binayla birlikte kendilerini havaya uçurmak tehdidini savuran bir grubun talepleri karşılanmadığı hâlde sürgün şartlı bir af antlaşmasını kabul etmiş olmaları da belirli bir "esneklik" işareti değil midir?Fakat diğer taraftan bir katliam olduysa bunun sorumluluğunu yapanlar,yaptıranlar veya yapılmasına göz yumanlardan alıp eylemleriyle bunu tetiklemiş olabileceği düşünülen birine yüklemek ne kadar gerçekçi ve hakkaniyetlidir?


Mesele eninde sonunda tarihin siyasetten özerkliği sorununa gelip dayanıyor.Tarafsız ve nesnel bir araştırma neticesinde ortaya çıkan sonuçların birçoğu siyaseten bir tarafın veya diğer tarafın -hattâ bazen de ikisinin- işine gelmeyecektir.Dolayısıyla siyasî çekişme devam ettikçe tarihten keskin,katı,siyah/beyaz,oldu/olmadı türünden sonuçlar beklenecektir.Ne var ki bu konuda da bir değişimin başladığının sağlam emarelerini görüyorum.Artık bu tür bir mantığa hapsolmaktan kurtulmayı,tarihi bilimsel bir çerçeve içinde yapmayı başaran yeni bir neslin yetiştiğini büyük bir keyif ve memnuniyetle görüyorum...

*Prof.Edhem Eldem,"1896'da İstanbul'daki pogromu Abdülhamid önlemedi değil,önlemek istemedi",Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Agos,26 Ağustos 2017.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/19238/1896da-istanbuldaki-pogromu-abdulhamid-onlemedi-degil-onlemek-istemedi