16 Ağustos 2018 Perşembe

"Kuşatma savaşı" ve düşündürdükleri/Prof.Dr.Taner Akçam*

Amerikan Kongresi'nin kabul ettiği ve Trump'ın onayladığı,F-35 savaş uçaklarının Türkiye'ye tesliminin engellenmesi ile son gümrük hadlerinin artırılması ve dolar savaşı birbirleriyle doğrudan bağlantılı.

Türkiye'ye yönelik büyük bir "operasyon" yapıldığı tartışma götürmez.Ama bu "operasyon",dünyada ve bölgemizdeki anarşik devletler düzeninde,Türkiye'nin de başkalarına "çektiği" sıradan egemenlik ve iktidar savaşlarından başka bir şey değildir.

Türk yöneticilerin yaptığı,kendisinin zayıflara çektiği "operasyon"ları unutup,daha kuvvetlilerce kendisine "operasyon" çekildiğinde ağlamaktan ibarettir.

Gene "kuşatma"ya dönelim,önemli bir ayrıntı şu:Türkiye'nin sözkonusu F-35 savaş uçağı programına 2002'den beri düzenli ödeme yapıyordu ve ilk parti uçaklar Texas'ta teslim alınmış ve pilotları orada eğitim alıyorlardı.

Tarihçi olma tuhaflığıma verin:Osmanlı 1911 yılında İngiltere'ye savaş gemileri siparişi vermişti.Sultan Osman I ve Reşadiye adı verilen gemilerin,kömür yakıt ücretleri dâhil tüm ödemeleri yapılmıştı.Gemileri teslim almak için Temmuz 1914'te Rauf Orbay başkanlığında bir ekip Londra'ya gitmişti.Her şey bir bayrak çekme törenine kalmıştı.

Ve İngiliz hükümeti,kalan ödemenin son teslimatının yapıldığının haberini alır almaz,1 Ağustos 1914'te gemilere el koydu.Aldıkları paraları ise hiç geri ödemeyeceklerdi.

Aslında el konulan gemi sayısı daha fazladır...Şili hükümeti tarafından ısmarlanmış iki torpido destroyeri de Osmanlılar tarafından satın alınmıştı.Bunlara da el konulur.Osmanlı hükümetinin sert notaları ve protestoları bir sonuç vermeyecektir.

Türklerin,Almanlara daha da yakınlaşmasının ve Goeben and Breslau (Yavuz Selim ve Midilli) savaş gemilerinin "satın alınması"nın sebebi bu olay değildir ama arka plânda bu el koyma hikâyesi de bir rol oynar.

Alman gemileri Çanakkale'den içeri girince,Almanya'nın İngilizlerce el konulan gemilerimiz yerine bunları bize verdiği propagandası yapılacak ve halk da buna inanacaktır.

Gerek F-35 savaş uçaklarının teslimlerinin iptal edilmesinin gerekse son ekonomik savaşın arkasında Türkiye'nin,özellikle Arap Baharı ile birlikte izlediği jeo-stratejik politikaların büyük önemi var.

Türkiye,uzun bir zamandır Batı ekseninden uzaklaşmayı merkezine almış bir stratejik hat izlemektedir ve Rusya ile yapılan S-400 füze anlaşması bu cephe değiştirmenin en önemli simgelerinden bir tanesidir.

Amerikan Senatosu'nun aldığı kararda önemli rol oynayan senatörler,kararlarını gerekçelendirirken,Türkiye'nin F-35 teknolojisini Ruslarla paylaşma tehlikesinden söz ediyorlardı.

Yaşanan elbette açık bir "kuşatma savaşı"dır.Ve Türkiye'nin "Batı'dan kopmak" istemesi cezalandırılmak istenmektedir.Batı,Türkiye'nin kendisinden kopmasını istemiyor.Sınırlarının kendisi tarafından çizildiği bir alanda "oynama"sını istiyor.Türkiye ise,artık kendine biçilen rolün ötesinde bir güç olma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyor ve bunun için uğraşıyor.

Görülmesi gereken,bunun "iyi"lerinin ve "kötü"lerinin olmadığı çıplak bir iktidar ve egemenlik savaşları olduğudur.Bu egemenlik savaşlarının moral değerler üzerinden tasnif edilmesinin çok zor olduğudur.

İlginçtir,geçmişte de İngiltere'nin savaş gemilerine el koymasında da böyle bir "Batı'dan uzaklaşma" merkezî bir rol oynamıştı.Türkler Almanlara yakınlaşmış ve Rusya Türklerin güçlenmesinden korkarak İngilizlere baskı yapmış,gemilerin teslim edilmemesinde bir rol oynamışlardı.

Tarihle kurulabilecek ilginç bir paralellik de insan hakları ihlâlleri konusudur.Batılı devletler Türkiye'ye yönelik gündeme getirdikleri "kuşatma" savaşında,Türkiye'deki insan hakları ihlâllerini önemli bir argüman olarak kullanıyorlar.

Gerçi ABD,konuyu şimdilik biraz eline yüzüne bulaştırmış gözüküyor ve son yıllarda yaşanan onlarca insan hakları ihlâllerini gündeme getirmekten çok,tutuklu Pastör Andrew Brunson konusuna yoğunlaşmış görünüyorsa da insan hakları konusunun daha çok seslendirileceğini tahmin etmek zor değil.

Büyük devletlerin bölgemize yönelik egemenlik savaşları ile bu topraklarda yaşanan insan hakları ihlâlleri ve büyük devletlerin emperyalist politikalarını bu ihlâllerin arkasına saklamaları bu coğrafyanın değişmez kaderi gibidir.

Sadece Birinci ve İkinci Cumhuriyet'in değil,ondokuzuncu yüzyıldan bu yana ister Abdüldamid ister onu deviren İttihatçılar olsun,Osmanlı-Türk yöneticilerinin ana açmazı bu olmuştu.

Her dönemin yöneticileri,karşı karşıya kaldıkların bu kuşatma savaşına benzeri davranış kodları ile tepki verdi ve veriyorlar.

Birincisi,dış saldırıyı bahane ederek,içine düştükleri krizin ağırlıklı olarak kendileri tarafından da hazırladığının üstünü örtüyorlar.Altı çizilmesi gereken gerçek şudur:Kriz esas olarak Türkiye'nin ve/veya bölgenin mutfağında pişirilmektedir.Ve dışarıdan müdahaleler için ortam içerden hazırlanmaktadır."İçeri"ye egemen olan zihniyette değişiklik yaşanmadan,"dışarı"nın müdahalesinin önüne geçmek imkânsız gibidir.

Oysa dış saldırı,kendi sorumluluğunun üstünü örten,verilmiş büyük bir sadaka olarak işlem görüyor.

İkincisi,karşı karşıya kaldıkları kuşatma savaşını içerde sertleşerek,daha çok insan hakları ihlâllerine başvurarak aşabileceklerini düşünüyorlar."İç düşman"lar yaratıyor ve bu iç düşmanları ezmeyi merkezine alan bir siyâsî hat izliyorlar.Tarihimiz,her dönemin değişik koşularına göre oluşmuş ve ezilen ve hattâ imhâ edilen "iç düşman"lar ile doludur.

Üçüncüsü,dış saldırıyı kitleleri "iç ve dış düşman"lara karşı harekete geçirmenin çok önemli bir aracı olarak kullanıyorlar.1908 yılı sonrası Osmanlı topraklarında yaşanan boykot hareketleri hâlâ akıllardadır.

Bir tarafta,karşı karşıya kaldığı dış saldırıyı gerekçe göstererek insan haklarını ihlâl edenler ve diğer taraftan insan hakları ihlâllerini bahane olarak kullanarak egemenlik savaşı yürütenler...

Bölgenin değişmeyen kısır döngüsü budur.

Galiba,Üçüncü Cumhuriyet arayışı içinde olan insanların görmesi gereken gerçek şu:Bölgemizde,Sovyetlerin çökmesi ile başlayan ve Arap Baharı ile ivme kazanan büyük devletlerin egemenlik savaşları son aşamasına doğru ilerlemektedir.

Ve belki de daha önemlisi şu:Bu savaşın "iyi" ve "kötü" devletleri yoktur.

Demokrasi ile yönetilen de diktatörlükle yönetilen de çıplak bir güç ve iktidar savaşı içinde.Ve demokrasi ile yönetilen büyük devletlerin,bölgemize yönelik diktatörlük rejimlerinden daha "iyi" bir dış politika izledikleri veya Türkiye'deki insan hakları ihlâllerine karşı daha duyarlı oldukları fazla doğru değil.

Elbette kendi iç kamuoyu baskısına diktatörlük rejimlerinden daha fazla açıklar ve belki de bu nedenle diktatörlük rejimlerinden çok daha fazla yalan söylemek zorunda kalıyorlar.

Benim gözlediğim ama Türkiye'de mevcut rejime karşı muhalefet etmek isteyen ve üçüncü bir Cumhuriyet arayışı içinde olabilecek potansiyele sahip çevrelerin,Paris ve Berlin ötesine geçen bir ufka sahip olmadıklarıdır.

Bu nedenle,bu merkezlerden (şimdi bunlara bir de Washington eklendi) Türkiye'ye yönelik eleştirilerden mutlu olmanın ötesine geçmeyen bir ufka sahibiz.

Sorun ülkemizdeki insan hakları ihlâlleri ile bölgemizdeki egemenlik alanları ve iktidar savaşlarını birbiri ile bağlayan;bu iki farklı ve fakat irtibatlı konuyu,aynı perspektif içinden ele alan bir bakışa,bir vizyona sahip olunamamasıdır.

Üçüncü Cumhuriyet arayışı,ancak ve ancak bu iki farklı boyuta aynı yerden bakabilmekle mümkün olacaktır.

Bu biraz da bölge insanının makûs talihine son vermek isteyen bölgesel bir bakışla sorunlara yaklaşmak demektir.

Şu veya bu etnik-din-ulus grubunun yaşam savaşına övgüler düzmenin yeterli olmadığı kavranmak zorunda.

Demek istediğim odur ki,üçüncü Cumhuriyet,Ortadoğu'ya ilişkin sunulacak kapsamlı bir yaklaşımın parçası olarak ele alınırsa başarılı olacaktır...

*
Prof.Dr.Taner Akçam,"Kuşatma savaşı" ve düşündürdükleri,T24,16 Ağustos 2018.

http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/kusatma-savasi-ve-dusundurdukleri,20256

7 Ağustos 2018 Salı

Kürdistan referandumu ve bağımsızlık/Prof.Dr.Taner Akçam*

Eğer büyük bir değişiklik olmazsa Irak Kürdistan'ı 25 Eylül [2017]'de bağımsızlık referandumu yapacak.Referandum,otomatik bağımsızlık ilânı değil ama o yolda büyük bir adım.

Bu nedenle,Barzani yönetimini kararından vazgeçirmek için kurulmuş oldukça büyük bir koalisyon var.

İran ve Türkiye,Irak Kürtlerinin özgürleşmesini kendi Kürtlerinin de aynı yola girmelerinin bir başlangıcı olarak görüyor ve konuyu ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak algılıyorlar.

İran,tüm sınır kapılarını kapatacağını şimdiden ilân etti.

Eğer Irak'ın,İran ve Türkiye'ce de desteklenebilecek askerî müdahale ihtimâlini bir kenara bırakırsak,Kürdistan'a yönelik uygulanacak bir ambargo en büyük silâh olarak duruyor.

Yazımın sonunda söyleyeceğimi başından söyleyeyim:Türkiye referandum tehditçisi değil,destekçisi olmalıdır.Eğer Kürtler bağımsız bir devlet ilân ederlerse,Türkiye bunu ilk tanıyan ülke olmalıdır.

Yazımın amacı bölge devletlerinin Kürdistan'ın bağımsızlığına yönelik kamuoyu önünde resmî olarak ileri sürdükleri tezlerin esasında sömürgecilik döneminden kalma tezler olduğunu göstermektir.Ve bu tezler,sorun çözmenin çok ötesinde,günümüzdeki birçok sorunun da doğrudan kaynağıdırlar.

İleri sürülen tezlerin uluslararası hukukta da hâlâ bazı izleri vardır.Ama bu sadece sömürgeci zihniyetin bir devamı olarak görülmeli ve öyle de kavranmalıdır.

Yayılmacılık ve sömürgeciliğin bir uluslararası hukuk normu hâline getirilmesinin tarihi bundan 130 yıl öncesine,1884-1885 Berlin Konferansı'na kadar gider.

Aylarca süren Konferans sonunda katılımcı devletler,1885 Şubat'ında Berlin Genel Yasaları (General Act of Berlin) adı verilen bir antlaşma imzalarlar.Bu antlaşmanın özellikle 34. Madde'si konumuz açısından çok önemlidir.

Bu madde ile,"egemenlik alanı (sphere of influence)" bir hak olarak uluslararası hukuk ilkesi hâline geldi.Buna göre,sömürgeci devletler,belli şartları yerine getirmeleri koşulu ile,istedikleri yerleri kendi "egemenlik alanları" olarak ilân edebileceklerdi.

Antlaşma elbette bir dizi ön koşul ileri sürüyordu ama işin özeti,diğer sömürgeci devletlerin onayının alınmasından ibaretti.

"Egemenlik alanı" doktrini bir başka doktrini de beraberinde getirdi,(Hinterland Doctrine),bunu galiba en uygun "Arka Bahçe Doktrini" olarak çevirebiliriz.

Bu doktrine göre,sömürgeci devletler,kendi egemenlikleri altında bulundurdukları yerlerin "Arka Bahçesi" olarak telâkki ettikleri bölgelere güvenlikleri nedeniyle müdahale edebileceklerdi.Yani,"Arka Bahçe" egemenlik alanının bir parçası idi.

Sonuçta,uluslararası hukuk,sömürgeci devletlere "egemenlik alanı" ilân etme ve "Arka Bahçe"ye müdahaleyi bir hak olarak tanımış oldu.

Bu hakkın çok önemli bir başka anlamı daha vardı:Sözkonusu bölgelerdeki insanların ne düşündüğü ve ne istediği asla önemli değildi.

Osmanlı Devleti imzacılar arasında


1885 Berlin Yasaları muhtemel ki Afrika'nın paylaşılması bağlamında çok bilinir.Belki bilinmeyen Osmanlı Devleti'nin de bu yasaların imzacısı olduğudur.

Osmanlılar,özellikle 1890'lı yıllarda,orta Afrika'da İngiltere ve Fransa ile egemenlik alanı yarışına girdiler.Kendi "egemenlik alanları"nı ve "Arka Bahçe"lerini ilân ettiler.(1)

Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı'sını,emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmiş bir ülke olarak gören bizler için çok alışık olmadığımız bir tablodur bu.

Oysa Osmanlı,görece zayıflığına rağmen sömürgeci bir devletti de.

Ve sömürgeciliğine uygun olarak,diplomaside kullandığı dilde de önemli değişiklikler yaptı.Bazı diplomatik yazışmalarında Afrika'daki bazı bölgeler için eskiden kullandığı "vilâyet" kavramını bıraktı ve yerine "müstemleke (colony)" kelimesini kullanmaya başladı.

"Hinterland" kavramının Osmanlıca'sını bulmakta zorlandığı için,doğrudan "Hinterland" kelimesini kullandı;örneğin,Libya için,"Devlet-i Aliye'nin Trablusgarb hinterlandı" denildi.

Bugün İran ve Türkiye,"Arka Bahçe (Hinterland)" olarak gördükleri Irak Kürdistan'ına müdahale etme hakları olduğunu savunuyorlar.

En önemli neden ise,İran ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürt nüfusun varlığı...

Buna göre,bağımsız bir Kürt devleti,İran ve Türkiye'nin parçalanması tehlikesini yaratacaktır.Bu ciddi bir güvenlik sorunudur ve bu nedenle "Hinterland"a müdahale etmek şarttır.

Bu bakış,klâsik sömürgeci zihniyetin devamından başka bir şey değildir ve bölgede yeni sorunlar çıkartacaktır.

Oysa İran ve Türkiye'nin,kendi egemenlik alanları dışında Kürtlerin özgürleşme ihtimâline verecekleri cevap,güvenlik korkusu ve müdahale tehdidi değil,kendi Kürtlerini özgürleştirmek olmalıydı.Ulusal devletin bu özgürleştirmeye verilecek tek cevap olmadığı ise bir ilkokul bilgisidir.

Basit gerçek şudur:Güvenlik nedeniyle "Hinterland"a müdahale etmek isteyen,kendi Kürd'ünü de güvenlik tehdidi olarak görür ve ülkeyi onlar için hapishaneye çevirmek zorunda kalır.Bu ise tüm bölgeyi bir halklar hapishanesine çevirmektir ki,sadece ve sadece korkulanı yaratmaktan başka bir sonuç yaratmaz.

Bağımsız bir Kürt devleti Ortadoğu'da mevcut halklar hapishanelerinin dağıtılmasının ve insanların özgürce ve barış içinde birarada yaşamalarının en büyük teminâtıdır ve bir şans olarak telâkki edilmelidir.Çünkü Ortadoğu'nun hakların özgür ortak evi olarak inşâ edilebilmesi,her halkın özgürce yaşayabileceği alanların yaratılabilmesiyle mümkündür.

Şu anda Türkiye ve İran,özgürlükleri engelleyen ve bu nedenle sorun kaynağı olan kendi ulus-devlet anlayışlarını tüm bölgeye dayatmak istemektedirler.Oysa bunun yerine yapmaları gereken,kendi dar ulus-devlet anlayışlarını sorgulayan ve tüm Ortadoğu'yu özgürleştirecek çözümler üzerine düşünmeleridir.Sonuçta,Suriye'de yaşananlar hâlâ gözümüzün önündedir.Bashar Assad'ın ulus-devlet anlayışı Türkiye ve İran'dan esastan farklı değildi.Ve Assad kendi ulus-devlet anlayışını sorgulamayı başaramadığı için ülkesi bu hâle geldi.

Özetle,bölgemizde Kürtlere özgürce yaşam alanı tanımayan her çözüm sadece sorun yaratır.

Kürtler,Ermeniler,Yahudiler ve Filistinliler


Kürtlerin (ve de Filistinlilerin) kaderi biraz Ermenilerin ve Yahudilerin kaderine benzer.Eğer bugün Ermeni milleti başlarına gelen tüm kırım ve imhâlara rağmen ayakta kalabiliyorsa,bunda Ermenistan diye bir devlete sahip olmalarının çok önemli bir yeri vardır.Ermeniler için Ermenistan ne ise,Yahudiler için de İsrail aynısıdır.İsrail,Yahudilerin varlıklarını sürdürebilmelerinin önemli garantilerinden birisidir.

Elbette bu iki devletin nitelikleri üzerine eleştirel çok şey söyleyebiliriz.Ermenistan'da demokrasi yokluğu,mafya yapılanmasının varlığı,İsrail'in ırkçı-ayrımcı ve yayılmacı devlet olması birer vakıadır.

Ama ileri sürülebilecek argümanların hiçbirisi bu devletlerin ortadan kaldırılmaları veya yok edilmeleri gerektiğinin argümanı olarak kullanılamaz.

Kürtlerin (ve de Filistinlilerin) ana sorunları Ermeni ve Yahudi insanının sahip olduklarına,kendilerini koruyabilecekleri yaşam alanlarını sağlayacak siyâsî bir yapıya sahip olamamalıdır.Ama Kürtler şimdi bu yola girmiştir ve dönüş mümkün değildir.

Bu nedenle,sıradan sömürgeci tezlere sarılıp bir halkın özgürleşme ihtimâlini boğmak değil,o alanın açılmasına imkân tanımak gerekir.

İran'ın şu anda tehdit ettiği sınır kapatmayı,Türkiye 1993'ten beri Ermenistan'a uyguluyor.Ermenistan'a boykot uygulayarak Türkiye neyi başardıysa,İran'da Kürdistan kapılarını kapatarak aynı şeyi başarır.

Türkiye 1949'da İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülkedir.1991'de de Ermenistan'ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerin başında gelir.Bunları yaparak çok doğru yapmıştır.

Türkiye'ye yakışan,klâsik sömürgecilik tezlerinin arkasına sarılmak değil,Kürdistan'ı ilk tanıyan ülke olma onuruna sahip olmaktır...

***


1-1884-1885 Berlin Kongresi hakkındaki bilgileri şu çalışmadan aldım:Mostafa Minawi,The Ottoman Scramble for Africa:Empire and Diplomacy in the Sahara and the Hijaz (Stanford University Press,2016),özellikle bölüm 1 ve 2.

*Prof.Dr.Taner Akçam,Kürdistan referandumu ve bağımsızlık,T24,21 Eylül 2017.


http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/kurdistan-referandumu-ve-bagimsizlik,18106

2 Ağustos 2018 Perşembe

Leila Khaled'den Ahed Tamimi'ye.../Aydın Engin*

"Özgürlük esmer yüzünde bir gamzedir onun..."
Kaç kez yazdığımı,kaç kez aktardığımı artık hatırlamıyorum.Yeni Ortam'da,Politika'da,Günaydın'ın Ayrıntılı Haber'inde,T24'te,Cumhuriyet'te bu dizeyi (cümleyi değil dizeyi;şiir cümlesini) kimbilir kaç kez aktardım.
Bugün yine...

1969 Ağustos'unun boğucu sıcağında tanıdık onu.Adı Leila Khaled'di.
Dünyanın kör ve sağır kaldığı Filistin halkının tragedyasını sağır kulaklara duyurdu,kör gözlere gösterdi.
Roma'dan kalkan Amerikan TWA yolcu uçağını kendi gibi Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gerillası Selim'le birlikte havada ele geçirdi.Rotayı değiştirtti.Doğduğu Filistin kenti Hayfa üstünde uçurtup Şam'a indirtti.Kimseyi öldürmedi.Yolcular boşaltıldı ve koca Boing patlatılıp havaya uçuruldu. Filistin sorununu kör ve sağır dünyanın suratında bir tokat gibi patlattı.Adı Leila Khaled'di.
Meslek büyüğüm İlhan Selçuk sıcağı sıcağına yazdı:
"Özgürlük esmer yüzünde bir gamzedir onun..."

O dizeleri hiç unutmadım.Fırsat buldukça,bazen bulmadıkça hep aktardım,okurlarla paylaştım;okurlara onu hatırlattım.
Bunu çok yaptım.Sonunda İlhan Selçuk dayanamadı:
-U.an o cümleyi ben bile unuttum,sen nasıl hatırlıyorsun?
Omuz silktim:
-Ben hiç unutmadım ki hatırlayayım Abi...Ha,bir de o cümle değildir,dizedir...

Bu kez adı Ahed Tamimi.
Onu 2012 sonbaharında,ana-babalarını gözaltına alıp götüren İsrail askerlerine küçücük yumruğunu kaldırdığı,bir özgürlük çığlığı olduğu görüntülerden hatırlayacaksınız.(Hatırlamadınızsa ve sabrınız varsa,şu linki bilgisayarınızın tarayıcınıza yapıştırın ve izleyin.Çok değil.Topu topu 6 dakika 35 saniye:https://www.youtube.com/watch?v=g0V7sdVJ5oM)
Ahed Tamimi bugün 17 yaşında ve küçücük bir kızken başlattığı özgürlük mücadelesine hiç ara vermedi ve o da Leila Khaled gibi Filistin direnişinin sembolü oldu.

Sekiz ay önce sudan bile olmayan gerekçelerle Israil güvenlik güçlerince gözaltına alınıp hapse atıldı ve önceki gün serbest bırakıldı.Kaldığı yerden devam edecek.Hiç kuşkum yok.
Çünkü:
Özgürlük onun yeşil-mavi gözleri ve sarı,kıvırcık saçlarında bir...
Bir...Bir...
İlhan Abi yardım et..."

*Aydın Engin,Leila Khaled'den Ahed Tamimi'ye...,Cumhuriyet,30 Temmuz 2018.


http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1040653/Leyla_Halid_den_Ahed_Tamimi_ye....html

31 Temmuz 2018 Salı

Birinci Cumhuriyet esas alınıp İkinci Cumhuriyet'e muhalefet yapılamaz/Prof.Dr.Taner Akçam*

İttihat ve Terakki,23 (24) Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet rejimini kurdu ve bu gün 1909 yılında çıkartılan bir kanunla "Hürriyet Bayramı" olarak kutlanmaya başlandı.Mayıs 1935'te çıkartılan bir kanunla "Hürriyet Bayramı" iptal edildi ve yerini "30 Ağustos Zafer Bayramı"na bıraktı.

Birinci Cumhuriyet'in kuruluş yılı 29 Ekim 1923 ise 1925 yılından itibaren resmî tatil olarak kutlanmaya başlandı.Hâlâ da öyle...

Acaba İkinci Cumhuriyet'in resmî kuruluş ve kutlama günü hangisi olacak?24 Haziran (seçimler),7 Temmuz (İkinci Cumhuriyet'in ilk Meclisi'nin açılışı),9 Temmuz (Erdoğan'ın Meclis'te yemin etmesi) ve 15 Temmuz (başarısız darbe girişimi) tarihlerinden hangisi?Bunların içinde en kuvvetli aday 15 Temmuz.Ama acaba bunun için,bu tarihin hayırlı bir Cuma'ya denk geldiği 2022'ye kadar beklemek mi gerekecek?

Semboller önemlidir.23 Nisan 1920 bir Cuma idi.Birinci Cumhuriyet'in ilk Meclis'i,o gün Hacı Bayram Camii'nde kılınan bir öğlen namazından sonra açıldı.13 Temmuz 2018'de bir Cuma idi.İkinci Cumhuriyet'in kabine üyeleri ile ilk resmî toplantısını o gün yaptı.

Toplantı öncesi,Hacı Bayram Camii'nde kılınan bir öğlen namazıdan sonra,tarihî Birinci Meclis binasında yapılan bir törenle,İkinci Cumhuriyet'in kuruluşu kutlandı.Törende konuşan Erdoğan,"tarihî dönüşümün ilk adımını bu kutlu çatının altında atıyoruz" diyerek,Birinci Cumhuriyet ile "kopuş ve süreklilik" ilişkisi üzerine ilginç bir mesaj verdi.

Tayyip Erdoğan,Mustafa Kemal dersini iyi çalışmıştır

Semboller önemlidir.Erdoğan'ın,Mustafa Kemal dönemini çok iyi incelettiğini ve adımlarını buna göre attığını tahmin ediyorum.Kendi Cumhuriyet'inin kuruluş koşullarının,Birinci Cumhuriyet'in kuruluş koşullarına çok benzediğini düşünüyor.Ve adımlarının Mustafa Kemal'in attığı adımlara benzemesine büyük özen gösteriyor.

Fazla haksız sayılmaz.Şu ânda bölgemizde yaşananların 1918-1923 dönemi ile kıyaslamada hiçbir mahsur yok.Bölgede,başta enerji kaynakları üzerinde kontrol olmak üzere egemenlik alanları savaşına girmiş büyük devletlerin oluşturdukları bloklar ve yerel güçlerin bu bloklara göre konumlanmaları fazlası ile 1918 sonrası dönemi andırıyor.

Bolşevikler ve Putin Rusya'sı ile Mustafa Kemal ve Erdoğan Türkiye'si bir tarafta,karşılarında ise önce İngiltere ve sonra ABD ve Batı bloğu...Ve Suriye Kürtleri sanki Kafkas Ermenilerinin yerini dolduruyor gibi...

Amacım,içinde yaşadığımız koşulların ne kadar çok 1918-1923 dönemine benzediğinin ispatı değil,şu ânı ve geleceği anlayabilmemiz için geçmişe bakmak gerektiği basit gerçekliğinin altını çizmek istiyorum.

Kıyaslamayı bir adım daha ileri götürmek gerek:Sadece içinde yaşanılan koşullar değil,Birinci Cumhuriyet kurucularının bu koşulları okuması,sorunları tanımlamaları ve ileri sürdükleri çözüm önerileri,İkinci Cumhuriyetçilerin koşulları okuma,sorun tanımlama ve çözüm önerileri de birbirine çok benziyor.

Her iki Cumhuriyet de esas olarak,yıkılan bir İmparatorluğun üzerinde,Türklerin neyi ve nasıl inşâ etmeleri gerektiği sorusuyla uğraştı ve uğraşıyor.Ve verilen cevaplar,bölgede büyük bir güç olma arzusu ve ama aynı zamanda bölünme ve parçalanma korkusu cenderesine sıkışmanın ürünü.Büyük,güçlü bir devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı bu gerilimi siyâset yapış tarzının her alanında gözlemek mümkün.

Oluşturulmakta olan devletin güvenlik kaygısının her şeyin merkezinde olduğu bir siyâset üretme tarzı bu.Güvenliği tehdit eden "iç ve dış hainler" buna göre tanımlanıyor ve siyâset esas olarak bu "hainler"in ortadan kaldırılması üzerine kuruluyor.

Suriye politikaları

Benzerliği,en çarpıcı olarak geçmişte ve bugünkü Suriye politikalarında gözlemek mümkün.Tayyip Erdoğan'ın Suriye politikaları,başta CHP olmak üzere lâik-sol kesimlerce,geleneksel politikalardan büyük bir sapma olarak telâkki edilip,saldırılara uğramıştı,hâlâ da uğruyor.

Oysa,Kurtuluş Savaşı yıllarında izlenen Suriye politikaları ile bugünkü Suriye politikaları arasında fazla fark yok aksine büyük benzerlikler var.Birinci Cumhuriyet,kuracağı devletin sınırlarını Misâk-ı Millî olarak ilân etmiş ve ama bu sınırların açık ve net olarak tanımlamamıştı,bu bilinir.

Mustafa Kemal'in,"Menfaatlerimize azami uygun çizdirebileceğimiz sınır hagisi ise,işte o millî sınırımız olacaktır...Kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat,sınır hattı olacaktır," sözleri sıkça tekrar edilir.

Fakat bu muğlak tarifin ötesinde,"Deyr-i Zor hududu millîmiz dâhilindedir" biçiminde kesin tanımlara da yer verildiği,[Mustafa Kemal,TBMM Gizli Celse Zabıtları,Cilt II,s. 355,Ankara,1985] ve Suriye'ye yönelik politikaların,Suriye ile federasyon veya konfederasyon biçiminde birleşmek biçiminde tanımlandığı pek bilinmez.

[Atatürk'ün Bütün Eserleri,Cilt 5,s.353-354,Kaynak Yayınları.] Oysa 1919-1920'lerde bu anlayışa uygun olarak,Suriye ve Irak'ta gizli örgütlenmeler de dâhil,her türlü askerî ve siyâsî faaliyetler bolca yürütülmüştü.

Eklemek gerekir ki,yukarıdaki sözler,bugünkü Suriye'nin,Ekim 1921'de bir anlaşma ile Fransa'ya bırakıldığı,yani bu toprakların kaybedildiğinin bilindiği koşullarda yapılmakta ve söylenmektedir.

İkinci Cumhuriyet kurucuları,birincilerin bölgeye yönelik izledikleri siyâsî hattın bilincindedirler.Bu nedenle,yaşadığımız koşulların fazlası ile 1920'lere benzediği ve büyük belirsizlikler yaşandığı inancı ile,Lozan ve Misâk-ı Millî tartışmalarını bilerek yeniden açtılar.Kurmakta oldukları devletin sınırlarını mümkün olduğu kadar geniş tutmaya çalışarak Birinci Cumhuriyet kurucularının izinden gidiyorlar.

Tezimi tekrar edeyim:Erdoğan,Birinci Cumhuriyet'in inşâ dönemini çok iyi çalışmış ve incelemiştir ve adımlarını da buna göre belirlemektedir.Bu nedenle,aradaki bu kuvvetli irtibatı ve ilişkiyi görmeyerek,Birinci Cumhuriyet'i savunmayı eksene oturtarak,AKP'ne ve Erdoğan'a [İkinci Cumhuriyet'e] karşı muhalefet yapılacağını zannetmek,eğer cahillik değilse büyük bir siyâsî körlüktür.

Eğer,günümüz Türkiye-bölge sorunlarının,1918-1923 dönemi ile benzerliklerini göremez veya en azından Türk yöneticilerinin durumu böyle kavrayıp,politikalarını buna göre belirlediklerini anlayamazsak,kendisini solcu,demokrat,lâik-ilerici veya liberal olarak tanımlayan çevrelerin içine düştüğü büyük hataya düşülür ve Paris-Berlin hattının ötesine geçemeyen bir siyâsî ufka sahip olunur.

Bu çevrelerin görmesi gereken gerçeklik,Tayyip Erdoğan'a yönelik Batı merkezlerinden gelen her saldırıyı insan hakları ve demokrasi yolunda atılmış derin anlamlı adımlar olarak telâkki edip,sevinç çığlıkları atmaları,onları Batı-liberal emperyalizminin bölgemize yönelik siyâsetlerinin basit bir uzantısı durumuna sokma tehlikesini bağrında taşır.Burada şimdilik uluslararası ilişkilerde genel kabul gören bir kuralı tekrar etmekle yetineyim:Demokratik ülke hükümetleri ve liderleri,diktatörlerden daha çok yalan söylerler!

Her şeye karışan bir devlet ve diktatör

Her iki Cumhuriyet arasında,bölgede büyük ve güçlü devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı gerilim üzerinden siyâset yapma tarzını başka alanlarda da gözlemek mümkün.Güvenlik kaygısının her şeyin merkezinde durduğu böylesi bir siyâset yapmanın doğrudan sonuçlarından bir tanesi de bürokratik ve otoriter devlet kurma ve koruma arzusudur.

Tayyip Erdoğan'a karşı yöneltilen eleştirilerin başında onun,her şeye karışan ve her şey hakkında karar vermek isteyen bir diktatörlük rejimi kurduğu iddiası gelir.Oysa Erdoğan bu konuda da Birinci Cumhuriyet'in kurucu felsefesini devam ettirmekte veya yeniden inşâ etmektedir.

1920'li yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin İtalyan faşizmini Türkiye için ideal örnek olarak göstermelerini veya 1940'ların ikinci yarısına kadar hiçbir partiye izin verilmemesi ve Meclis'e gelecek her vekilin Mustafa Kemal tarafından atanması gibi gerçekleri bir kenara bırakalım.Sadece,Cumhuriyet gazetesinin 3 Kasım 1930 tarihli başyazısını okuyalım.Birinci Cumhuriyet'in kuruluş felsefesinin en güzel özetidir bu:

"Modern devletin ilk zamanlarında,mazinin hukuk zihniyetinden kendini kurtaramamış bazı milletvekilleri,Avrupa'da devletle milleti iki ayrı yapı şeklinde muhakeme etmişlerdi.Üstünden yıllar geçmiş,yosun bağlamış fikirler ile,bugün iş görmek imkânsız bir şeydir.
Modern devlet tam sözü ile hâkim bir müessesedir.İçilen suya,oturulan yere,tavanın yüksekliğine,pencerenin genişliğine,hulâsa her şey karışır.Modern devlet,zaten her şeye karışmak için kurulmuştur." [Sevan Nişanyan,Yanlış Cumhuriyet,s.31-32,Kırmızı Yayınları,2008.]

Bir diğer büyük eleştiri,Erdoğan'ın yasama,yürütme ve yargının tüm yetkilerini elinde toplayarak bürokrasiyi yıktığı ve devlet geleneğini ortadan kaldırdığıdır.Bu eleştiriye göre Erdoğan,parti ile devlet arasındaki sınırları ortadan kaldırmış ve devlet organlarını partizanca partisinin şubeleri hâline getirmiştir.

Oysa Erdoğan bu konuda da Birinci Cumhuriyet'in felsefesini yeniden inşâ etmektedir.Burada bilinen bir örneği tekrar etmekle yetinelim:18 Haziran 1936 tarihinde CHP Genel İdare Kurulu'nun,Başbakan İsmet İnönü başkanlığında aldığı bir karara göre,CHP'nin genel sekreteri aynı zamanda içişleri bakanı olacaktır.CHP İl başkanları da vali olarak atanacaklardır.Kararla,devlet ve CHP bir ve aynı şey hâline getirilmektedir.

Oysa o gün yürürlükte olan Memurin Kanunu'nun 9. Maddesi'ne göre,devlet memurlarının siyâsî partilere girmesi yasaktır.Dönemin Dâhiliye Vekili olan Hilmi Uran,TBMM'nde,kanunun bu maddesinin değiştirilmesini ve kanunun genelge ile uyumlu hâle getirilmesini ister.Sorun Mustafa Kemal'e anlatılır.

Gerisini Hilmi Uran'ın hâtırâtından dinleyelim:

"Atatürk maddeyi okudu ve biraz düşündükten sonra:'Ben bu maddede değiştirilecek bir şey görmüyorum.Çünkü burada memurların siyâsî cemiyetlere girmemesinden maksat,onların benim partimden [CHP] başka bir partiye katılmaması demektir;bu bakımdan bu madde hattâ faydalıdır ve katiyen değiştirilmemelidir." (Hilmi Uran,Meşrutiyet,Tek Parti,Çok Parti Hatıralarım:1908-1950,s.250.) [Bilgiler için:Ayhan Aktar,http://www.duzceyerelhaber.com/Ayhan-AKTAR/6567-Ataturk-ve-hukuk]

Üçüncü bir Cumhuriyet için

Birinci ve İkinci Cumhuriyet arasındaki benzerlikleri artırmak ve çeşitlendirmek mümkün.Hukuktan özgürlükler konusunda takınılan tutumlara;"ahlâklı bir toplum"un nasıl kurulacağından buna uygun kuşakların nasıl yetiştirileceği konusuna;din-devlet ilişkilerinin hangi esaslara göre düzenleneceğinden sivil-asker ilişkilerinin düzenlenmesine ve dış siyâsete kadar birçok alanda bu kıyaslamalar yapılabilir.

Ve Türkiye akademik dünyası,bunu kolayca yapabilecek entelektüel bilgi birikimine sahiptir.Yapılacak olan,bu alanlarda yapılmış yüzlerce çalışmayı siyâsetin diline aktarmaktır.Buradan konu hakkında bilgi sahibi akademisyenlerimizi aydınlatıcı yazılar yazmaya davet etmek isterim.

İşin özeti şudur:Birinci Cumhuriyet'e sahip çıkarak İkinci Cumhuriyet'e muhalefet yapılamaz.Tayyip Erdoğan'ın İkinci Cumhuriyet'ine karşı çıkmak ve mücadele etmek isteyenler,eğer demokratik,Üçüncü bir Cumhuriyet için mücadele etmek istiyorlarsa,Birinci Cumhuriyet eleştirisini de gündemlerine almak zorundadırlar.Aksi taktirde,Erdoğan'ın İkinci Cumhuriyeti'ne koltuk değneği olmaktan başka bir işlev göremezler.

Birinci ve İkinci Cumhuriyet,Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasına verilmiş benzer cevaplardan ibarettir.Aralarında esasa ilişkin bir fark yoktur.Ve bir başka gelecek,bir başka Cumhuriyet,Üçüncü Cumhuriyet kurmak isteyenler,bu iki Cumhuriyet'e de aynı noktadan eleştirebilecek bir siyâsî duruş sergileyebilmelidirler.

Bu,her iki Cumhuriyet'le "hesaplaşma","yüzleşme" çağrısıdır.

Bu çağrı bir "yıkma" çağrısı değildir,hele "kazanımların yok sayılması" hiç değildir.Sadece yüz yıllık büyük yüzleşmeye,Türkiye'nin bugün karşı karşıya olduğu problemleri yüz yıllık bir perspektiften okumaya çağrıdır.

Önerdiğim yüzleşme çağrısı toplumadır,kendimizedir.Düşüncede radikal bir devrimdir.Ama bunun için önce siyâset zemininin yeniden tanımlanması gerekiyor ve unutmayalım saat zaten 12'yi çeyrek geçmektedir...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Birinci Cumhuriyet esas alınıp İkinci Cumhuriyet'e muhalefet yapılamaz,Ahval,30 Temmuz 2018.


https://ahvalnews1000.com/tr/guncel/birinci-cumhuriyet-esas-alinip-ikinci-cumhuriyete-muhalefet-yapilamaz

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Resmî tarih cephesinde yeni bir şey yok/Mehmet Polatel*

Türk Tarih Kurumu Ermenilerle ilgili geleneksel devlet tezlerinin tekrarı niteliğinde kısa belgeseller hazırladı.Belgeseller "Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne İsyânı,Terör ve Propaganda" başlığı sunuluyor ve Türkçe,İngilizce,İspanyolca,Almanca ve Fransızca dillerinde yedi bölümden oluşuyor.TTK'nun internet sitesinde yer alan belgeselleri inceleyen tarihçi Mehmet Polatel Agos için bir değerlendirme kaleme aldı.

Türk Tarih Kurumu,Ermeni meselesi hakkında yerli ve yabancı kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla yedi bölümden oluşan kısa videolar hazırlamış ve beş dilde sitesinde yayınlamış.Videoların sunumunda da ifade edildiği üzere serinin temel gayesi Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne isyânını göstermek.Bütün videolar boyunca da Ermeniler "isyân" ve "terör" tanımlamaları içerisinde sunuluyorlar.Elbette burada tek tek söylenenler ışığında bir değerlendirme yapmak mümkün değil.Ancak özetle videolara dair genel birkaç nokta dile getirilebilir.İlk olarak,bütün videolar boyunca Ermenilere dair olumlu neredeyse hiçbir ifade yer almıyor.Videolarda Ermenilerin Malazgirt'te Bizans'a isyân etmeye başladıkları ve günümüze kadar da aynı faaliyete farklı şekillerde devam ettikleri iddiasına dayalı bir anlatı benimsenmiş.Ermeniler kimdir,neler yaşamışlardır,nasıl bir hayat izlemişlerdir gibi sorular cevapsız kalıyor.

Ermeniler Ermeni çetelerinden korunmuş

İkinci olarak,ilk olarak İttihat ve Terakki'nin 1916'da yayımladığı Ermeni örgütleri kitabında öne sürülen,1950'lerde Esat Uras'ın kitabında dile getirilen ve daha sonrasında benzer çalışmalarda kullanılan eskimiş argümanlar videolarda tekrarlanıyor.Tehcir kararının alınma gerekçeleri arasında güvenlik,Ermenilerin savaşta karşı cephede savaşması,Ermeni çetelerin faaliyetleri gibi nedenler sıralanıyor.Bunlara ek olarak,tehcir kararının Ermenileri çetelere karşı da korumak amacıyla alındığı belirtiliyor.Yani devletin,Ermenileri çetelerden korumak için çetelerle birlikte sürgün ettiği iddia ediliyor.Aynı iddialar arasına,Ermenilerin taşınmazlarının kayıt altına alındığı,hattâ bizzat emval-i metruke komisyonları tarafından Ermenilere mallarının karşılığı ödendiği de ekleniyor.Elbette emval-i metruke komisyonlarının kayıtları araştırmacılara açılmadığı için neye dayanarak bu iddia ortaya atılıyor bilemiyoruz.Ancak Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivi'nde bunun doğru olmadığını gösterecek fazlasıyla belge ve bu belgelere dayanılarak yapılmış çok sayıda akademik araştırma var.Aslında Tehcir'e dair öne sürülen bu argümanların artık eskimiş,uluslararası akademi camiası tarafından kabul görmeyen ve birçok araştırmayla çürütülmüş olmalarına rağmen ısrarla sahiplenilmiş olmaları da resmî tarih cephesinde söylenecek yeni bir şeylerin olmadığını gösteriyor.Videolarda belki de yeni olan tek şey bu iddiaların düşük kalitede animasyonlar eşliğinde sunulması.

Agresif söylem


Üçüncü olarak,özellikle son on yıl içerisinde devlet kanadında 1915'e dair daha yumuşak bir tavır sözkonusuydu.Ermenilerin öldürüldüğü kabul ediliyor ancak bunun savaş ve hastalık gibi gerekçelerle meydana geldiği ve ölümlerin karşılıklı olduğu iddiası merkezinde yeni bir anlatı kuruluyordu.Bu anlatının ön plâna çıkan unsurlarından biri de ortak acı temasıydı.Fakat bu videolarda daha agresif ve saldırgan bir söylemin tercih edildiği,sadece ortak acı meselesine sadece altıncı bölümde kısaca değinildiği görülüyor.Aynı bölümde protokollerin imzalanması ve sonrasında iki ülke arasındaki uzlaşma faaliyetleri olumlanırken,protokollerin Ermenistan tarafından hükümsüz kılındığı belirtiliyor.Videolarda protokoller konusunda Ermenistan Anayasa Mahkemesi ve parlamentosunun aldığı kararlardan bahsedilirken,protokollerin yürürlüğe girmesi açısından Türkiye tarafından ne gibi adımların atıldığı ya da atılmadığı hususuna değinilmiyor.Son olarak,son dönemde Ermeni araştırmaları alanında birçok yeni araştırma yapılmakta.Bu yeni araştırmalar sadece Soykırım'a odaklanmıyor hem öncesi hem de sonrasıyla Ermeni toplumunun yaşadıklarını farklı veçheleriyle ele alıyorlar.Osmanlı Arşivleri'nde çalışmalar yürütülüyor,Ermenice kaynaklar kullanılıyor,birçok farklı ülkenin arşivlerinden belgeler karşılaştırmalı olarak ele alınıyor ve hem Osmanlı hem de Ermeni tarihine dair yeni birçok konu açığa çıkartılıyor.Son yıllarda oldukça gelişen bu literatürün bulgularının videoların hazırlanmasında hiç dikkate alınmadığını söylemek mümkün...

*Mehmet Polatel,Resmî tarih cephesinde yeni bir şey yok,Agos,25 Temmuz 2018.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/21024/resmi-tarih-cephesinde-yeni-bir-sey-yok

Resmî tarihi sınıfta bırakan on çürük tez/Mehmet Polatel&Nazife Kosukoğlu*

Fransa'da kabul edilen Ermeni Soykırımı'nın inkârına cezayi müeyyide öngören yasayla birlikte resmî tarih tezinin 1915 masalları medya ve kamuoyunda yeniden gündeme geldi.1915 ile ilgili "resmî iddiaları" on başlıkta topladık.Her iddiayı,tarihsel veriler eşliğinde değerlendirdik.Ortaya çıkan sonuç resmî tarih savunucuları açısından vahim:Bu çürük tezlere dayalı resmî anlayışla Türkiye uluslararası alanda kimseye hiçbir şey anlatamaz.Kaldı ki Türkiye'de de artık "Bu masallara karnımız tok" diyenlerin sayısı giderek artıyor.

Televizyon kanallarında ya da gazete köşelerinde Fransa'ya öfke kusan resmî tarih savunucuları yıllardır kamuoyunun artık ezberlediği iddialarını üstümüze boca etmeyi sürdürüyorlar.İfade edenin tarzına ve üslubuna göre farklı şekiller alıyor olsa da resmî tarihin 1915 Ermeni Soykırımı ile ilgili temel iddialarını on başlıkta topladık.Her iddiayı,üstünde hiçbir tartışma ya da şüphe olmayan tarihsel veriler eşliğinde değerlendirdik.Ortaya çıkan sonuca baktığımızda,Dışişleri yetkililerine nâçizâne bir tavsiyemiz var:Bu resmî tarih tezlerine güvenip uluslararası tarih komisyonu filân kurmaya kalkıp da kendinizi dünyaya güldürmeyin.

"İsyan ve ihanet"


Osmanlı Devleti "tehcir" kararı aldı,çünkü Ermeniler devlete karşı isyan edip,düşman devletlere yardım ettiler.

Bu iddiaya göre,İmparatorluğun dört bir yanında ayaklanan Ermeniler,İtilaf Devletleri'nin saflarına geçmek suretiyle Osmanlı'yı sırtından hançerlediler.Dört tarafı düşmanlarla sarılan Osmanlı Devleti,"Hainleri savaş bölgelerinden uzağa naklederek" her devletin yapması gerekeni yaptı.

"İsyan ve ihanet" argümanı hakkında siyâset felsefesi açısından pek çok şey söylenebilir elbette ama tarihsel açıdan bakıldığında bu iddianın dayanağı yok.Sözkonusu "isyan"lara öncülük yaptıkları iddia edilen Ermeni örgütlerinin savaş sırasında aldıkları kararlara,uyguladıkları siyâsetlere bakıldığında,bu apaçık görülür.

İttihat ve Terakki hükümetinin Birinci Dünya Savaşı'na katılma kararı vermesinin hemen ardından İstanbul'da toplanan Ermeni Millî Meclisi,Ermenilerin savaş sırasında Osmanlı hükümetine sadık kalacağını ve askerî ihtiyaçlar da dâhil olmak üzere devletin her türlü ihtiyacına imtina etmeden koşacağını ilân etti.

Resmî tarihte adı "ihanet"le eşanlamlı kullanılan Taşnaktsutyun ise 12-14 Ağustos 1914 tarihleri arasında Erzurum'da düzenlenen VIII. Kongresi'nde Osmanlı Ermenilerinin savaşta kendi devletlerinin yanında yer alacağını belirtti.

21 Ağustos 1914 tarihinde düzenlenen Hınçak Partisi'nin III. Kongresi de herhangi bir isyân çağrısı yapmadı.Tam tersine Hınçak üyeleri savaşın İttihat ve Terakki'nin dağılmasına yol açarak ülkeyi sarsabileceğini,Ermenilerin durumunu kötüleştirebileceğini savunarak,savaş ortamından duydukları rahatsızlığı tarihe not düştüler.

İsyân argümanları,resmî tarih tezince Dörtyol ve Zeytun civarında Şubat 1915'te gerçekleşen çatışmalarla örneklendiriliyor.Bu olaylara ilişkin belgeler incelendiğinde,bu çatışmaların asker kaçakları ile Osmanlı jandarması arasında cereyan eden çarpışmalar olduğu görülüyor.Bu olaylar,zamanın Osmanlı idarecileri tarafından dahi "genel bir isyân hâli"yle alâkasız görülmekteydi.Bu noktada,bölgedeki asker kaçaklarının sadece Ermenilerden oluşmadığını,farklı etnik-dinsel gruplardan kaçakların jandarmayla çatışmaya girdiklerini de unutmayalım.Bölgedeki Ermeni köylüler ayaklanmak bir yana,bu kaçakların teslim olmaları konusunda arabuluculuk yaparak devlete yardımcı oluyorlardı.Buna rağmen ilk sürgün bu bölgede gerçekleşti.

"Tehcirin nedeni Van isyânıdır"


Van'da kitlesel bir Ermeni isyânı gerçekleşti.Savaş koşullarında İttihatçı hükümet tehcirden başka acil bir çözüm bulmadı.

Evet,diğer bölgelerin aksine Van'da Ermeniler gerçekten ayaklandılar.Öte yandan,Van'daki ayaklanmalar soykırım kararının alınmasından ve uygulamaya sokulmasından sonra başladı.Ayaklanmanın başlamasından önce ve ayaklanma sırasında Van valisi Cevdet Bey'in bölge halkına çektirdiği zulmün ayrıntıları hem Osmanlı belgelerinde,hem de resmî tarih anlatısı içindeki kitaplarda bulunabilir.

Dönemin Erzurum valisi Tahsin Bey durumu "Van'da ihtilâl olmazdı ve olamazdı.Kendimiz zorlaya zorlaya şu içinden çıkamadığımız kargaşalığı meydana getirdik ve Şark'ta orduyu müşkül duruma soktuk" sözleriyle ifade ediyor.

İsyân argümanında dikkati çeken bir diğer nokta,Ermenilerin gönüllü birlikler oluşturmak üzere Rus ordusuna katılarak Osmanlı'yı arkadan hançerledikleri iddiasıdır.Bu iddiayı savunanlar gönüllü birliklerin Osmanlı vatandaşı olmayan Kafkas Ermenilerince kurulmuş olduğu gerçeğini özenle gözlerden kaçırmaya çalışıyorlar.Kafkasya Ermenileri Osmanlı'yı "arkadan vurmuş" olamazlar,zirâ onlar Osmanlı değil Rus vatandaşıydı.

"Soykırım başka tehcir başka"


Soykırım değil,tehcir kararı alındı.Tehcir savaş bölgesiyle sınırlıydı.Her türlü tedbire rağmen doğal koşullardan ya da çetelerin saldırılarından kaynaklanan ölümler yaşandı.

Resmî tarih anlatısı yüzbinlerce insanı "nakliye zaiyatı" olarak tanımlamakta sakınca görmez.Üstüne üstlük,Osmanlı'nın savaş hengâmesinin ortasında dahi tehcir sürecini titizlikle yürüttüğünü,kafileleri korumakla görevli birimler görevlendirdiğini iddia eder.Osmanlı Arşivleri'nde bulunan belgeler ise bambaşka bir tarihsel gerçekliğe işaret ediyor.Bu belgelerde Osmanlı hükümetinin sürgün yollarının güvenli olmadığı konusunda defalarca bilgilendirildiği,kafilelere yapılan saldırılardan ve meydana gelen ölümlerden haberli olduğu ve hiçbir önlem almadan sürgünlere devam ettiği açıkça görülüyor.

"Tehcir" kararını insanî duyarlılıkları sebebiyle uygulamak istemeyen vali,mutasarrıf ve kaymakamların önerileri dikkate alınmadı.Bu insanî duruşta ısrar eden devlet görevlileri görevlerinden alındı,kızağa çekildi ya da Teşkilât-ı Mahsusa'nın düzenlediği cinayetlere kurban gittiler."Bir 'sevk' talimâtnâmesini uygulamamak için hangi idareci canını ortaya koyar?" sorusu,resmî tarih anlatısında cevap bulmak bir yana,dikkate dahi alınmıyor.

Resmî tarih anlatısına göre,bu sevk kararı İmparatorluk için güvenlik tehdidi oluşturan Ermenilerin Osmanlı'nın güvenliğini tehdit etmeyecekleri bir bölgeye sürgün edilmeleri için alınmıştı.Öte yandan,Ermeniler bir yabancı devletle asgari seviyede iletişimde bulunabilecekleri,Osmanlı'ya "hıyanet" etme kapasitelerinin en az olduğu,Kayseri,Eskişehir gibi bölgelerden dahi sürülmüşlerdir.Sürüldükleri Suriye bölgesi aslında Fransızların uzun yıllardır kendilerine müdahale alanı yaratmaya çalıştıkları,savaşın ve emperyal oyunların tam göbeğinde bir bölgedir.Der Zor'un nasıl bir stratejik analizle Kayseri'den,Muğla'dan,Kastamonu'dan daha güvenli,dış çevreye daha kapalı sayılabileceği resmî tarih anlatısının "çözülememiş gizemleri"nden biridir.Bu da meselenin bu politikaların bir güvenlik tedbiri olarak "tehcir" şeklinde tanımlanamayacağını gösteriyor.

"Kötü muamele cezasız kalmadı"

Tehcir edilen Ermenilere kötü muamele edenler devlet tarafından cezalandırıldı

Resmî tarih anlatısına göre Talat Paşa Tehcir'de sûistimâlleri olan kişilerin yargılanmasında bizzat öncülük ederek,idamlarına zemin hazırlamıştır.Bazılarına göre,bu yargılamalar devletin soykırım kararı almadığını gösteriyor.Savaş sırasında Talat Paşa'nın bazı görevlileri Divan-ı Harb-i Örfi yoluyla soruşturduğu,yargıladığı ve hattâ bazılarını idam ettirdiği doğrudur ama yapılan soruşturmaların hiçbirinin nedeni işledikleri cinayetler ya da yaptıkları katliamlar değildir.Bu soruşturmalarda hedef alınan kitle yolsuzluk yapanlardır.Devlet,tehcir kararıyla birlikte Ermenilerin geride bıraktıkları mâlların devletin kontrolünde olduğunu bildirmiştir.Alınan karara göre,bütün mülkler komisyonlar aracılığıyla kayıt altına alınacak ve bizzat devlet tarafından idare edilecekti.Devlet bu mülklerin özel amaçlar için kullanılmasını engellemek üzere devlet memurlarının Ermenilere ait mâllara el koymalarına yasak getirmişti.Buna rağmen,pek çok yerel idareci ve memur Ermenilerin mâllarını zimmetlerine geçirdiler.Osmanlı hükümeti mâlları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanmak istediği için mâlların kontrolü sırasında sûistimâlleri olanları ve mâlları yağmalayanları yargıladı.Bu yargılamalar için üç soruşturma komisyonu oluşturuldu.

Yargılamalar esnasında katliamlarla ilgili sorular gündeme getirilmedi.Yalnızca yağma ve zimmete geçirilen mâllarla ilgili sorular soruldu.Bu soruşturmaların raporlarından birinde,gördüğü cinayetleri anlatan bir şahidin komisyon başkanı tarafından azarlandığı,sadece yolsuzlukla ilgili sorulan soruya cevap verilmesinin istendiği ve ısrarla cinayetlerden bahsettiği için dışarı atıldığı kayıt edildi.

Bu yargılamalar sırasında Çerkes Ahmed ve Yakub Cemil gibi bazı Teşkilât-ı Mahsusa üyeleri de idama mahkûm edildi.Fakat bunların idam edilmelerinin gerekçesi Ermenileri katletmeleri ve eşyalarını gaspetmeleri değildi.Çerkes Ahmed ile ilgili olarak Talat Paşa'nın Cemal Paşa'ya çektiği telgrafta "Kendisinin imhâsı her halükârda gereklidir.Aksi takdirde ileride çok zararlı olabilir" deniyor.Yakub Cemil'in idam edilme gerekçesi de İttihatçı yöneticilere karşı darbe organize etmeye çalışmasıdır.Kısacası,İttihatçı hükümet Teşkilât-ı Mahsusa içerisinde yer alan çete reislerinin gelecekte kendisi için tehdit oluşturmaları olasılığını bu yargılamalar yoluyla ortadan kaldırmak istedi.

"Devlet şefkat elini uzattı"


Osmanlı Devleti tehcir edilenlere her türlü yardımı yaptı,sürüldükleri yerlerde iş bulmaları için önayak oldu

Bu iddiaya göre Ermenilere maddî olarak ciddi yardımlar yapıldı,kendilerine sürgün bölgelerinde araziler verildi ve hattâ el konulan mâllarının satış bedelleri kendilerine iade edildi.Bu teze kanıt olarak Tehcir Talimâtnâmesi ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek belge öne sürülüyor.

Osmanlı Devleti sürülen Ermenilere maddî açıdan yardım etmek bir yana,Tehcir'in maliyetini bile Ermenilerin geride bıraktıkları mallar üzerinden,yani "emval-i metruke bütçesi"nden karşıladı.İaşe ve iskândan sorumlu Şükrü Kaya,Talat Paşa'ya Ermenilerin kitlesel olarak kendi sürgünlerini finanse etmeleri fikrini önerdi.Talat Paşa da Ekim 1915'te bu öneriyi onayladı.Öte yandan,Ermeniler sürgün sırasında rüşvet vermekten ve gaspedilmekten dolayı malî açıdan tükendiler.Bu nedenle,İttihat ve Terakki yönetimi,finansman politikasını değiştirdi ve Tehcir'i emval-i metruke aracılığıyla finanse etmeye başladı.

Osmanlı Devleti'nin Ermeni mülklerini idare etme biçimi,Ermenilere ait mâlların satış bedellerinin sahiplerine iade edildiği iddiasının temelsizliğini ortaya koyuyor.Devlet bu mülklerin bir kısmını,kapış kapış kapışılacak fiyatlarla şaibeli açık artırmalarla satışa sundu.Önemli bir kısmını ise devletin kendi ihtiyaçlarının karşılanması,orduya giysi ve iaşe temin edilmesi,muhacirlerin iskân edilmesi gibi amaçlarla kullanıldı.Devlet idarecilerinden sıradan halka kadar geniş bir kesim sözkonusu mülkleri yağmalayıp gaspetti.Bu tarihsel bilgiler ışığında,Osmanlı Devleti'nin sürgün ettiği Ermenileri ekonomik açıdan yıkıma uğrattığı inkâr edilemez.

"Ölü sayısı abartılıyor"


Tehcir edilenlerin sayısı 500 bindir.200 bin kadar ölüm vardır.

Tehcir edilenlerin ve insanî kaybın sayısını az gösterme eğilimi Murat Bardakçı'nın "Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi"ni yayımlamasıyla sekteye uğradı,zirâ Talat Paşa'ya göre tehcir edilen Ermenilerin sayısı resmî tarih anlatısının çok üzerindedir.Talat Paşa Tehcir sırasında vilâyetlere telgraflar çekerek,vilâyetlerden ne kadar Ermeni'nin sürüldüğüne ve ne kadar Ermeni'nin kaldığına ilişkin bilgileri iletmelerini istedi.Paşa'nın listesine göre tehcir edilen Ermenilerin sayısı 924 bin 158'dir.Bu listede İstanbul,Van,Antalya,Eskişehir ve Urfa gibi Ermenilerin tehcire uğradığı bazı vilâyetlerin eksik olduğu düşünülürse,bu sayının daha da yüksek olması beklenebilir.

Resmî tarih anlatısının baz aldığı 500 bin rakamı,Suriye çöllerindeki kamplara ulaşabilen Ermenilerin sayısıdır.Bu belgelerin savaş koşulları altında yazıldığı ve önemli arşiv belgelerinin yok edildiği dikkate alındığında Tehcir'le ilgili kesin sayılara ulaşmanın mümkün olmadığı söylenebilir.Böyle bir çabaya girişmenin ne denli manidâr olduğu da ayrıca sorgulanabilir.Öte yandan,Talat Paşa'nın kara kaplı defteri temel alındığında dahi 400 binden fazla Ermeni'nin sürgün bölgesine ulaşamadığı çok açıktır.

"Tehcir savaş bölgeleriyle sınırlıydı"


Tehcir kararı Mayıs ayında uygulanmaya başlandı,ilk olarak savaş bölgelerinde uygulandı.

İlk tehcir kararı Mayıs değil,Şubat ayında uygulamaya konuldu.Zeytun ve Dörtyol bölgelerindeki Ermeniler asker kaçaklarıyla mücadele bahane edilerek iç bölgelere sürüldüler.Bu uygulamanın ilk etabında Dörtyol civarındaki Ermeniler Konya'ya tehcir edildi.8 Nisan 1915 tarihiyle birlikte Zeytun ve Maraş'taki Ermeniler de iç bölgelere sürülmeye başlandı.Tehcir'in birinci safhasındaki bu sürgünlerin geçici savaş tedbirleri olmadığı Nisan ayının ortasında Ermenilerden boşalan yerlere Müslüman muhacirlerin yerleştirilmesinden anlaşılmaktaydı.Haziran 1915'te nüfusu Müslümanlaştırılan Zeytun'un adı da "Süleymanlı" olarak değiştirilmişti.Sürgünlerin aylar öncesinden başladığının bir diğer kanıtı da 31 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen Meclis-i Vükela kararıdır.Bu kararda tehcir uygulamasından bahsedilirken "nakl-ü iskânına mübaşeret ve devam edilmekde" deniyor,yani bu tarih itibariyle tehcir uygulamasına zaten başlanmıştı.Tarihsel belgeler incelendiğinde Tehcir Yasası'nın uygulamanın başlamasından sonra geçirildiği çok açıktır.Tehcir'in kanunlaştırılması,diğer ülkelerin sürgünlerle ilgili haberlere tepki vermeye başlamaları,hattâ Osmanlı yöneticilerinin yaşanan kırımlardan sorumlu tutulacağına ilişkin notalar vermeye başlamalarından sonra oldu.Bu tepkiler karşısında Talat Paşa hâlihazırda devam eden bu uygulamaya yasal bir kılıf uydurma çabasına girdi ve olayların sorumluluğunu kendi üzerinden atarak bir hükümet meselesi hâline getirmeye çalıştı.

"Ermeniler rahat edecekleri bir yere gönderildi"


Ermeniler çöle değil,İmparatorluk coğrafyası dâhilinde olan Suriye'nin yerleşime elverişli bir bölgesine,verimli topraklara gönderildi

Der Zor'un yerleşime elverişsiz çöl niteliğinde bir bölge olduğunu Osmanlı idarecilerinin de bildiği,Osmanlı Arşivi'nde bulunan çeşitli belge ve raporlardan anlaşılıyor.Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti çeşitli coğrafyalardan sürülen ya da göç eden Müslüman muhacirleri iskân etme sorunuyla karşı karşıyaydı.Osmanlı idarecileri bu muhacirlerden bir kısmının Der Zor bölgesinde iskân edilip edilemeyeceğini soruşturmaya başlamışlardı.Eski Der Zor mutasarrıfı Lütfi Bey bölgenin iskâna elverişli olmadığını belirten bir rapor hazırladı.Çöl niteliğindeki bölgelerin yerleşime elverişsizliğinin Osmanlı idarecileri için ne kadar gündelik bir bilgi olduğu mecliste yaşanan tartışmalardan da anlaşılmaktadır.Müslüman muhacirlerin Ege ve Trakya bölgesindeki Rum köylerine yerleştirilmesini eleştiren mebus Emanüelidi Efendi,Üsküdar'dan Basra'ya kadar boş bir sürü arazi olduğunu belirtmiş ve muhacirlerin buraya yerleştirilmesini önermişti.

Talat Paşa bu öneriyle ilişkili olarak "Bu muhacirleri dedikleri gibi oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan ölecekti" diyerek çöl bölgelerinin iskân için ne derece uygunsuz olduğunu itiraf etmişti.Aynı Talat Paşa on ay sonra Ermenilerin Der Zor'a sürülmesine bizzat karar verdi.

"24 Nisan kurbânları masûm değildi"


24 Nisan 1915'te tutuklanan Ermeni aydınlar toplumu isyâna teşvik eden komitacılardı.

Bu iddiada sözü edilen 240 kişi,Ermeni ileri gelenlerine karşı düzenlenen bir operasyonla tutuklandılar.Birkaç gün içerisinde sayıları 2345'e ulaşan tutuklamalarla Ermeni mebuslardan şairlere Ermeni toplumunun deyim yerindeyse "beyni" hedef alındı.Bu kişiler tutuklanmalarını takiben Ayaş ve Çankırı'ya sürüldüler.Haklarında hiçbir yargısal süreç başlatılmayan tutuklulardan 761'i öldürüldü.İlk etapta tutuklananlar arasında II. Meşrutiyet'in ilânından itibaren İttihat ve Terakki ile çeşitli ittifaklar yapan ve yasal parti statüsündeki Taşnaktsutyun ve Hınçak partilerinin üyeleri de vardı.Fakat tutuklanan kişilerin hepsi bu örgütlerin üyesi değildi.Bazılarının hiçbir örgütle ilişkisi yoktu.Bu kitlesel tutuklamaların hedefinde Ermeni toplumuna yönelik imhâ politikasının onlar tarafından uluslararası kamuoyuna aktarılmasını önlemek bulunuyordu.

"İttihatçılar uluslararası düzeyde yargılanıp aklandı"


İttihatçılar Malta süreci ile soykırım suçundan uluslararası düzeyde aklanmış oldu.

Bu iddianın güçlendirilmesi amacıyla Yahudi Soykırımı'nda rolü olanların yargılandığı Nürnberg Mahkemeleri ile Malta "yargılamaları" eş tutuluyor.Oysa Malta yargılamalarının seyri bu iddiayı daha ilk bakışta çürütüyor.Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra toplanan Paris Barış Konferansı'nda İngiltere'nin ısrarıyla Osmanlı'daki savaş suçlularının yargılanmasına savaşın hemen ardından İstanbul'da başlandı.Yargılama süreci Osmanlı hükümetinin kendisi tarafından başlatıldı.Bu kapsamda,bazı İttihat ve Terakki yöneticileri ve yerel idareciler,Osmanlı Devleti'nin savaşa sokulması,Tehcir sırasında Ermenilerin kırıma uğratılması gibi suçlarla tutuklandılar.

Bu süreç esnasında,İngiltere,Osmanlı Devleti'nin yargılamaları hakkaniyetle gerçekleştiremeyeceğini ve tutuklanan kişilerin serbest bırakılacağını düşünüyor ve sözkonusu suçlarla ilişkilendirilen kişilerin Osmanlı toprakları dışına çıkarılmasını istiyordu.İngiltere'nin bu yöndeki teklifi müttefik güçlerce kabul görmedi,özellikle Fransa bu teklife çok sert tepki gösterdi.Fransa,barış antlaşması imzalanmadan Osmanlı Devleti'nde suç işleyenlerin Osmanlı mahkemelerinde yargılanması gerektiği kanaatindeydi.Bu tartışmalar sırasında,İstanbul yargılamaları kapsamında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in idam edilmesine karar verildi ve infazı gerçekleştirildi.Bunun üzerine,Türk milliyetçisi bir grup idamı protesto etti.Bu protesto sonrasında İngiltere bütün tutukluların serbest kalabileceği ihtimâlini gerekçe göstererek bazı tutukluların Malta'ya sürülmesine karar verdi.Bu karar müttefik güçler tarafından tepkiyle karşılansa da,İngiltere tutsakların kaçmasına müsait bir ortam olduğunda ısrar etti ve bu kişilerin gelecekte müttefiklerin ortaklığında kurulacak bir mahkemede yargılanıncaya değin Malta'da İngiltere'nin gözetiminde tutulacaklarını belirtti.

İngiltere 240 kişiyi savaşla ilişkili suçlardan müttefiklerin kuracağı bir mahkemede yargılamak istiyordu;bu kişilerden 70'i Malta'da tutukluydu,diğerleri ise aranıyordu.İngiliz Başsavcılığı,Ağustos 1920'de Malta'daki tutukluları tutuklanma gerekçelerini oluşturan suç iddialarına göre üç sınıfa ayırdı:İngiliz savaş tutsaklarına kötü davrandıkları iddialarıyla tutuklu bulunanlar;sürgün,yağma ve kırım suçlarıyla ilişkili olarak tutuklu bulunanlar;Mütareke'yi ihlâl yoluyla siyâsî suç işledikleri iddiasıyla tutuklananlar.Başsavcılık,bu kişilerden sadece birinci grupta olanların kendi yargılama alanına girdiğine,diğer tutukluların barış antlaşmasının imzalanmasının ardından müttefiklerin ortak kuracağı mahkemelerce yargılanmaları gerektiğine karar verdi.

İngiltere,bir yandan Malta'daki tutukluların yargılanması için Paris'te müttefik devletleri ikna etmeye çalışırken,bir yandan da Anadolu'da bulunan 24 İngiliz savaş esirini kurtarmak için Osmanlı topraklarındaki siyâsî otoriteler ile müzakere ediyordu.Önce İstanbul hükümeti ile pazarlık edilmek istendi,Ankara ile müzakereler Kurtuluş Savaşı'ndaki gelişmelere paralel olarak gelişti.İki müzakere sürecinin de amacı değiş-tokuş yoluyla Anadolu'daki İngiliz savaş esirlerini kurtarmaktı.

Bu süreçte,İngiliz esirleri meselesi İngiltere hükümetini iç siyâsette sıkıştırmaya başlamıştı.Parlamentoda bu konuya ilişkin sert tartışmalar yapılıyor,hükümet esirlerin serbest bırakılmaları konusunda üstüne düşen vazifeyi yerine getirmemekle itham ediliyordu.

İngiltere hükümeti Türk-Yunan Savaşı'nın Kemalistler lehine ilerlemeye başlamasının yarattığı kaygılar ve iç siyâsetteki konumunun bu mesele yüzünden zedelenmesi üzerine esirler konusunda geri adım attı ve bütün tutsakları İngiliz esirlerine karşılık serbest bırakmaya karar verdi.30 Ekim 1921'de 24 İngiliz esirine karşılık,İngiltere gözetimindeki bütün Malta tutsakları serbest bırakıldı.İngiliz esirlere zalimce davranmakla suçlanan tutuklular dahi bu süreçte hürriyetlerine kavuştular.

Malta sürgünlerine ilişkin tarihsel veriler dikkate alındığında Malta sürecinin İTC'ni uluslararası hukuk nezdinde aklayan bir anlam taşımadığı ortaya çıkıyor.Birincisi,Malta sürecinin kendisi uluslararası bir yargılama zemini değil,İngiltere hükümetinin -başta Anadolu'nun işgâlini kolaylaştırmak olmak üzere- siyâsî amaçlarla meydana getirdiği politik bir mekanizmadır.İkincisi,Malta sürecinde başsavcılık kırım,sürgün ve yağmadan suçlanarak tutuklananlara ilişkin bir tek karar vermiştir;o da bu kişilerin İngiliz mahkemelerince değil uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanması gerektiğidir.Yani,Malta sürecinde bu kişilere ilişkin ne dava açılmış,ne de haklarında hüküm verilmiştir.Üçüncüsü,ikinci gruptaki kişiler hukuken kırım,yağma ve sürgün suçlarından beraat etmediler;bir esir takası antlaşması uyarınca serbest bırakıldılar...

***

Kaynakça:


-Taner Akçam,"Ermeni Meselesi Hallolunmuştur":Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar,İstanbul:İletişim,2009.
-Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na,İstanbul:İletişim,1999.
-Ayhan Aktar,Türk Milliyetçiliği,Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm,İstanbul:İletişim,2006.
-Vahakn N. Dadrian,The History of the Armenian Genocide:Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus,Providence,RI:Berghahn Books,1995.
-Fuat Dündar,Modern Türkiye'nin Şifresi:İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği,1913-1918,İstanbul:İletişim,2008.
-Raymond H. Kévorkian,Soykırımın İkinci Safhası:Sürgüne Gönderilen Osmanlı Ermenilerinin Suriye-Mezopotamya Toplama Kamplarında İmha Edilmeleri (1915-1916),İstanbul:Belge,2011.
-Gaidz Minassian&Arsen Avagyan,Ermeniler ve İttihat Terakki:İşbirliğinden Çatışmaya,İstanbul:Aras,2005.
-Uğur Ümit Üngör&Mehmet Polatel,Confiscation and Destruction:The Young Turk Seizure of Armenian Properties,London:Continuum,2011.
-Vartkes Yeghiayan,Malta Belgeleri:İngiltere Dışişleri Bakanlığı "Türk Savaş Suçluları" Dosyası,İstanbul:Belge Yayınları,2007.

*Mehmet Polatel&Nazife Kosukoğlu,Resmî tarihi sınıfta bırakan on çürük tez,Agos,26 Ocak 2012.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/388/resmi-tarihi-sinifta-birakan-10-curuk-tez