15 Ocak 2018 Pazartesi

Yön dergisi 1964 Rum Tehciri'ni nasıl gördü?/Emre Can Dağlıoğlu*

Yön Hareketi,1964'te Kıbrıs meselesi öne sürülerek Türkiye'de yaşayan Yunanistan pasaportlu Rumların sınırdışı edilmesi ve aileleriyle birlikte en az 30 bin Rumun Türkiye'den gönderilmesi meselesinde belirgin bir şekilde devletin uygulamasından yana tavır almıştır.Bu bağlamda,Yön dergisinin en önde gelen yazarları Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk'un yazılarındaki siyâsî konumlanmayı ve öne sürülen tarih tezlerini incelemek,genel olarak sol siyâsetin çizgisini tespit etmek adına anlamlı olacaktır.

12 Eylül 1980 darbesini bir dönüm noktası olarak alırsak,bunun öncesinde Türkiye solunun "azınlık meselesi"ne olumlu anlamda ürettiği özel bir tez bulmak mümkün değildir.(1) Kabaca 1920'lerden (öncesindeki daha çoğulcu siyâseti dışarıda bırakarak) 1980'lere kadarki süreçte,sol siyâset "gayrimüslimlerin çoğunluktan farklı olarak başlarına gelenleri" zaten "bir sorun ola
rak görmemiştir."(2) Bunun da ötesinde,Türkiye solunun bireysel veya kitlesel olarak çok etkili isimleri ve hareketlerinin genellikle bu durumlar karşısında devletin tavrını desteklediği veya bizzat fail pozisyonunda yer aldığı söylenebilir.Sözkonusu pozisyonun en önemli örneklerinden birisi de Yön dergisi (1961-1967) ve çevresidir.

Mümtaz Soysal,İlhami Soysal,İlhan Selçuk,Cemal Reşit Eyüboğlu,Hamdi Avcıoğlu ve bu isimleri biraraya getiren Doğan Avcıoğlu tarafından kurulan Yön,daha sonra Avcıoğlu'nun tek başına yola devam ettiği Devrim dergisiyle (1969-1971)(3) birlikte düzenli bir yayını aşacak boyutta,tarih tezleri,Türkiye sorunlarına reçeteler,bu reçeteleri uygulamaya koyacak bir iktidar tahayyülü ve en önemlisi,bu iktidar tahayyülünü gerçek kılacak belirli yöntemler öne sürmesiyle Türkiye solu için belirleyici önemi haiz bir "hareket" olmuştur.Hareketin etki gücü 1971'de Madanoğlu Cuntası'nın gerçekleştiremediği darbe sonrasında sönümlenmesine rağmen,Avcıoğlu 12 Eylül darbesine kadar Osmanlı-Cumhuriyet tarihini Marxist açıdan ele alma iddiasındaki kitaplarıyla (Millî Kurtuluş Tarihi ve özellikle Türkiye'nin Düzeni) sadece Türkiye solunun birçok kesimini değil,ordu içerisindeki sol eğilimli yapılanmaları ve popüler kültürü de önemli ölçüde etkilemiştir.


Sol düşünce tarihine derin bir iz bırakan Yön Hareketi,1964'te Kıbrıs meselesi öne sürülerek Türkiye'de yaşayan Yunanistan pasaportlu Rumların sınırdışı edilmesine ve onlarla birlikte giden aileleriyle birlikte en az 30 bin Rumun Türkiye'den gönderilmesine tanıklık etmiştir.Özellikle Kıbrıs meselesi üzerinden,meseleye dair belirgin bir şekilde devletin uygulamasından yana tavır almışlardır.Bu bağlamda,derginin en önde gelen yazarları Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk'un yazılarındaki siyâsî konumlanmayı ve öne sürülen tarih tezlerini incelemek,genel olarak sol siyâsetin çizgisini tespit etmek adına anlamlı olacaktır.


"Yön"cülerin Rum Tehciri'ne bakışı


Gökhan Atılgan'a göre,1950'lerin ortasından itibaren Türkiye gündemini sıklıkla meşgûl eden Kıbrıs meselesiyle Türkiye solu içerisinde ilk kez Yön dergisi ilgilenmiştir ve Kıbrıs'ta Türkiye adına bir buhranın yaşanacağını duyurmuştur.(4) İlk olarak,Lefkoşa'daki iki camiide bombaların patladığı ve Kıbrıs Türk liderliğine muhalif Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Muzaffer Gürkan ile Ayhan Hikmet'in öldürülmesi üzerine Yön,Kıbrıs'taki Türk liderliğini cemaatin birliği ve bunu sağlamak için uygulanan yöntemler konusunda uyarır.(5) Ocak 1963'te Ada'da yine siyâsî gerilim yaşanması üzerine,dergi bu kez İnönü hükümetini Kıbrıs konusuyla yeterince ilgilenmediği konusunda eleştirir ve Kıbrıslı Rumların Ada'da tam hâkimiyeti sağlamak üzere olduğunu belirtir.(6) Son olarak Avcıoğlu,Kıbrıs'ta Türkiye için yaklaşan büyük tehlikeden bahsetmiş ve Kıbrıs'ta bugün kaynayan kazanların yarın Türkiye'nin üç büyük sorunundan birisi olacağını belirtmiştir.(7) Ada'da gerilim giderek yükselirken,Türkiye,22 Şubat 1962'deki girişimin ardından Albay Talat Aydemir'in 21 Mayıs 1963'te kalkıştığı ikinci başarısız darbe teşebbüsüyle sarsılır.Haziran 1963'te ise Yön dergisi Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından Cemal Hüsnü Taray ve Bahri Savcı'nın yazıları bahanesiyle kapatılır.(8) Ancak esas gerekçe,Yön ile Albay Aydemir ve ekibinin en azından fikri düzeydeki yakın ilişkisidir.(9)


Ondört ay sonra 25 Eylül 1964'te dergi yayın hayatına tekrar başladığında,Kıbrıs meselesi artık Türkiye solunun millî davası hâline gelmiştir.Bu mesele,sol için milliyetçilikten beslenen anti-emperyalizm/-Amerikancılık momentumunun zemini hâline gelmiştir.Bu süre zarfında,Aralık 1963'te Kıbrıs'ta yeniden çatışmalı sürece girilmesi Türkiye'de Patrikhane ve Rumları yeniden hedefe koyacaktır.Dönemin basınında yükselen Rum düşmanlığı,Şubat 1964'te Adalet Partisi (AP) Manisa milletvekili Hürrem Kubat'ın Türkiye'de yaşayan Yunan uyruklu Rumlarla ilgili verdiği soru önergesiyle başka bir boyuta taşınır.Ardından İnönü hükümeti,16 Mart 1964'te Türkiye ve Yunanistan arasında 1930 yılında imzalanan İkâmet,Ticâret ve Seyrisefain Antlaşması'nı tek taraflı olarak feshettiklerini açıklar.İki ülke vatandaşlarına diğer tarafın ülkesinde serbestçe ikâmet etme hakkı tanıyan bu anlaşmanın iptali,Türkiye'nin Yunanistan'a verdiği ilk gözdağıdır.Yunanistan'dan beklediği geri dönüşü alamayan Türkiye,anlaşmada yer alan iptal kararı için karşı tarafı altı ay önceden uyarma koşulunu da aşarak sınırdışı işlemlerine derhal başlar.Yunanistan vatandaşı dört Rum işadamından oluşan ilk kafile 31 Mart 1964'te sınırdışı edilirken,tehcir giderek büyüyerek kafileler hâlinde kademe kademe Eylül 1964'e kadar devam eder.Yunanistan'daki hanedan düğünü dolayısıyla ara verilen tehcir,Nisan 1965'e kadar durdurulacaktır.Nisan'da çıkarılan yeni bir yasayla bu kez istisnasız tüm Yunanistanlı Rumlar sınırdışı edilecek ve bu işlem Haziran 1965'e kadar sürdürülecektir.Sınırdışına çıkarılacağı tebliğ edilenlere iki günden onbeş güne (genellikle 48 saat) kadar süre tanınır ve yirmi kiloluk bir valiz ile 200 Türk lirası (dönemin kuruyla 22 dolar) para çıkarma hakkı verilir.(10) Nihayetinde,toplamda yaklaşık 12.500 Yunanistan pasaportlu Rum sınırdışı edilirken,en az 30 bin Türkiyeli Rumun da göç ettiği tahmin edilir.(11)


Yön,1964 Rum Tehciri'nin tüm canlılığıyla gerçekleştiği Mart-Eylül döneminde kapalı olduğu için derginin bu konuyu doğrudan ele alan yazı sayısı bir hayli kısıtlıdır.Kıbrıs'la ilgili haberler ve yazıların çok önemli bir kısmında (İbrahim Çamlı'nın Eylül 1964'ten başlayarak aralıklarla Nisan 1965'e kadar süren Kıbrıs yazıları serisi) sınırdışı edilen Rumlardan bahsedilmezken,Samim Kocagöz,Ahmet Şükrü Esmer ve Niyazi Berkes gibi yazarlar mesele üzerine önemli yazılar kaleme alır.Özellikle Berkes'in Ekim-Aralık 1964 tarihlerinde yazdığı beş yazı,Rumlara ve özellikle Ekümenik Patrikhane'ye yönelik düşmanca tavrıyla dikkat çekicidir.(12) Kurucu kadrodan İlhan Selçuk ve Doğan Avcıoğlu'nun yazıları ise derginin meseleye dair "resmî" çizgisini ortaya koyar.

"Demirel'in Ayasofya'da ezan okutmasını beklemek"


İlhan Selçuk,bu konudaki ilk yazısını 30 Nisan 1965 tarihli Yön'de yazar.(13) Selçuk,sadece Rumlara karşı değil Ermeniler ve Kürtlere karşı hasmane tutum takınır ve açıkça bu grupları emperyalizmin uzantısı olarak mimler.Yine de,Türkiye'deki Yunan uyruklular ve Patrikhane üstüne yapılacak baskılardan medet umulmasının yanlış olduğunu imâ eder.Zira Batı'nın bu hamlelere karşı nasıl tavır alacağı dünden bellidir ve bu durum,ona göre Türkiye'nin yararına değildir.


Selçuk,tüm meseleyi "Batı kapitalizminin Türkiye üzerine oynadığı oyunlar" çerçevesinde görmektedir.Bu bağlamda,Helenizm de "Batı kapitalizminin Ortadoğu'da Türkiye'yi tehdit eden temsilcisi"dir ve Kıbrıs üzerindeki dilekleri bu minvalde ortaya çıkmıştır."Belli merkezler",Helenizmin yanı sıra "Ermenistan ve Kürdistan davalarını da tahrik ederek" ortaya atmıştır;zira "Millî Misak dışında kalmış Rumlar,Ermeniler ve Kürtler",Türkiye'ye karşı "Doğu Akdeniz'den Amerika'ya uzanan örgütlenme içindedirler."


Dolayısıyla,İlhan Selçuk'a göre Türkiye'nin esas yapması gereken,Batı emperyalizmiyle olan ilişkiyi bozmak veya tekrar kurmaktır.Türkiye "hasta adam" olarak yatağa tekrar uzanmamalıdır.Öyle olursa,Batı mahut olan tavrını sergileyecek ve Türkiye'nin "Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu'ya gömdüğü ve Ege Denizi'ne döktüğü bütün emperyalist emellerini yeniden canlandıracaktır." Selçuk'a göre,bu şaşılacak bir durum değildir,zira Türkiye,bağımsızlığını kendisinin "kapitalizmin emperyalizmi" dediği bu cepheye karşı savaşarak kazanmıştır ve bu oyunlara alışkındır.Hâl böyleyken,hükümetin tehcir uygulamasının ve Patrikhane'ye baskı yapmasının Türkiye'ye bir getirisi olmayacaktır.Selçuk,zaten New York Times ve Guardian'da çıkan haberlerden örnek vererek Batı'nın tavrının bu konuda çok açık olduğunu belirtir.Bu algı,bu hamleleri Batı'ya koz vermek olarak görmesi anlamına gelmektedir.


İlhan Selçuk'un yaklaşık bir yıl sonra yazdığı bir diğer yazıda bu kez esas hedefi Patrikhane'ye karşı va'dettiği hamleleri yapamayan AP ve Süleyman Demirel'dir.(14) Ona göre,bu noktadaki sorun sözkonusu hamlelerin yanlışlığı değildir,zira bunların yapılması gerektiğini yazısının sonunda belirtir.Esas sorun,AP'nin yerine getiremeyeceği sözleri yüksek sesle dile getirmesidir.Bu durumu yaratan,elbette ki,Patrikhane ve onun şüpheli ilişkileridir.Selçuk,bu çerçevede Patrikhane'yi emperyalizm ve kapitalizmle kuvvetli bağları içinde ve Türkiye için tehlikeli hedefleri olan bir kurum olarak hedefe oturtur.


Selçuk'a göre,o dönemde AP çevrelerinde Patrikhane'yi sürmek ve Ayasofya'nın minarelerinde ezan okutmak lâfları yükselse de,Demirel'in Amerikancılığı ve ABD'yle olan bağları bu vaatlerin önündeki en büyük engeldir.Zira AP,"aziz dostu" olan ABD'ni "Ayasofya ve Patrikhane konularında kızdırmamak yönünde hareket etmektedir." Çünkü ABD'nin işadamları çevresi,"Ortodoks kilisesinin en yüksek ruhanî makamını korumaktadır" ve “[E]kümenik Patrik,Amerikan kapitalizminin içinde önemli bir tesir mevkiinde bulunmaktadır." Patrikhane,"Amerikan [O]rtodokslarıyla sıkı fıkı ilişkileri"ne güvenerek,kendisini "Türkiye içinde sağlam ve sarsılmaz bir örgütün başı saymaktadır" ve Türkiye toprakları üzerinde "tehlikeli" oyunlar oynamaktadır:


"(...) Bizans kilisesinin devamı ve Amerika'nın desteklediği Yunan hülyalarının sağlam kalesidir Patrikhane...Patrikhane metropolitleri,Anadolu şehirleri üstündeki Yunan iddialarını [u]nvânlarında taşımaktadırlar.Konya Metropoliti,Antakya Başpiskoposu,Alaşehir [M]etropoliti,Silifke [M]etropoliti,Bizans devrindeki bölümlerin ruhanî başkanları gibi davranmaktadırlar."


Bu duruma rağmen AP,Patrikhane ile Enosis ve Ayasofya arasındaki bağı kurmaktan yoksundur,çünkü Süleyman Demirel ABD'nin nüfuzu altındadır ve ona göre Patrikhane ciddi bir tehlike arz etmemektedir.Dolayısıyla,"Süleyman Demirel'in 'Müslüman görünüşlü iktidarı'ndan Ayasofya'da ezan okutmasını beklemek ve Patrikhane'yi sınırdışı etmesini ummak bu şaşkınlığın sonucudur." Selçuk'a göre,Demirel hükümetinin "haddi olmasa" bile "Ayasofya minarelerinde ezan okutmak ve Patrikhane'yi yola getirmek" Amerikan kapitalizminin hoşuna gitmeyeceği için atılması gereken hamlelerdir.

"Rumun kazancı Enosis'e akar"


Dergide Doğan Avcıoğlu'nun bu minvalde yazdığı diğer yazılar Yön imzasıyla yayımlanır.(15) Avcıoğlu,bu yazılarda derginin tehcir karşısında yukarıda belirtilen yaklaşımlarını bütüncül biçimde ortaya koyar.Yunanistanlı Rumların tehcir edilmesine ve Türkiyeli Rumların rehine olarak kullanılmasına bir noktaya kadar karşı çıkar.Eleştirdiği açık bir şekilde bahsi geçen adımların atılamaz olması değil,AP hükümetinin varolan dış politika ilişkileri içerisinde bunları yapamayacak olmasına rağmen dile getirmesidir.


Avcıoğlu'na göre,Rumların tehciri ve rehine olarak kullanılması hâkim düşünce olsa da,uygun değildir.(16) Bunu uygun görmemesinin iki sebebi vardır:Irkçılık kokması ve Türkiye'nin kolayca suçlanabileceği bir durum yaratması.Dolayısıyla,esas noktanın Rumlara yönelik ayrımcılık ve hukuksuzluk değil,Türkiye ve Kıbrıs davasındaki haklılık olduğu kanısındadır.Zira tehcire ve Rumların rehine olarak görülmesine itirazının,bunların davayı güçlendirmeyen tutumlar olmasından ileri geldiğini belirtir.Ayrıca,Kıbrıs'la ilgili Türkiye'deki Rumları hedefleyen bir misilleme yapılmasına kategorik olarak karşı değildir ve hattâ Rumların Türkiye'nin elindeki koz olduğunu açıkça savunmaktadır.Bu anlamdaki önerisi de Varlık Vergisi'ni anımsatan bir sermaye transferi tedbiridir.Böylece bu konuda daha güçlü ve haklı olunacaktır:


"AP Senatörü Hüsnü Dikeçligil'in Bütçe Karma Komisyonu'nda yaptığı konuşma,bu yolda [ekonomik tedbirler] bir işaret vermektedir:'Türk ticâreti 5 bin Rumun elindedir.Bu meseleyi ele almak ne faşistliktir,ne de ırkçılıktır.İthalatımızın yüzde 95'i başkalarının elindedir.Bu kazancın bir kısmı Enosis için Yunanistan'a,bir kısmı da İsrail'e akar.' Türkiye'nin zararına sağlanan bu kazançları önleyecek bir dış ve iç ticâret politikası,bir topluluğu bütün olarak hedef tutan politikalardan çok daha güçlü ve haklıdır."


Avcıoğlu,AP'li senatörün önerisini önemli bulsa da,Selçuk gibi,bunun AP'nin sürdürdüğü politik çizgiyle yürütülemeyeceğini düşünmektedir.Zira AP destekli Ürgüplü hükümeti,hem ABD'nden Kıbrıs meselesi için medet ummaktadır hem de Athenagoras'lı şekliyle ABD'nin eseri olan Patrikhane'yi yurtdışına çıkarmaktan bahsetmektedir.Avcıoğlu'na göre,bu mümkün değildir;yapılması gereken ise Türkiye'nin elindeki kozlardan,yani Rumlardan,emperyalizme karşı bir politikanın parçası olarak faydalanmasıdır.Bu da yukarıdaki alıntıda ileri sürülen ekonomik tedbirin uygulanmasıyla mümkün olacaktır.


Avcıoğlu'na göre anti-emperyalizm bağlamında alınacak bir diğer önlem,Patrikhane'nin evrensellik iddialarına son verilmesidir.Patrikhane'yi Yunan emperyalizminin en güçlü aracı olarak gören Avcıoğlu,metropolitlik bölgelerinde Rum kalmamasına rağmen bu isimlerin değişmemesinden dem vurur.Bunun sebebi,Patrikhane'nin bu yerleri hâlen Ortodoksluk toprağı sayması ve geçici Türk işgâli altında görmesidir.Ona göre Athenagoras bu "cesareti",ilk olarak ABD'nin öngördüğü politikaları güden Menderes döneminde uluslararası diplomasi alanına çıkarılmasından almaktadır.


Athenagoras'ın tek parti rejimi sırasında ABD'nden geldiği gerçeğini DP iktidarına atfeden Avcıoğlu,bu noktadan sonra da tarihsel gerçekleri çarpıttığı bir portre ortaya koyar.Ona göre,Athenagoras,Millî Mücadele sırasında İstanbul'da Kuva-yı Millîye aleyhine çalışan Mavri Mira Cemiyeti'nin başındadır ve savaşın Türkiye'nin zaferiyle sonuçlanmasıyla,nasıl olduğu Patrikhane çevrelerince gizli tutulan bir yolla ABD'ne kaçmıştır.Bunun gizli tutulmasının sebebi de Patriğin tekrar Türk uyruğuna girmesinin önünde engel oluşmamasını sağlamaktır.


Athenagoras yönetimindeki Patrikhane,1960'larda ABD'nin ve diğer emperyalist ülkelerin desteğiyle yeniden Türkiye'nin bağımsızlığını tehdit eder hâle gelmiştir.Ancak Türkiye sadece bu tehditle değil,"saldırgan Rum milliyetçiliğinin emrindeki ruhanî enternasyonalle karşı karşıya"dır ve bu enternasyonalin hedefi Türkiye aleyhine bir "Rum genişlemesi"ni mümkün kılmaktır.Bu hedefin ilk başarılarından biri ise "manen ve maddeten çöken Heybeliada Ruhban Okulu'nu kurtarması ve Türk hükümetinin [DP iktidarı] bu okulu 'Yüksek Din Okulu ve Fakültesi' olarak kabul etmesidir."(17) Bu durumdan cesaret alan Athenagoras,"Patrikhane'nin hesaplarını incelemeye gelen müfettişleri çevirebilmektedir",yani devletin iradesi ve iktidarına karşı gelebilmektedir.


Avcıoğlu'na göre,Kıbrıs meselesi ve Patrikhane tehdidi karşısında tek çözüm "Türkiye'nin Mustafa Kemal'in dış politikasına dönüşü" olmalıdır;yoksa Kıbrıs da "millî haysiyet ve gururumuz ile birlikte uçup gidecektir." Aksi takdirde Türkiye'nin olduğunu düşündüğü mevcut iktidarıyla bu sorunu çözemeyeceğini öngörmektedir.Zira "basını,ruhanîleri ve devletleriyle güçlü bir emperyalist cephe","dış politikada Anglo-Saksonlara bağlı olan" Türkiye'nin Patrikhane'yi yurtdışına çıkarmasını engelleyecektir.


Avcıoğlu'na göre,mevcut hükümetin bu bağlamdaki Lozan'ı değiştirme ve Patrikhane'yi yurtdışına çıkarma tehditleri "birer blöf olarak görülmekte ve etkisiz kalmaktadır."(18) Zaten Ürgüplü hükümeti de "bir-iki ateşli beyandan sonra" bu tür düşünceleri unutmuştur.Bu bağlamda,Avcıoğlu da bir önceki yazıda ortaya attığı bir iddiayı unutur.Bir hafta önce Athenagoras'ın Patrikhane'nin hesaplarını inceletmediğini öne sürerken,bu kez bu denetlemenin yapıldığını savunur.Ancak ona göre,bu adım "'evin namusunu kurtarmak'tan başka bir derde deva getirmeyecektir," hattâ mevcut siyâsî konjonktür içinde hükümetin bu adımı "Anglo-Sakson kamuoyunu ve hükümetlerini tamamen aleyhimize çevirecek tedbirler"den birisidir.


Avcıoğlu,bu meyandaki son yazısında yine sözkonusu meseleye dair izlenen siyâseti eleştirir.(19) Bu kez Türkiye'nin dış politikada NATO'ya bağımlı olmasından dem vurur ve hükümetin Kıbrıs meselesine dair beyanlarını,Yunanistan'ı masaya oturtmak için yakarışlar olarak değerlendirir.Ona göre,Patrikhane'nin tasfiyesi,Rumların sınırdışı edilmesi ve Lozan Antlaşması'nın değiştirilmesi bu yüzden ortaya atılmıştır.Ancak hem Atina bu tehditlere aldırmayınca hem de NATO ülkelerinden ikazlarda bulununca,hükümet bu politikaları tamamen değiştirmek zorunda kalmıştır.

Bitirirken


Yön dergisinde Kıbrıs meselesi bağlamında yayımlanan yazıların önemli bir kısmı,Rum tehciri ile Türkiyeli Rumlara ve Patrikhane'ye yapılan baskıları görmezden gelir ve bunlara hiç değinmez.Kristina Boreus'un medyada söylemsel ayrımcılıkları sınıflandırırken belirttiği gibi,"görünmez kılma",hedef alınan gruptan hiç bahsetmeyerek o gruba yapılanları hasıraltı etme,o grubu "dışlama" metodudur.(20) Bu anlamıyla,derginin tehciri görmezden gelme tavrı örtük bir ayrımcılığa işaret eder.


Selçuk ve Avcıoğlu'nun yazılarında görülen daha açık ayrımcı tavır ise özellikle Ekümenik Patrikhane üzerinden Rumları doğrudan hedef alan yazılarda ortaya çıkar.Yazılar iki temel eksende yoğunlaşır.Bunlardan ilki,Patrikhane'nin tarihsel olarak oynadığı "yıkıcı rol"dür.Bu tez,özellikle dönemin sağ-muhafazakâr basınının mütemadiyen gündeme getirdiği Patrikhane'nin Türkiye'den çıkarılması teklifinin(21) tarihsel zeminini oluşturur.Bizans ve özellikle Osmanlı'nın çöküşünün merkezine yerleştirilen anlatı,bin yılı aşan bir tarihsel hattı takip ederek,1960'larda Türkiye'nin yaşadığı yönetimsel ve siyâsî sorunların kaynağı olarak da Patrikhane'yi gösterir.İkinci temel eksen ise dönemin Ekümenik Patriği Athenagoras'ın ABD'yle varolduğu iddia edilen ilişkisidir.Athenagoras,Yön'ün yükselttiği anti-emperyalist sol söylem için kullanışlı bir figürdür.ABD'nden patrik olması için getirilmiş ve DP döneminde bir süre ciddi anlamda itibar görmüştür.Dolayısıyla,kökü dışarıdadır,NATO'cu ve Amerikancıdır.Aynı zamanda,bu geçmişten ötürü bu hattın Türkiye'deki "işbirlikçisi" görülen sağ-muhafazakâr siyâsetle (Ürgüplü ve Demirel hükümetleri) ilişki içerisinde kabul edilir.Her iki eksende ilerleyen yazıların vardığı sonuç,Patrikhane'nin Türkiye'den çıkarılmasının gerekliliğidir.


Selçuk ve Avcıoğlu'nun yazıları da bu çizgiyi takip ederken hem Patrikhane'nin yurtdışına çıkarılmasına hem Rum tehcirine daha temkinli yaklaşıyor gibi gözükür.Bu yazılarda tehcirin veya olası bir Patrikhane'nin ülkeden çıkarılması hamlesinin yanlış bir politika olduğuna yönelik tavır nettir.Ancak üzerinde durulan mesele Rumların başına gelenler veya bu hamlelerin yarattığı/yaratacağı hukuksuzluk ve ayrımcılık değildir.Tersine,yazıların müellifleri bunları ülkenin uluslararası politikada zemin kazanması veya Türkiye'nin istediğini elde etmesi uğruna yapılabilir hamleler olarak görür.Duydukları esas kaygı,Türkiye'nin bu hamlelerle uluslararası kamuoyundaki imajını bozması ve Kıbrıs meselesi çerçevesinde haklılığını yitirecek olmasıdır...

Not:
Bu yazı,2018'de İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıkacak "1964 Sürgünleri" adlı kitapta yayımlanacak olan makalenin kısa bir versiyonudur.Bu vesileyle öncelikle makale fikrine yaptığı değerli katkılardan dolayı tez hocam Ayhan Aktar'a ve bir sohbetimizde bu makale için beni sonuna kadar cesaretlendiren rahmetli Vangelis Kechriotis'e çok teşekkür ederim.Ayrıca konuyla ilgili kafamda dönüp duranları yazıya dökme sürecimde hep destekçim olan Ümit Kurt,Volkan Eke ve Deniz Cenk Demir'e de şükranlarımı sunarım.Bu süreç için en özel teşekkürü ise Tamar Nalcı'ya etmem gerekir.Ayrıca yazım sürecinde yardımlarını esirgemeyen Yektan Türkyılmaz,Ömer Turan ve Hakan Yücel'e de teşekkür borçluyum.Yazıdaki her türlü eksikler ve hatalar elbette ki şahsıma aittir.

***


1-Bu noktada,1980'lerden itibaren sol adına üretilen bilgi ve siyasetin de geçmişle yüzleşme,hafızalaştırma ve eşit vatandaşlık bağlamında ortaya ne koyduğu tartışmalıdır.Kısaca,bu kapsamda üretilenlerin genellikle kendini sorgulamayan,üstün gören,genel bir duyarsızlıktan ve empati kuramamadan mustarip olduğunu söylemek kanımca haksız olmayacaktır.Ancak bu tartışma tamamen başka araştırmaların konusudur.
2-Elçin Macar,"1960'lardan 2000'lere 'Sol ve Azınlıklar':Gecikmiş Bir Birliktelik",Modern Türkiye'de Siyâsî Düşünce:Sol,(ed.) Murat Gültekingil (İstanbul:İletişim Yayınları,2008),s.1237.
3-Ancak Yön ile Devrim "tek bir zincirin birbirinin devamı olan halkaları" değillerdir.Özellikle Yön'ün 1965 yılına kadar olan demokratik siyâset içinde mücadelesi ile Devrim'in askerî darbe yoluyla iktidarı ele alma isteği,siyâsî yöntem olarak farklı mevkilerde konumlanır.Süreç içerisindeki bu değişim aynı zamanda 1960'lar solunun önemli bir damarının siyâsî serüvenidir.Ergun Aydınoğlu,Türkiye Solu (1960-1980) (İstanbul:Versus Kitap,2011),s.87.
4-Gökhan Atılgan,Yön-Devrim Hareketi:Kemalizm ile Sosyalizm Arasında Geleneksel Aydınlar (İstanbul:TÜSTAV Yayınları,2002),s.191.Genel olarak Türkiye solunun Kıbrıs meselesine bakışı için bkz. Abdullah Korkmazhan,Türkiye Solunun Kıbrıs Çıkmazı (Lefkoşa:y.y.,2017.)
5-"Kıbrıs:Cinayetler",Yön 20 (1962):15.
6-"Kıbrıs Meselesi",Yön 56,(1963):4.
7-Doğan Avcıoğlu,"Kıbrıs",Yön 70 (1963):s.11.
8-Hikmet Özdemir,Kalkınmada Bir Strateji Arayışı:Yön Hareketi (Ankara:Bilgi Yayınevi,1986),s.56.
9-Bunun en büyük göstergesini Hikmet Özdemir şu gerekçelerle açıklar.Bahri Savcı'nın kapatılmaya konu olan yazısı 1963 yılında "Demokrasimiz Üzerine Düşünceler" isimli kitabında aynen yayımlandığında,herhangi bir kovuşturmaya uğramamıştır.Yön dergisi 1964 Eylül'ünde tekrar yayımlanmaya başladığında da Yön'ün açtığı karşı dava hâlen sonuçlanmamıştır.Bunlar,kapatma cezasının dönemin yetkilileri tarafından Aydemir hareketiyle Yön'ün yakın ilişkisi göz önünde bulundurularak verildiğinin açık bir göstergesidir.Hikmet Özdemir,a.g.e.,s.56-57.
10-Hülya Demir ve Rıdvan Akar,İstanbul'un Son Sürgünleri (İstanbul:İletişim Yayınları,1994),s.72.
11-Hülya Demir ve Rıdvan Akar,a.g.e.,s.91.
12-Bu yazılardan dördü daha sonra kitap hâline getirilerek basılacaktır;bkz. Niyazi Berkes,Patrikhane ve Ekümeniklik (İstanbul:Kaynak Yayınları,2002.)
13-İlhan Selçuk,"Amerika,Yunanistan...Ve Biz!",Yön 109 (1965):3.
14-İlhan Selçuk,"Bu İktidarın İktidarı Nereye Kadardır?",Yön 160 (1966):3.
15-Bu imzayla çıkan yazılar,İlhan Selçuk'un ifade ettiği gibi Doğan Avcıoğlu tarafından yazılır;aktaran Gökhan Atılgan,"Doğan Avcıoğlu:Geleneksel Aydınların Son Çığlığı",Türkiye Solundan Portreler,(ed.) Emir Ali Türkmen ve Ümit Özger (Ankara:Dipnot Yayınları,2016),s.429.
16-"Kıbrıs'ı,dümen suyu politikası yüzünden kaybetmek üzereyiz!",Yön 108 (1965):5-6.
17-Avcıoğlu'nun sözünü ettiği uygulama,1951 yılında Heybeliada Ruhban Okulu'nun Millî Eğitim Bakanlığı emriyle "Teoloji İhtisas Okulu" olarak isimlendirilmesidir.Böylece ruhban okulu,üç sınıflı lise ve dört sınıflı teoloji ihtisas bölümlerinden oluşan yüksekokul statüsüne kavuşmuştur.DP iktidarı sırasında ruhban okulu için bir diğer önemli gelişme de 1952 yılında çıkarılan ek yönetmelikle yabancı memleketlerden gelen ve Türkçe bilmeyen öğrencilerin de okula kabulüne izin verilmesidir.Elçin Macar,Cumhuriyet Döneminde İstanbul Rum Patrikhanesi (İstanbul:İletişim Yayınları,2012),s.292-293.
18-"Ümit Ölmez",Yön 109 (1965):5.
19-"Birleşmiş Milletler'den NATO'ya",Yön 111 (1965),s.5.
20-Kristina Boreus,"Discursive Discrimination:A Typology",European Journal of Social Theory 9/3 (2006):415.
21-Dönemin basınının Kıbrıs meselesi ve tehciri nasıl yansıttığına dair bütüncül bir değerlendirme için bkz. Ceren Sözeri,"Kıbrıs Meselesinin Rehineleri:Basının Gözüyle 1964 Sürgünleri",Rum Olmak Rum Kalmak,(ed.) Hakan Yücel (İstanbul:İstos Yayıncılık,2016),s.39-66.

*Emre Can Dağlıoğlu,Yön dergisi 1964 Rum Tehciri'ni nasıl gördü?,
Toplumsal Tarih,Sayı:289,Ocak 2018,s.68-72.

9 Ocak 2018 Salı

Bugünkü Türkiye,Ermeni Soykırımı'nı sürdürüyor/Thierry Meyssan*

Dünya,geçenlerde Türkiye'deki gayrimüslimlere yönelik olarak gerçekleştirilen Soykırım'ın yüzüncü yılını andı.Öte yandan,yerleşik kanaatin tersine bu cinayet,Sultan II. Abdülhamid'in emriyle 1894-1895 yılları arasında Hamidiye Alayları tarafından gerçekleştirilen katliamlarla başlamış ve 1915 ila 1923 yılları arasında Jön Türkler'in plânladığı katliamlarla geniş çaplı olarak devam etmiş ve bugün de Recep Tayyip Erdoğan tarafından Der-Zor ve Kessab katliamlarıyla sürdürülmektedir.120 yıldır,birbirini izleyen Türk iktidarları,homojen bir ulus oluşturmak için herkesin ilgisizliği içerisinde gayrimüslimleri katletmektedir.

Bu makalede,tartışmayı kirlettiğine inandığım tazminâtlar sorununu ele almayacağım.Sadece insanlığa karşı işlenen suçlara nasıl karşı koymamız gerektiğini irdeleyeceğim.Soykırım deyimini,Raphael Lemkin'in "bir ulusun ya da etnik grubun ortadan kaldırılması" tanımındaki özgün anlamıyla kullanacağım.(1)


Türkiye'deki gayrimüslimlere karşı gerçekleştirilen Soykırım'ın yüzüncü yıldönümünde bir ikiyüzlülük festivaline tanık olduk.Bazı devletler kurbanları Yerevan'da anarken,bazıları utanmadan ifşaatlarda bulundu.


Önce suçu atalarının işlediği Türkiye

Bu,Cumhurbaşkanı Erdoğan için hiçbir şekilde sorumlu olmadığı çok eski bir hikâyeyi ikrar etmesi için bir fırsattı.Bu yolla ülkesini normal bir devlet hâline getirebilirdi.Ama hayır,öyle olmadı!Yalanlarına sıkı sıkıya sarılarak,ortada terörist faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle öldürülen "sadece" 100.000 kişi olduğunu ifade ederek,tarihi inkâr etti.

Bu hezeyana hapsolmuş bugünkü Türkiye böylece,sadece 80.000 ila 300.000 kurbanla sonuçlanan Sultan II. Abdülhamid'in (1894-1895) Hamidiye katliamlarını değil,ama özellikle de 1.200.000 ila 1.500.000 kişinin ölümüyle sonuçlanan,1915 yılından Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanlığa seçildiği döneme kadar (1923) ve o dönemden sonraki rejimlerle de ideolojik devamına,İttihat ve Terakki Komitesi'nin "özel örgütü" tarafından işlenen suçları da desteklediğini ortaya koymuştur.Geçen yıl,2014'te,Türk Ordusu'nun Kessab'ta Nusra Cephesi'ne (yani Suriye'deki Kaide) eşlik ettiğini ve buradaki Ermeni halkını kovduğuna tanık olduğumuzda,bunu hep birlikte dehşetle tespit etmiştik.Ya da yine aynı yıl,1916'da Türklerin buraya sürgüne gönderdiği toplama kampında 200.000'den fazla Ermeni'nin yok edilmesini anmak için dikilen Der-Zor Anıtı'nı dinamitlerken Türk Ordusu ISİD'e yardım ederken de.

Sultan II. Abdülhamid ve Jön Türklerin ve bugünkü AKP'nin projesi olan Pan-İslâmizm,Sünni dünyasının liderliğini hedefliyor ve bunun için homojen bir Sünni devletinin kurulmasını öngörüyor.Bu proje,Hristiyan (Ermeni,Pontuslu Rum ve Süryani-Keldanilerin) ve Ezidilerin imhasını gerektiriyordu.Hepsi de bunu uygularlar.Tam da bugün ISİD'in Hristiyanları ve Ezidileri imhâ ettiği gibi.

Türk Ordusu'nun,Suriye topraklarında Kessab'a ve Der-Zor'a yönelik müdahalesi,NATO'nun Bashar Assad'ı devirmesinden sonra Suriye'nin kuzeyini ilhâk etmeyi uman Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte bu projenin sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

Pan-İslâmist ideolojinin bugün hem Müslüman Kardeşler (yani bu cemaatin Türkiye kolunun kontrolü altında olan AKP tarafından),hem Kaide ve hem de ISİD tarafından desteklendiği gerçektir.

Bir diğer gerçek ise,dünyanın bu bölgesinde bir yüzyıldan beri,sadece Türkiye ve ISİD'in soykırım suçunu işlediğidir.Ve bugün,Türkiye,soykırımı gerçekleştirmesi için ISİD'e yardım etmektedir.

Türkiye ve ISİD'in,Suriye Arap Cumhuriyeti'ne karşı savaşıyor olması şaşırtıcı değildir,çünkü Suriye Arap Cumhuriyeti bu projenin tersini temsil etmektedir.Dünyanın en eski ülkesi bölgenin zulüm gören halklarına kol kanat germiş ve böylece bugünkü "etnik mozaik" hâlini almıştır.2000'li yıllarda,Bashar Assad'ın Savunma Bakanı General Hasan Turkmani,bu çeşitliliğin korunmasını temel alan bir "savunma doktrini" geliştirmişti.(2)

Ardından İsrail


Londra ve Washington arasında 1917'de varılan bir mutabakat sonrasında kurulmuş olmasına karşın,1942-1945 arasında Nazilerin Avrupalı Yahudilere yönelik gerçekleştirdiği soykırıma tepki olarak kurulduğunu iddia eden bir devlet.İsrail'in,Türk müttefikini incitmemek için Yerevan'da olmaması,söyleminin,sömürgeci projesini maskeleyen göstermelik bir meşrûlaştırma çabasından ibaret olduğunu göstermeye yetmektedir.

Bu aynı zamanda,Jön Türkler içerisinde Dönmelerin etkin rolünün de teyidi anlamına gelmektedir.Dönmeler,onyedinci yüzyılda,zulümden kaçmak amacıyla İslâm'ı seçen,ama Yahudi inancını muhafaza eden bir Kabalacı tarikattır.

İsrail'in 1915 Soykırımı'na verdiği destek yeni bir şey değildir ama bugüne kadar hiç resmî olarak dile getirilmemişti.Bu arada,Benjamin Netanyahu'nun eski danışmanı,özellikle de çağdaş Türkiye tarihi uzmanı olan Profesör Bernard Lewis'in,önce Birleşmiş Milletler temsilcisi daha sonra da ABD Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi iken takındığı tutumu anımsıyoruz.

"Medeniyetler Çatışması" stratejisinin mucidi,Le Monde gazetesinde katliamın biraz abartıldığını ve suçun işlenmesine yönelik emirlerin yer aldığı ve Batılı temsilciliklerin bu konuda önceden bilgilendirilmiş olduklarına dair belgelere sahip olmamıza karşın,-Nazilerin Yahudi Soykırımı'nda yaptıklarının tersine- hiçbir zaman önceden plânlanmadığı görüşünü savundu.Bernard Lewis Fransa'da,somut verileri,art niyetle tarihsel gerçekleri çarpıtarak Ermeni cemaatinin çıkarlarını hedef aldığı için mahkûm oldu.(3)

Son olarak da ABD

Başkan Obama,Birleşmiş Milletler temsilcisi olarak,"A Problem From Hell:America and the Age of Genocide (Cehennemden Gelen Sorun:Amerika ve Soykırımlar Çağı)" kitabının yazarı Büyükelçi Samantha Power'ı atadı.Power,Ermeni Soykırımı ve Raphael Lemkin'in verdiği hukuksal yanıttan hareket eden ve bunu Milletler Cemiyeti'ne taşımaya kalkışan sözkonusu araştırmasında,Washington'ın Kamboçya,Irak,Bosna,Rwanda ve Kosovo'da işlenen suçlara verdiği tepkiyi anlatmaktadır.Utanmadan tarihsel gerçekleri çarpıtarak,ülkesini sorumluluklarından muaf tutuyor ve her türlü soykırıma karşı çıkan bir ahlâkî otorite olması gerektiğini savunuyor.Ama ne yazık ki,Bayan Power de ve ülkesindeki tüm siyâsî temsilciler de Yerevan'da yoktu.

ABD'nin değiştiğine ve inançlarından ya da etnik aidiyetlerinden dolayı zulüm gören kişileri samimi olarak koruma arayışında olduğuna inananlara,ABD temsilinin yokluğu,Washington'ın hiçbir ahlâkının olmadığını,onun için sadece çıkarlarının geçerli olduğunu gösterdi.Bayan Power'ın lâf kalabalığı,kendi adına ancak ABD'nin düşmanlarını kanıtlı ya da kanıtsız mahkûm etmesine imkân verdiğinde değer kazanmaktadır.

Washington,Yerevan'a gitmemekle,Türkiye ve ISİD'in işlediği suçların yanında olduğunu göstermiştir.

Cumhurbaşkanı Gauck'un beyanatları


Alman Cumhurbaşkanı Joachim Gauck,1915 Katliamları'nda Almanların "ortak sorumluluğunu ve hattâ muhtemel suç ortaklığını" kabul ederek,suçun devamlılığına ilişkin tabuyu yıktı.Ve bunu,Almanya'da Türklerin çok kalabalık olmasına ve buna karşın hiçbir Ermeni seçmenin olmamasına karşın büyük bir cesaretle yaptı.

Tarihçilerin Alman delegasyonunun Soykırım'daki rolünü ortaya koymasının üzerinden çok zaman geçti.Aynı şekilde Osmanlıların Genelkurmay Başkan yardımcısı Alman Fritz Bronsart von Schellendorf tarafından imzalanan sınırdışı talimâtlarını da.II. Wilhelm'in Alman İmparatorluğu,daha önce 1905 yılında Güney-Batı Afrika'da (bugünkü Namibya) yaşayan Hereros ve Namasları imhâ ederek soykırım provası yapmıştı.Türkiye'deki gayrimüslimlerin Soykırımı'nı gözlemleyen ve kimi zaman buna katılan Alman subaylar,kazandıkları engin deneyimi Nazi rejiminde kullandılar.Örneği Rudolf Höss'ün durumu buna örnektir:Babası 1905 yılında Hereroslara yönelik olarak gerçekleştirilen soykırıma,bizzat kendisi 1916'da Ermeni Soykırımı'na katılmış ve ardından da 1940 ila 1943 arasında Yahudileri,Çingeneleri ve Slavları katlettiği Auschwitz toplama kampının komutanı olmuştur.

Soykırımları anlamak ve önlemek için,bunları kurbanlarının değil ama cellâtlarının bakış açısını anlayarak inceleyebiliriz.

Bugüne kadar,Jön Türklerin ve Nazilerin,Ermeni ve Yahudi katliamlarının tek sorumluları olduğunu düşünmekte hata yaptık.Tarih bize bu soykırımları işlemeye iten ideolojilerin,onlardan önce ve sonra da,aynı şekilde soykırım gerçekleştirmeyi deneyen başkaları tarafından da paylaşıldığını gösterdi.Yaygın olarak düşünülenin aksine,ne tek bir seferde tamamlanan ne de tek bir halka yönelik olarak gerçekleştirilen bir soykırım örneği vardır.Bu suçlar her zaman uzun bir sürece yayılıyor ve yine her zaman birden fazla etnik gruba yönelik olarak gerçekleştiriliyor.Dolayısıyla da,soykırımların sürmesini önlemek için,başta gerçekleştirilen katliamları ve bunun altında yatan ideolojileri mahkûm etmek esastır...

***


1-1948 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nde soykırım,daha geniş anlamıyla "ulusal,etnik,ırksal ve dinsel bir grubun tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi amacıyla girişilen eylemler" şeklinde tanımlanıyor (böylece soykırımın bir cinayet olması şart değil:Onu yok etmek için bir halkın arındırılması bunun için yeterlidir.) Son yıllarda,bu sözcük kullanıldığı bağlamlara göre birbirinden tamamen farklı anlamlar kazandı.Bazıları için,tamamen nicelikseldir.Dolayısıyla da bazıları kitle katliamlarını ele alırken soykırımdan söz etmektedir (örneğin,bir halkın açlıkla yok edilmesinin suçu ekonomik sisteme yüklenmelidir.) Diğer bir kısım insan,özellikle de Anglo-Sakson hukukçular için soykırım tamamen nicelikseldir.Dolayısıyla da ırk ya da din temel alınarak işlenen her nefret cinayeti tanımlanmaktır (örneğin derisinin renginden dolayı tek bir kişiyi dahi öldürürseniz bu soykırımdır.)
2-General Turkmani'nin eserleri ancak Arapça dilinde yayınlanmıştır,ancak oğlu Ali Turkmani yakınlarda babasının eseri üzerinde "Pourquoi la Syrie? (Neden Suriye?)" başlıklı bir incelemesinin henüz çevirisi yapılmaktadır.
3-"Condamnation judiciaire de Bernard Lewis",(http://www.voltairenet.org/article14133.html),Voltaire İletişim Ağı,8 Haziran 2004.

*Thierry Meyssan,Bugünkü Türkiye,Ermeni Soykırımı'nı sürdürüyor,(çev.) Osman Soysal,Voltaire Network,14 Mayıs 2015;Voltaire İletişim Ağı,7 Ocak 2018.

http://www.voltairenet.org/article187587.html
http://www.voltairenet.org/article199310.html

21 Aralık 2017 Perşembe

Tarihle yüzleşme zorunluluğu ve önündeki engeller üzerine/Prof.Dr.Taner Akçam*

Demokratik ve insan haklarına saygılı bir rejim kurmak istiyorsak;etnik-kültürel-dinsel nedenlerden kaynaklanan ve "kimlik sorunları" olarak tanımladığımız,Kürt sorunu,Alevi sorunu gibi sorunlarımızın çözümünü istiyorsak tarihimizle yüzleşmek zorundayız.Tarihle yüzleşmeden toplumsal barış tesis edilemez ve demokratik bir rejim kurulamaz.

Bugün Türkiye'de otoriter ve baskıcı bir rejim var.Başta fikir özgürlüğü olmak üzere en temel insan hakları ve özgürlükleri ayaklar altında.Yüzlerce aydın,yazar,gazeteci hapiste;demokrasinin en temel kurum ve kuralları çalışmıyor,yargı tamamıyla yürütmenin ve özellikle de bir kişinin tahakkümü altında ve hukukun üstünlüğü ilkesi ortadan kalkmış.Başta Kürt sorunu olmak üzere,etnik-dinî temelli sorunların her birisi,Alevilerin,Hristiyan ve Yahudi azınlıkların sorunları kangren hâlinde.Şiddet sadece siyâsî iktidarın toplumsal sorunları çözmesinin bir aracı değil,günlük insan ilişkilerinin en önemli kültürel normu hâline gelmiş.Ortalık,öfkeyle burnundan soluyan,en küçük bir durumda bile,"patlayan" ve şiddet kullanmaya yatkın insanlarla dolu;bunu anlamak için günlük gazete başlıklarına bakmak bile kâfi...

Şikâyet listemizi artırmak mümkün ama bu kadarı şimdilik yeter sayılsın!Kimsenin içinde bulunduğumuz durumdan büyük mutluluk duyduğunu iddia edemeyiz.Listelediğim sorunların çözülmesi geniş kesimlerce istenen arzulanan bir şey olduğunu söylemek mümkün.

Ana iddiamı tekrar edeyim:Şiddetin toplumsal ve günlük sorunların çözümünde temel bir kültürel norm olarak ortaya çıkmasını engellemek;demokrasinin kurum ve kuralları ile işlediği ve insan haklarına saygılı bir rejim kurmak ve toplumsal barışı ve huzuru sağlamak istiyorsak,tarihimizle yüzleşmek zorundayız.Gerçi biraz her derde deva "padişah macunu" gibi oldu ama,olsun... iddiam,tarihle yüzleşmeyi merkezine alan bir siyâsî hareket yaratılmadıkça bu sorunlarımızın esas olarak çözülmeyeceğidir.

Peki tarihle yüzleşmek nedir?Niye önemlidir ve Türkiye'de tarihle yüzleşmeyi niye beceremiyoruz?Yüzleşmenin önündeki zorluklar nelerdir?Ve aşmak için neler yapmak gerekir?

Konuşmamda bu sorulara cevap arayacağım.Söyleyeceklerimi beş ayrı başlık altında topladım ve her başlık içinde dört beş ayrı noktaya değineceğim.

Tarihle yüzleşmek yeni bir alan olarak ortaya çıkmıştır


Tarihle yüzleşme siyâseti,siyâsette daha önce olmayan yeni bir alandır.Yeni bir alan olduğu için de önemini ve bunun şiddet,demokrasi ve insan hakları ile ilişkisini yeteri kadar anlayamıyor ve kavrayamıyoruz.

Ne demek istiyorum bununla?İnsanoğlu,tüm tarihi boyunca daha iyi,daha güzel,daha eşitlikçi ve adâletli bir dünya için,farklı alanlarda mücadele verdi hâlâ da veriyor.Özellikle modern dünyada,bu alanlar oldukça farklı ve her gün de yeni bir alan ekleniyor.Sadece birkaç örnek:Çoğumuzun bildiği alan,sınıf mücadelesi alanıdır.İnsanlar,farklı sınıfların birbiriyle mücadelesinde belli pozisyonlar aldılar ve bu alınan pozisyonlar,insanların birbirleriyle ilişkilerini belirleyen önemli bir nokta oldu.Örneğin,kendilerini solcu sayanlar için,çalışanların,işçi-emekçilerin haklarından yana olmak ve kapitalist sömürüye karşı çıkmak önemli bir tutum oldu.Sonra cinsiyet dediğimiz alan ortaya çıktı.Farklı cinsiyet grupları arasında eşit ve eşdeğer ilişkilerin yaratılması konusunda pozisyonlar almaya başladık.Daha sonra,çevre ve ekolojik kirlilik alanı ve bu alanda tavır alma sorunu ortaya çıktı.Bunu etnik-dinsel-kültürel kimlikler ve sorunları alanı takip etti.Farklı kimlik sahiplerinin sorunlarına sahip çıkmak,kimlikler arasındaki eşitsiz ve adâletsiz ilişki tarzlarına tavır almak önem kazandı.

Bu farklı alanlarda takındığımız tutumlar konusunda bir gözlemde bulunmak isterim:Her bir alanda farklı bir tutum alabiliyoruz ve bir alanda aldığımız tutum diğer bir alanda alacağımız tutumun garantisi olmuyor.Örneğin,sınıf mücadelesinde çok iyi bir tavır takınabilir ve çalışanların haklarını savunmaktan yana olabilirsiniz ama bu sizin çevre konusunda doğru tutum alacağınızın garantisi olmuyor.Örneğin işyerlerinin garanti altına alınması için,çevre kirliliğini sağlayan işletmelerin açık kalmasını savunabilirsiniz veya eşcinsel olmayı bir hastalık olarak telâkki edebilirsiniz (böyle düşünen solcu arkadaşlarım vardı benim.)

Feminizm konusunda,cinsiyet ve eşitlik konusunda çok iyi bir tutum takınabilirseniz ama sınıf mücadelesinde zenginden,sömürüden yana olabilirsiniz.Veya emekçiden-çalışandan yana,çevreci ve feminist olabilirsiniz ama Kürtlerin Türklerle eşit ve eşdeğer olmasına ve/veya Müslüman kadının başını kapatması özgürlüğüne karşı çıkabilirsiniz.Müslüman kadının başörtüsü özgürlüğünden veya Kürt kimliğinin kendisini özgürce ifade etmesinden yana olabilirsiniz ama çevre,cinsiyet eşitliği konularında son derece kötü bir tutum takınabilirsiniz.

Konumuzla ilgili iddiam şu:Bugün bu alanlara bir yenisi daha eklendi,bu da tarihle yüzleşme alanı.Dolayısıyla bu alanda doğru tavır almak gibi bir sorunla karşı karşıyayız.Ve yukarıda saydığım konularda hangi tutumu takınırsanız takının,tarihle yüzleşme konusunda sınıfta kalmanız mümkündür.Örneğin,sınıf mücadelesi alanında,feminizm/cinsiyet eşitliği konusunda,çevre konusunda ve hattâ etnik-dinsel-kültürel kimlikler konusunda çok iyi bir yerde durduğunuzu düşünebilirsiniz ama tarihle yüzleşme ve geçmişte işlenmiş cinayetler üzerine açık konuşma ve sorumluluk almaktan çok uzak bir tutum takınabilir,sıradan bir inkârcı olabilirsiniz.

Önerimi tekrar edeyim:Türkiye'de,tarihle yüzleşmeyi merkezine almış bir siyâsî hareket şarttır.Ve bu siyâsî hareket,tarihte yaşanmış kitlesel cinayetler üzerine konuşmayı ve sorumluluklarımızı kabul etmeyi ve bu sorumluluk duygusuna uygun olarak cinayetlerin yarattığı yıkımların ve adâletsizliklerin giderilmesi için adım atmayı en önemli siyâsî program hâline getirmelidir.Bu siyâsî hareket diyecektir ki,geçmişteki adâletsizlikleri giderici bir siyâset üretilemezse,bugünkü adâletsizlikler ortadan kalkmaz ve geleceğin adâletli toplumu kurulamaz.Türkiye'de demokrasi ve insan haklarına saygın bir rejim sağlanamaz.Yaygın şiddet kültürü sınırlandırılamaz ve toplumsal barış sağlanamaz.

Tarihle yüzleşme siyâsetini daha açık olarak formüle edeyim:Bugün,Türkiye'de çalışan ve ekonomik olarak ezilenlerin sorunları neyse;kadınların baskı ve şiddete karşı çıkması neyse;Alevi meselesi,Kürt meselesi neyse tarihle yüzleşme meselesi de odur.Eğer tarihle yüzleşmeyi,kendiniz için önemli gördüğünüz -sınıf,kadın,çevre,kültürel ve dinsel kimlik sorunları gibi- herhangi bir temel sorunla,eşit ve eşdeğer olarak ele alamazsanız yanlış yaparsınız.

Görmemiz gereken şudur ki,ondokuzuncu yüzyıllarda sınıf mücadelesi ne idiyse,1960'lı yılların sömürgelerdeki kurtuluş mücadeleleri,Avrupa'daki kadın ve çevre hareketleri ne idiyse,yirmibirinci yüzyılın tarihle yüzleşme hareketi de odur.

Niçin yirmibirinci yüzyılda "tarihle yüzleşme" yeni bir alan olarak ortaya çıktı?


Bu konuda üç hususa değineceğim.Elbette,sizler bu sayıyı artırabilir,yeni noktalar ekleyebilirsiniz.

Birincisi,Holokost Yahudi Soykırımı'dır:Maalesef Holokost ve getirdiği kültürel değişim Türkiye'de yeteri kadar farkedilmiyor.Oysa,Holokost ve onun yarattığı yıkım Avrupa ve Kuzey Amerika'da moral değerlerin öne çıkartıldığı bir kültür dünyasını egemen kıldı.Ahlâkî tutum uluslararası ilişkilerde belirleyici bir norm hâline geldi.Uluslararası hukukta da buna bağlı önemli adımlar atıldı.Yugoslavya ve Rwanda Soykırım Mahkemeleri,Uluslararası Ceza Mahkemesi,2005 yılında kabul edilen "R2P" denilen Birleşmiş Milletler "sorumluluk için koruma" (Responsiblity to Protect) bildirgesi vb. bunlardan sadece bazıları...

Elbette şu anda,Trump'lı,Putin'li ve Erdoğan'lı bir dünyada bu söylediğim bir şaka gibi gelecektir ama kabul etmemiz gerekir ki,devletler bu ahlâkî değerler doğrultusunda hareket etmedikleri durumlarda bile,kendilerini,eylemlerinin egemen ahlâk değerleriyle uyum içinde olduğunu anlatmak zorunda hissediyorlar.Ancak bunu başarabildikleri ölçüde ikna oluyor veya olmuyoruz.ABD'nin Irak,NATO'nun Libya müdahaleleri veya Suriye'ye niçin müdahale edilmediği gibi tartışmalar hep bu ahlâkî ilkeler etrafında döndü.Ve bu önemli ölçüde Holokost'un yarattığı sonuçlardan birisi.

İkinci önemli neden:Ütopyaların sonuna gelinmiş olmasıdır.Alman düşünür Habermas'a başvurarak meramımı anlatacağım.Habermas,özellikle Holokost'tan sonra insanlığın ütopyalarının sonuna gelindiğini söyler.Ona göre,tarihin "geçici ufku tersine çevrilmiştir." Kendimize dair görüşlerimize esin kaynağı olan ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl ütopyaları,yerlerini bu ütopyaların kurbanlarına bırakmıştır.Artık ütopyanın kendisini değil,onun kurbanlarını hatırlamak ahlâkî değerlerimizin sorgulanamaz temelini oluşturmaktadır.Habermas'tan hareketle şöyle bir tablo çizebiliriz:

Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl başlarında büyük ütopyalar vardı ve bu büyük ütopyaların va'dettiği büyük gelecekler vardı.Marxistler çok güzel bir komünist dünya va'dediyorlardı.Kapitalistler,komünizm tehlikesine karşı,liberal bir pazar ekonomisinin yaratacağı büyük özgürlüklerden söz ediyorlardı.Wilson ve Lenin,ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi bir ütopya ile insanları "ulusal devlet" büyüsünün arkasından koşmaya çağırıyorlardı.Naziler ırksal bir imparatorluk ütopyasını ve bunun erdemlerini keşfetmişlerdi.İnsanlığa en büyük tehlike teşkil eden bakteri ve zararlı unsurlardan kurtularak geleceği kurtarma çağrısı yapıyorlardı.Bazı dinî hareketler,gelecekte va'dettikleri cenneti bu dünyada gerçekleştirmeye çalıştılar.

Bugün,bu ütopyalar iddiaları doğrultusunda dünyamızı bir cehenneme çevirdiler.Nazi ütopyasının hatırlattığı bir geçmiş var,Auschwitz toplama kampı bunun sembolü.Kapitalist ütopyanın hatırlattığı geçmişin sembolü,eğer sömürgecilik savaşlarını bir kenara bırakırsak,Hiroshima'ya atılan atom bombasıdır.GULAG toplama kampları,Çin'in büyük kültür devrimi veya Kamboçya soykırımı sosyalist ütopyaların hatırlattıkları geçmişin sembolleridir.Dinî hareketlerin yol açtığı yıkımları da bu tabloya ekleyebilirsiniz.

Galiba şunu söylemek yanlış olmayacak:Şu anda geleceğe ilişkin vaatlerle ortaya çıkmak isteyen her büyük ideoloji,ilk önce arkasında bıraktığı yıkım hakkında konuşmak zorunda ve bu konuşmanın zorluğuyla karşı karşıya.Artık insanlık olarak,en azından şimdilik gelecek ütopyaların peşinden heyecanla gitmek çağını kapatmış görünüyoruz.Her ütopik gelecek çağrısı,arkasında bıraktığı yıkıntıları hatırlatıyor bize...Artık,geleceğe ilişkin söylenecek her şey,tarihte yaşanmış yıkımların üstüne de konuşmak zorunda;bu yıkıma değinmeyen bir gelecek vaadinin fazla bir anlamı yok.Bundan dolayı da tarihle yüzleşmek bugün son derece önemli bir faktör oldu.

Üçüncü önemli neden:Modernleşmenin ortaya çıkarttığı yeni bir durum sözkonusu.Modern dünyada belki farkındasınız,belki değilsiniz ulus,dil,etnik vs. gibi kolektif kimlikleri,aynı bireysel kimlikler gibi tahayyül ediyoruz.Bireylere yüklediğimiz özellikleri bu gruplara da yüklüyoruz.Örneğin,bireysel kimliklere atfettiğimiz "ayıp","onur","suç","haysiyet","gurur" gibi ahlâkî kategorileri gruplardan da beklemeye başladık.Sadece grupların birey gibi davranış ölçülerine sahip olmasını istemekle yetinmiyoruz,bireyler olarak biz de dâhil olduğumuz grup adına bu ölçülere uygun hareket ediyoruz.

Örneğin 1996-1999 yılları arasında,Köln'den yola çıkan bir grup inanmış Hristiyan,Hristiyanlık adına işlenmiş cinayetler için özür dilemek amacıyla Kudüs'e kadar süren bir yürüyüş yaptılar.Yol boyunca,her yerleşim biriminde,yerel İslâmî liderle veya hahambaşı ile buluşup,Haçlı Seferleri sırasında işlenen cinayetler için özür dilediler.

Bu hareket biraz tuhaf gelse de önemli olan sonuç şu:Birey olarak kolektiften,burada Hristiyanlardan bir bireyden beklenecek türde davranması bekleniyor ve bireyler de kendilerini bu grubun davranışından sorumlu hissederek buna göre davranıyorlar.Moderniteye ait bu yeni durum,yirminci yüzyılda yeni bir "âdet" yarattı:Özür dileme âdeti.Çağımız,özür dileme çağı olarak da adlandırılıyor.Bir tek bireyler değil,devletler,şirketler,etnik ve dinî grup temsilcileri,kolektif grupları adına özür dilemeye başladılar.İngiliz Kraliçesi Elizabeth için yapılan bir şaka vardır.Uçağa binip,hemen hiç inmeden,bir sömürgeden ötekisine gidip özür dilemekten helâk oldu kadıncağız,diye...

Sonuçta,daha çok kolektif grup temsilcilerinden (devletlerin millî veya dinî liderlerin) yapması beklenen özür dileme eylemi,onlar tarafından yapılmadığı durumlarda,sivil toplum örgütleri tarafından üstlenildi ve "özür dileme" eylemleri yapmaya başladılar,özür dileme hareketleri ortaya çıktı.Hatırlarsınız,Türkiye'de de oldu bu ve 2008 yılında bir grup aydın 1915 ve hakikatin inkârı nedeniyle internet üzerinden özür dileme kampanyası başlattı.Buna karşı "özür dilemiyorum" kampanyası da organize edildi.Tüm bunlar asla bir tesadüf değildi.

Niçin tarihle yüzleşmek gerekir?


Bu konuda dört önemli neden saymak istiyorum.

Birincisi;eğer,insan haklarına saygı duyan demokratik bir rejim kurmak istiyorsanız,tarihteki insan hakları ihlâlleriyle yüzleşmek zorundasınız.Eğer geçmiş ihlâllerle yüzleşemezseniz bugün insan haklarına saygı duyan bir toplum kuramazsınız.Geçmişinize nasıl bakarsanız,bugününüzü de öyle kurarsınız.Tarihteki sorunları;"Ermeniler ihanet ettiler","Rumlar hak ettiler","Kürtler emperyalistlerin oyununa geldiler","bunlar ülkeyi bölmek isteyen hainlerdi ve ülkemiz için ciddi güvenlik tehdidi oluşturuyorlardı",diye ele alırsanız,bugünkü benzeri sorunlara da aynı bakışla ele alır,geçmişte nasıl en temel insan haklarını ihlâl ettiyseniz bugün de öyle edersiniz.

İkincisi;birbiriyle tarihte kötü ve acılı ilişki yaşamış topluluklar ancak birbirleriyle "konuşabilirlerse" birarada yaşamayı sürdürebilirler.Bunu yapmazlarsa birbirlerinden kuşku ve şüphe duymaya devam eder ve ortak yaşanmış geçmişin altında ezilirler.Türkiye'de galiba en önemli toplumsal problem budur.Aleviler,Sünni-Müslümanlardan;Sünni Müslümanlar,Kemalist lâiklerden;Kemalist lâikler,İslâmcılar ve Kürtlerden;Kürtler,Aleviler,Hristiyan azınlıklar Sünni-Müslüman çoğunluktan derin kuşku ve endişe duyarlar.Her bir topluluk,geçmişte yaşadığı acıların sorumlusu olarak diğerini görür ve diğerini kendi varlığına yönelik tehdit olarak algılar.Böylece,birarada yaşamanın en temel kuralı olan güven ilişkisi dinamitlenmiş olur.Eğer bu gruplar,geçmişte yaşanmışlar ve nedenleri üzerine birbirleri ile açık olarak konuşamazlarsa,toplumsal barış mümkün olmaz.

Üçüncüsü;geçmişte imhâ edilmiş insanların ayaklar altına alınmış insanlık onurlarını kendilerine iade etmek gerekir.Biliyoruz ki büyük kitlesel katliamlar,kurbanların insana ait tüm değerlerini ortadan kaldırılarak yapılır.İngilizce "dehumanization" olarak tanımlanan "insanlıktan çıkarma" bir grubun imhâ edilmesinde atılan ilk adımdır.Bu nedenle,Naziler,Yahudileri "bakteri","mikrop" gibi kategorilerle tanımladılar;Ermeniler "vücuttaki tümör" olarak görüldüler,bu tanım Teşkilât-ı Mahsusa yöneticisi,Kuşçubaşı Eşref'e aittir.Rwanda'da Tutsiler "hamamböceği" olarak tanımlandılar.Artık kurban grup,insanlığa ait olmadığı ve insanlık-dışı kavramlarla tanımlandığı için kolayca imhâ edilebilecektir.

Bu nedenle,geçmişle yüzleşmenin en önemli nedenlerinden birisi,kurbanların yok edilen insanlık onurlarının onlara iade edilmesidir.Ve buna uygun hatırlama tarzlarının yaratılması gerekir.Örneğin,Dersimliler bugün Seyyid Rıza'nın mezarını bulmak,cesetleri toplu mezarlara gömülmüş insanlarını çıkartmak ve kendi dinî vecibeleriyle,dinî törenlerini yerine getirerek yeniden gömmek istiyorlar.Bu nedenle Bosna'da,katledilmiş insanların kemikleri bulunuyor,çıkartılıyor ve törenle yeniden gömülüyor.Böylece,katiller tarafından insanlık onurundan çıkartılarak imhâ edilmiş insanların insanlık onurları tanınarak onların önünde saygıyla eğiliniyor.Eğer insana ve insan onuruna saygımız var,diyorsak,tarihle yüzleşerek kurbanların insanlık onuruna saygı duymalıyız ve katillere karşı gösterilebilecek en önemli tavır alış budur.

Dördüncüsü,tarihle yüzleşmeyi kabul etmemenin çok kötü bir sonucu vardır.Yüzleşmeyi reddetmek,potansiyel olarak o suçu tekrar edebileceğiniz anlamına gelir.Aynı suçu yeniden işleyebileceğinizi kabul ediyorsunuz demektir.İşlediğiniz bir suçun inkârı o suçun tekrar işleyebileceğinizin garantisi gibidir.Örneğin,Türkiye bugün tarihinde yaşanmış soykırım ve büyük kitlesel katliamları,Ermenilere,Süryanilere,Dersimlilere yapılanları inkâr ederek aslında potansiyel olarak aynı suçları gerekirse yeniden işleyebileceğinin mesajını vermektedir.Bu inkâr politikasının Ortadoğu açısından ciddi sonuçları vardır.Geçmiş cinayetleri inkâr eden bir ülke,diğer ülkeler tarafından sorun çözücü değil,bir güvenlik tehdidi olarak görülür.Geçmişte bu tür katliamlara maruz kalmış toplulukların,Türkiye'yi potansiyel bir tehdit olarak görmelerinin nedeni budur.

Özetle,tüm bu nedenlerden dolayı diyoruz ki,tarihle yüzleşmezseniz o sizi kovalar.İstediğiniz kadar kaçın o sizin arkanızdan gelir ve sizi rahat bırakmaz.Mevcut sorunlarınızın ve onların çözümsüzlüklerinin önemli bir nedeni hâline gelir.

Tarihle farklı yüzleşme tarzları var mıdır?


Evet,literatürde tarihle yüzleşme tarzlarını üç ana kategoride ele alırız.Ben buna bir dördüncü tarzı da eklemek isterim.Birinci tarz,amneziye yani bellek yitimi,geçmiş yokmuş gibi davranma tarzıdır.İkincisi cezalandırıcı adâlet (restitutive justice) üçüncüsü yapıcı adâlet (restorative justice) tarzlarıdır.Dördüncü yüzleşme tarzını Amerikanvari yüzleşme olarak tanımlamak isterim.

Birinci tarz:Unutma,bellek yitimidir.Tarih unutulur ve üzerine hiç konuşulmaz.Bu tarz bir yüzleşme başarılı olur mu?Hem evet hem hayır.Evet,örneğin özellikle İspanya ve Mozambik'te başarılı bir yöntem oldu.Toplumun tüm kesimleri ve sağ,sol siyâsî partileri 1930'ların iç savaşı üzerine konuşmama konusunda "sessiz bir anlaşma" yaptı ve konuşmadılar.İspanya demokrasisinin,bu yazılı olmayan unutma anlaşmasının eseri olduğu bile iddia edilir."Unutmanın" başarılı olabilmesinin nedeni,hatırlamanın getireceği yıkımın farkında olunması idi.Yüzleşmenin fiyatının ağır,yüzleşme sonucunda yeni çatışma ihtimâlinin ortaya çıkacağı durumlarda unutma tercih edilen bir tarz olabiliyor.

Hatırlama hangi durumlarda yıkıcı olabilir,örneğin eğer geçmişte yaşanan cinayetler,genellikle aynı etnik-din grubunun kendi içinde yaşanmış ise ve/veya yaşanan cinayetlerde kimin fail kimin kurban olduğunun sınırları zor çizilebiliyorsa ve/veya çatışmalar aileleri bile bölmüşse bu tür bir hatırlama toplumsal barış ve istikrarı dinamitleyeceği için hatırlamadan ferâgat ediliyor.

Amneziye hangi durumlarda geçerli bir yöntem olamaz,örneğin eğer fail ve kurban arasındaki ayırım son derece net ve açık ise,fail ve kurban farklı etnik-din grubu mensupları iseler amneziye hiçbir biçimde etkili olmaz.En bilinen örneği Türkiye'dir diyebilirim.Türklerin ve Türk hükümetlerinin Ermeni Soykırımı'nı ısrarlı inkârı ve "gelin tarihi unutalım,geleceğe bakalım",çağrıları hiçbir sonuç vermemiştir.

İkinci tarz:Tarihle cezalandırıcı adâleti esas alarak yüzleşmektir.Cezalandırıcı adâlet,yüzleşmeyi cinayeti işleyen topluluk üzerine yoğunlaşarak yapar ve faillerin cezalandırılmasını hedefler.Buna verilebilecek en iyi örnek,Nürnberg Mahkemeleri;çökmesinden sonra Doğu Almanya'ya yönelik davalar ile Almanya'dır.Amaç,suçu işleyenin cezalandırılmasıdır.Ve bu toplumlardaki en büyük tartışma,cezai sorumluluğun sınırlarının nereden ve nasıl çekileceği ve kimleri kapsaması gerektiğidir.Sorumluluk genel bir moral kategori olarak tüm topluma aittir diyebilirsiniz ama o toplumun her ferdinin cezalandırılması gerektiğini savunamazsınız.

Cezalandırıcı adâlet tarzında geçmişle yüzleşmenin kurban grubunun yıkımının tanzim edilmesi biçiminde bir boyutunun da olduğunu eklemekte fayda vardır.Almanya'nın 1952'de İsrail ile yaptığı antlaşma buna en uygun örnek olarak verilebilir.

Üçüncü tarz:Tarihle yapıcı-onarıcı adâleti esas olarak yüzleşmektir.Yapıcı adâlet tarzının ana hedefi failler değildir,kurban gurubun üzerine yoğunlaşır.Kurban gurubunun yaşadığı zararların nasıl tazmin edileceği,travmadan nasıl kurtulacağı sorunları üzerinde durulur.Örneğin sosyal yardım paketleri,çeşitli iyileştirme programları hazırlanır.Hattâ kurban grubun psikolojik olarak iyileşmesine hizmet edeceği düşünülerek,suçlarını itiraf etmeleri koşuluyla faillerin affedilmesi yoluna da gidilebilir.Nihai hedef kurban gurubun ekonomik,sosyal,kültürel,psikolojik olarak sağlığa kavuşması ve bir toplum olarak kendisini yeniden üretebilmesinin alt yapısını yaratabilmektir.

Gerçek hayatta,cezalandırıcı ve yapıcı-onarıcı adâleti esas alan yüzleşme tarzlarının birlikte kullanıldığını gözlüyoruz.Rwanda veya Arjantin gibi bazı Latin Amerika ülke örnekleri en bilinenleridir.

Buraya tarihle yüzleşmede dördüncü bir tarzı eklemek isterim.Bunu Amerikanvari yüzleşme tarzı olarak tanımlamak taraftarıyım.Bu tarz,yukarıdaki üç tarzdan bir noktada farklılaşır.Yukarıdaki üç yüzleşme tarzı,daha çok devletin doğrudan devrede olduğu yüzleşme tarzlarına denk düşer.Amerikanvari yüzleşmede ise,devlet esas olarak devre dışındadır.Sorun büyük ölçüde sivil toplum düzeyine havale edilmiştir ve fikir özgürlükleri çerçevesinde yaklaşılır.Tarih üzerine konuşmak,tartışmak bu anlamda yüzleşmek serbesttir ama devlet kendisini hiçbir biçimde yükümlü-sorumlu hissetmez.Ne devlet organlarının ne siyâsî partilerinin gündemlerinde yüzleşme ve buna bağlı olarak adâleti sağlayacak "hata giderici düzenlemeler" gibi bir gündem yoktur.Örneğin,Amerikan Yerlileri'ne yönelik soykırım başta üniversiteler,toplumun her düzeyinde açık olarak tartışılır;hattâ bazı bölgelerdeki katliamları hatırlatıcı parklar yapılmış,anıtlar dikilmiştir ama bunlar daha çok taban inisiyatiflerinin ürünü olarak gündeme gelmiş yerel girişimlerdir.Amerikan Yerlileri'nin,başta el konulan toprakları olmak üzere yoğun hak arama eylemleri vardır.Açılmış yüzlerce mahkeme sözkonusudur.Ama bu yüzleşmeler hiçbir biçimde "devletin sorumluluğu ve yerine getirmesi gereken yükümlülükler" boyutunda tartışılmamaktadır.

Başlık dörde ekleyeceğim son bir husus bir soru var.Toplumlarda tarihle yüzleşmenin sınırı ve boyutunu belirleyen kriterler var mıdır?Elbette birçok kriter vardır ve burada bunlardan bir-iki tanesine değinmek istiyorum.

Tarihle yüzleşmenin sınırını belirleyen en önemli kriter yönetici sınıf-yönetici elit değişikliğidir.Bunu yönetici elitteki süreklilik-devamlılık sorunu olarak tartışmak mümkündür.Ana soru,yeni rejimin ne kadar eski rejimin yöneticileriyle uzlaşarak kurulmuş olup olmadığıdır.Genel olarak gözlediğimiz,geçmiş cinayetleri işleyen,haksızlıkları yapan eski yönetici elit,yeni dönemde oluşturulan iktidarda gücünü korumaya devam ediyorsa,yüzleşmenin yapılamadığıdır.Yani,yüzleşmenin boyutu ile eski yönetici elitlerin güçlerini korumaları arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Eğer,yeni dönemde yönetici elitte radikal bir değişiklik olmuşsa,geçmişle hesaplaşma daha sert ve kapsamlı olmaktadır.Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası verilecek en iyi örnektir.Türkiye bunun tam aksi bir diğer örnektir.Yüz yıldır tarihle yüzleşemiyor olmamızın en önemli nedeni yönetici elitte değişiklik yaşanmamış olmasıdır.Özellikle 2002'de AKP iktidarı ile birlikte sınırlı bazı yüzleşme girişimlerini yine bu modelle açıklamak mümkün.Dersim örneğinde gördüğümüz gibi,sınırlı açılımlar,bu katliamda sorumluluğu olmayan bir başka yönetici grubun işbaşına gelmesi sayesinde mümkün olabilmişti.

Ermeni Soykırımı konusunda da en azından kullanılan dilde yaşanan değişmeleri yine böyle açıklamak mümkün.Ama farkettiğiniz gibi,AKP yönetimi,Ergenekon örgütünde temsil edilen,eski rejimin sahipleri asker-sivil bürokrasi ile uzlaşmaya başladıktan sonra bu sınırlı yüzleşmeler de ortadan kalktı.

Tarihle yüzleşmenin sınırlarını konuşurken,iki aşırı ucu temsil etmeleri itibariyle,Japonya-Almanya sarkacından söz ederiz.Japonya bir ucu temsil eder.İkinci Dünya Savaşı'nda Kore ve Çin'de özellikle kadınlara yönelik yaptığı büyük cinayetler nedeniyle özür diledi,ama sadece o kadar.Bu özürün ne Japonya ne de Çin ve Kore için bir sonucu veya anlamı oldu.Diğer uç,Almanya örneğidir ve söylediğim gibi hem cezalandırıcı adâleti hem de yapıcı-onarıcı adâleti,yani kurbanların zararlarını tazmin etmeyi en uç noktaya kadar götürmektir.Japonya-Almanya sarkacında nerede durulacağı ise,büyük ölçüde o ülkedeki yönetici sınıfların ne kadar değişip değişmediğine doğrudan bağlıdır.

Türkiye'de tarihle niçin yüzleşemiyoruz,zorlanıyoruz?


Burada,her biri üzerine sadece birkaç kelime edeceğim yedi ayrı neden sayacağım.Birincisi,genel olarak devletlerin özel olarak da ulusal tarihyazımlarının uydurma,yalan ve bellek kaybı üzerine kurulu olduğu genel kuralıdır.Fransız tarihçi Ernest Renan'ın gözü pek ifadesi ile "bir devlet sadece geçmişin deforme edilmesi ile oluşabilir" ve "bir ulusun yaratılması geçmiş deforme edilmeden mümkün değildir." Geçmişin deforme edilmesinin ve bellek kaybı yaratılmasının en bilinen biçimi ise tarihi unutturmak ve tahrif etmektir.Bu nedenle bizim tarihimizin de yalan ve unutma üzerine kurulması şaşırtıcı değildir.

Tarihle yüzleşme zorluğumuzun ikinci önemli nedeni;toplum olarak unutmayı seven bir kültüre sahip olmamızdır.Unutmayı meziyet sayan kültürel değerlerimiz var;sadece bazı deyişlere,atasözlerine bakmak kâfi...Dilimizde "boş ver","kaşıma","işin gücün yok mu?","geçmişe mazi derler," gibi onlarca deyiş vardır...Tarihe yönelik bir kayıtsızlık ve boş vermişlik kültürüdür sözkonusu olan ve bunun kökleri nereden gelir;tasavvufun "tevekkül" felsefesinin yanlış yorumunun bunda bir payı var mıdır,bilemiyorum?Sonuçta tarihi olmayan ve tarih üzerine konuşmayı da çok fazla beceremeyen bir topluluk olduk.

Yüzleşme zorluğumuzun üçüncü nedeni,1928 Harf Devrimi'dir.Devrim olarak tanımladığımız,ama aslında "kültürel cinayet" olarak tanımlanabilecek 1928 alfabe değişikliği ile toplum olarak 1928 öncesiyle her türlü ilişkimiz kesildi ve yok edildi.1928 öncesinin bırakın gazetesini kitabını ve resmî belgesini,büyüklerimizden kalan mektupları bile okuyamayacak bir toplum hâline sokulduk.Kendi tarihimizi,sadece okullarda verildiği kadarıyla öğrendik.

Bugünkü Türkiye,kendi tarihî kökleriyle ilişkisi kopartılarak inşa edilmiştir.Elbette Latin harflerinin,Türkçe diline daha uygun olduğu ve bu harf devriminin bir zorunluluk olduğu ileri sürülebilir.Bu doğru bir tez olabilir.Ama,değişiklik sonrası yeni kuşaklara Osmanlıca öğretmeyerek,1928 öncesi yazılı kültür mirasını,bunu okuyamayacak yeni nesillere,yeni harflerle aktarmayarak büyü bir cinayet işlenmiştir.Alfabe reformunun en kötü sonucu bu kültürel imhâdır ve kültürel imhânın bir sonucu da tarihle yüzleşme imkânının ortadan kaldırılmasıdır.Bilmediğiniz,okuyamadığınız bir şeyle nasıl yüzleşilebilir ki...

Tarihle yüzleşme zorluğumuzun dördüncü önemli nedeni kendimiz hakkında yarattığımız kanaatin,kimliğimizin ana ögelerinin yıkılacak olmasıdır.Biz 1923 ile birlikte bir ulusal devlet ve buna uygun bir kimlik yarattık.Ve bu kimlik,bizim düşünme biçimlerimizi;duygularımızı,yani toplumların tüm sosyal-kültürel ilişkiler örgüsünü belirleyen bir gerçeklik hâlini aldı.Ama örneğin eğer Ermeni Soykırımı hakkında konuşmaya başlarsak bu gerçekliğin sarsılmaya başlayacağını göreceğiz.Ermeni Soykırımı,Türkiye toplumunun tarihsel dokusunu oluşmuş kimliksel yapısını tümüyle tahrip edecek bir olgudur ve bu nedenle yüzleşmekten kaçınmaktayız.

Sol gelenekten geldiğim için,kendi geleneğimle bunu açıklayayım:Türkiye solu,Türkiye'nin kuruluşu ve kimliği hakkındaki şöyle bir kanaate sahiptir:"Biz Türkler,1900'lü yılların başında yedi düvele karşı büyük bir anti-emperyalist savaş verdik.Türk ulusal devleti,bu anti-emperyalist savaşın ürünü olarak kuruldu.Rumlar ve Ermeniler emperyalist devletlerin içimizdeki uzantıları idiler ve onlarla işbirliği yaptılar.Kuvâ-yı Millîye bizim anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelemizi yürüten kuvvetlere verilen isimdi." Bu bakış açısı nedeniyle,1960'lı yıllarda gençlik hareketleri ve buradan türeyen sol örgütlerin çoğu kendilerini yeni Kuvâ-yı Millîyeciler olarak gördü.Birçok insanın büyük saygı duyduğu,sevdiği Deniz Gezmiş'ler,Mahir Çayan'lar,mücadelelerini "ikinci kurtuluş savaşı" olarak anladı ve anlattılar.1980 Askerî Darbesi sonrası askerî mahkemelerde savunma yapan birçok devrimci,solcu kendisini "ikinci Kuvâ-yı Millîyeci" olarak tanımladı.

Aslında İslâmcı da milliyetçi de değişik kavram ve kategoriler kullansa da Türkiye'nin kuruluşu ve Türk kimliğinin inşası konusunda benzeri şekilde düşünürler.İşte,eğer tarihle yüzleşmeye başlarsak,solcusu,sağcısı,milliyetçisi,Alevisi,Kemalisti,İslâmcısı ile kendimiz hakkında yarattığımız bu gerçekliği sorgulamak zorunda kalırız.Ermeni,Süryani,Pontus soykırımları,Rumlara yapılan etnik temizlikler üzerine konuşmaya başladığımızda,ulusal kahramanlar olarak gördüğümüz Kuvâ-yı Millîyecilerin önemsiz sayılmayacak bir kısmının ya cinayetleri doğrudan örgütleyenler ya da Ermeni mallarını çalarak zenginleşmiş hırsızlar olduğunu kabul etmek zorunda kalırız.Bunu yapmak hemen hemen imkânsız gibi bir şeydir.Bir toplum kendi kurucularını,ulusal kahraman olarak gördükleri kişileri kolay kolay katil ya da hırsız ilân edemez.

Biz Türklerin en önemli problemimiz budur.Büyük ulusal önderler olarak gördüğümüz kahramanlarımız hakkındaki kanaatlerimizi kökten sarsacak,kimliğimizin temel ögelerini sorgulayacak yüzleşmeden uzak durmak istiyoruz.Bu tür bir yüzleşme yapılabilir mi,elbette yapılabilir.Bu demokratik değerleri öne almış bir Türk kimliği geliştirilebilirse mümkün olur.Şu andaki ana problem,Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının önemli bir kısmı ile aramıza mesafe koyabileceğimiz bir kimliğe sahip olamayışımızdır.Hâlâ ulusal kahramanlar olarak görülen İttihatçı katillerle aramıza mesafe koymayı ancak ve ancak demokratik bir kimlik geliştirebilirsek başarabiliriz.Özetle,tarihle yüzleşmek demokratik bir kimlik yaratabilmenin de ön şartıdır.

Tarihle yüzleşme zorluğumuzun beşinci nedeni,bu dördüncü nedenin doğrudan sonucudur:İttihatçılıktan Cumhuriyet'e bir yönetici elit sürekliliği sözkonusudur.Türkiye Cumhuriyeti Devleti,1913-1914'te Ege'de Rumlara yönelik etnik temizlik yapan,1915'te Ermeni-Süryani Soykırımı'nı organize eden parti ve kadrolar tarafından kuruldu.İttihat ve Terakki Partisi esas olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucu partisidir,belki biliyorsunuz Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulurken,İttihatçı olmayan Hürriyet-i İtilaf Partisi mensupları üye olarak alınmadılar.Aynı İttihatçı kadrolar daha sonra 1937-1938 Dersim katliamında da görev alacaklardır.

Tarihle yüzleşme zorluğumuzun altıncı nedeni,Türkiye'de fail ve kurban sınırlarının karışmış olmasıdır.Kendisini bir katliamın kurbanı olarak gösteren ve tanımlayan her grup,aslında bir başka katliamın da faili veya destekçisi olarak tanımlanabilir.Bu nedenle tarih üzerine açık ve dürüst konuşmakta zorlanıyoruz.Eğer 1878 Berlin Kongresi'ni bir başlangıç noktası alır ve Cumhuriyet dönemindeki 1942 Varlık Vergisi veya 6-7 Eylül Olayları gibi bazı artçı dalgaları saymazsak,1890'larda 200,000 civarında Ermeni'nin katledilmesi ile başlayan ve 1922'lerde tamamlanan büyük katliamların asıl kurban Anadolu'nun Hristiyan nüfusu idi.Bu dönemde Alevi-Müslüman topluluklar (Türk,Kürt,Çerkes) Hristiyanlara karşı,genel olarak failler kampında yer aldılar;katliamlara ya doğrudan katıldı ya da desteklediler.Daha sonra ama Aleviler ve Kürtler örneğinde olduğu gibi,geniş Müslüman topluluk içinde katliamlara kurban gidenler oldu.

Bu konuda verilebilecek en iyi örnek Dersim'dir.1938'de çok büyük bir soykırıma kurban giden Dersimliler 1915 Katliamları'nda rol oynamışlardır.Elbette aşırı genellemelerden kaçınmak gerekir.Ermenilere sahip çıkan,koruyan çok sayıda Dersim aşireti vardır.Fakat Dersim,katliamların yaşandığı bölgelerden birisidir.Fail ve kurban ilişkilerinin karışmasına başka örnekler de verebiliriz.Örneğin Aleviler özellikle 1970'li yıllarda toplu katliamların kurbanı olmuşlardır ama 1915'teki rolleri üzerine konuşmamayı tercih ettikleri gibi,Cumhuriyet dönemlerinde de askerî darbelere önemli destek vermişlerdir.Örneğin,Cumhuriyet tarihi boyunca katliamlara uğradıklarını haklı olarak söyleyen Kürt topluluklar,konu kendilerinin doğrudan katıldığı cinayetler olunca susmayı tercih etmektedirler.Asıl problem şudur ki,her grup kendisinin sadece kurban olarak görüldüğü olayları konuşmak istemekte ve ama aynı zamanda fail de olduğunun kendisine hatırlatılmasını istememektedir.

Bu bizi tarihle yüzleşme zorluğunun yedinci nedenine götürür.Tarihin ile yüzleş çağrısına muhatap olan her grup kendisini tarihin kurbanı olarak görmektedir.Ve bu nedenle yaşanmışlara ilişkin herhangi bir sorumluluk almak istememektedir.Herkes kurban olmayı çok seviyor çünkü kurban olduğunu iddia etmek çok avantajlı bir tutum.Hem sizi günahlarınızdan kurtarıyor hem de sizin dışınızda herkesi suçlayabiliyorsunuz.Böylece yaşanmış cinayetlere ilişkin hiçbir sorumluluk da almamış oluyorsunuz.

Ermeni,Süryani ve Rumlara yönelik katliamların inkârı edilmesinde ileri sürülen bir argümanı hepiniz duymuşsunuzdur.Ne zaman,Ermeni Soykırımı'ndan söz edilse,asıl katliama uğrayanların Türkler-Müslümanlar olduğu ileri sürülür.Buna göre,asıl kurban Türklerdir,Müslümanlardır.Fail grubun kendisini asıl kurban olarak görmesi,diğer soykırım örneklerinde de sıkça karşılaştığımız bir durumdur.Sırplar,bu konuya verilebilecek en iyi bir diğer örneği teşkil eder.

Fail grup mensuplarının kendilerini kurban olarak görmeleri konusunda size çok değişik ve çarpıcı bir başka örnek vermek isterim.Biliyorsunuz biz solcular da kendimizi tarihin asıl kurbanları sayarız.Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana,özellikle de askerî darbeler döneminde,öldürülen,hapse atılan,işkence görenlerin bizler olduğunu söyleriz.Kurban olduğumuz için de hiçbir şeyde sorumluluğumuz yoktur ve hep ötekileri ya devleti ya burjuvaziyi vb. suçlar dururuz.Oysa Türkiye'de sol hareketin geçmişine baktığımızda ilginç bilgilerle karşılaşırız.Örneğin TKP'nin bir kurucu üyesi Salih Zeki'dir.Salih Zeki,TKP adına Kemalist hükümetle resmî görüşme yapmak için de atanan kişidir.Ve Salih Zeki 1916 yazında 200,000 civarında Ermeni'nin öldürülmesinden sorumludur.1919'da gıyabında yargılanmış ve idamla cezalandırılmıştır.Salih Zeki gibi,İttihatçı hareketten,sol-sosyalist harekete geçiş yapan diğer isimlere değinmiyorum bile.

Fail olmaktan kaçma ve kendimizi sadece kurban olarak göstermeye verilecek diğer çarpıcı örnek Hristiyan mallarının yağması ile ilgilidir.Biliyorsunuz,1912-1913'lü yıllarda Hristiyanlar Osmanlı nüfusunun yüzde 30'u kadarını oluşturuyordu.1913-1924 arasında bu nüfus ya imhâ edildi ya da zorla sürüldü.Bugün tüm Türkiye olarak,bu öldürülen ve zorla sürülen insanların malların yağmalanması üzerine oturuyoruz.1915'te çıkartılan Emval-i Metruke Kanunu'na göre,Ermenilerin mallarına el konulacak ve bunlar satıldıktan sonra gelirleri,malların sahiplerine verilecekti.Oysa bu mallar başta devlet ve tüm bir toplum tarafından yağmalandı.

1915 ve sonrası yaşananları soykırım olarak nitelemeseniz bile ortada büyük bir hırsızlık ve yağma olduğu gerçeğinin üstünü örtemezsiniz.Hırsızlık yüz kızartıcı bir suçtur ve tüm bir toplum olarak bu yüz kızartıcı suçun töhmeti altındayız.Ve zannediyorum ki bugün Türkiye'nin en büyük zorluklarından biri de bu gerçekle yüzleşmektir.

Özetle,burada saydığım ve artırılabilecek nedenlerden dolayı tarihle yüzleşmeyi beceremiyoruz.Ve bu yüzleşme becerilemediği için de demokratik bir toplum kuramıyor ve şu anda yaşadığımız sorunlarla yüz yüze kalıyoruz.

Gerçek çok basittir:Geçmişte işlenen cinayetlerle,hırsızlıklarla yüzleşmediğimiz için,bugün cinayet ve hırsızlıklar çok olağan bir olgu hâline gelmiştir.Geçmiş cinayetlerle yüzleşmediğimiz için,2016 yazında Kürt kasabalarının yerle bir edilmesine seyirci kalıyoruz.Hristiyanların mallarının yağmalanmasında payımız olduğu ve bununla yüzleşmediğimiz için,AKP'li,CHP'li olmuş farketmiyor,siyâsî iktidarların yolsuzluk ve hırsızlıklarına fazla ses çıkartmıyor,normal karşılıyoruz.

Tarihte yaşanmış ne kadar haksızlık varsa onlarla hesaplaşılmadığı için,aynı haksızlıklar bugün deyim yerindeyse kanser hücresi gibi toplumun her noktasını sarmış vaziyettedir.Her gün ama her gün aynı haksız pratiklere yaygın olarak şahit olmamızın nedeni,geçmişteki benzerlerini konuşmuyor olmamızdır.Geçmişteki cinayete tavır alamazsanız bugün aynı cinayeti gene yaşarsınız,geçmişteki hırsızlıklara sessiz kalırsanız,bugün aynı hırsızlıkların alışkanlık hâlinde devam ettiğini gözlersiniz.Geçmiş adâletsizliklerin üstüne gitmezseniz,adâlete dayalı bir gelecek kuramazsınız.Özetle,tarihimizle yüzleşmeyi siyâsetinin merkezine almış bir siyâsî harekete ihtiyaç vardır.Cinayetleri ile hırsızlıkları ile toplum büyük bir çürüme ve yozlaşmanın eşiğine gelmiştir.Türkiye,bir toplum olarak ortadan kalkma tehlikesi ile karşı karşıyadır.Buna karşı kültürel bir uyanış şarttır.Bu kültürel uyanış ancak ve ancak sorumluluk kültürü ile aşılabilir.Bugün,hemen her toplumsal kesim kendisini masum,kurban ve suçsuz gören ve kendisi dışındaki "ötekileri" tüm sorunların asıl suçlusu olarak gören bu kültüre sahiptir.Bu,kendisi dışında herkesi suçlu gören ve suçlayan kültür terkedilmediği müddetçe bugünkü sorunlarımızı yaşamaya devam edeceğiz.

Yani başa dönüyorum.Sınıf meselesinde,emekçilerin hakları konusunda ne kadar doğru bir tutum takınırsınız takının ne kadar çevreci ne kadar feminist olursanız olun,eğer bunlarla eşit düzeyde,tarihle yüzleşmek perspektifini geliştiremezseniz,Türkiye'nin demokrasi,insan hakları ve toplumsal adâletin sağlanması ile ilgili hiçbir sorununu çözemezsiniz...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Tarihle yüzleşme zorunluluğu ve önündeki engeller üzerine,T24,21 Aralık 2017.

http://t24.com.tr/yazarlar/taner-akcam/tarihle-yuzlesme-zorunlulugu-ve-onundeki-engeller-uzerine,18773